4 Mayıs 2011 Çarşamba

Etiketsiz



Bugün hava yağmurluydu, garipti. Önce soğuktu, sonra sıcak oldu, sonra yine soğudu. Fakat benim canım hiç sıkılmadı. Bugün kırmızı ruj sürdüm ve yeni aldığım minik tokamı taktım. Bugün çok geç uyandım ama gördüm ki bu sebepten dünya başıma yıkılmadı. Bugün çok geç uyandığım halde bankaya gitme işini yarına ertelemedim ve yatırım yaptım. Bu sabah kahvaltı niyetine birkaç kurutulmuş domates, çok az peynir ve bala bulanmış bir ceviz yedim, bankadan dönüşte kantinden tost aldım ama tost makinesine attırmadım. Bölüme dönüp bölümdeki tost makinesinde ısıttım, çay ocağından bir bardak çay aldım yanına. Tost çok çabuk bitti ve neye uğradığımı şaşırdım ama dünya dönmeye devam ediyordu. Çay tatsız geldi, ama evet dünya yine güzel güzel dönüyordu. Daha çayım bitmemişti ki kapı açıldı, arkadaşım geldi. Kahve alacağım dedi, çayımın bitmemiş olmasına aldırış etmeksizin ben de aşağı indim ve kendime ufak bir kahve aldım. Dersten önce derse hazırlanmak yerine sohbet ettik bir saat, sonra hava soğumaya başladı ama dünyanın dönüşünde bir sorun yoktu. Geç uyanmıştım, iştahım çok açıktı, hayatımdaki anlamsızlıkları ve boşlukları sorgulamaktan değil hissetmekten gına gelmişti, ama dünya dönüyordu ve ben vardım. Ben vardım ve kırmızı ruj sürüp upuzun atkuyruğu yapmış, yeni minik tokamı takmıştım. Manikür yapmamıştım ama ellerim vardı.

Çok şeyi sevdiğimi düşündüm, ama sevmek canımı yakıyordu. Çünkü sevdiklerim sanki içimde kalıveriyordu. Sevgilerimi, daha doğrusu sevgilerden doğan sevinçlerimi dışarı taşıramıyordum. Sevindiğimle kalıyordum. Sevindikten sonra bir şey olmuyordu, o zaman sevinmek de pek anlamsızlaşıyordu. Bir masayı örneğin, bir masayı bile yeri geldiğinde çok sevebilir ve onu sevmekten gözyaşlarına boğulabilirdim. 

İçimde çok fazla duygu, çok fazla enerji yaratıyordu. O kadar fazla enerji bünyemde ters tepiyor ve beni uyumaya zorluyordu. Uyudukça uyumak istiyordum. Bütün sevinçlerimi, üzüntülerimi, kırgınlıklarımı, kızgınlıklarımı, mutluluklarımı ve heyecanlarımı derin dondurucuya atıp bekletiyordum içimde. Onların kıpırtısı bir uykuda duruluyor, rüyalarda rahatlıyordu. Bu kıpırtılarla daha başka şekilde baş etmeye, onlarla yüzleşmeye çekiniyor ve sırf bu yüzden hareket etmekten korkuyordum. 

Bugün cesaretimi topladım. Duygularımı uyutmayıp dışarı fışkırtmak için illa sağa sola yamanmam gerekmiyordu. Spora gittim ve tüm hislerimi koştum, çevirdim, kaldırdım, indirdim. Spordan çıktığımda saat geç olmuştu. Çocuklarım ve kocam açlıktan ölmüş olmalıydılar, ders çalışmamı bekleyen hocalarım çok sinirlenmiş olmalıydılar, uyku saatim ertelenmiş olmalıydı ve yapmam gereken ne çok şey vardı kafamda. Dünya sakin sakin dönüyordu. Çocuklarım da yoktu, kocam da. Hocalarımın aklına en son ben gelirdim. Yapmam gereken hiçbir şey yoktu çünkü her şeyi zamanı geldiğinde yapmasını biliyordum. Çünkü dünya güzel güzel dönüyordu.

Son derste feci bir yağmur koptu. Hava buz gibi oldu. Mayıs ayının dördünde böyle bir havayla hiç karşılaşmamıştım. Belki de karşılaşmıştım ama o zamanlar annemle babamın kanatları altında, mutluluktan mest olmuş bir vaziyette, kılımı bile kıpırdatmadan yaşıyor olmalıyım. Artık havanın beni etkilemediğini hissettim. Hava durumu olabileceği en kötü duruma gelmişti, oysa dünya dönüyordu. Bundan ötesi yoku. İşte en kötüsüyle karşılaşmış, rengarenk baharlıklarımızı giyip ortalıkta koşuşturacağımız vakit bu gri gökyüzünün altında kalmıştık. Hava dibe vurmuştu, ve hayret, dünya başıma yıkılmamıştı.

Dünya başıma yıkılmadığı için çok sevindim. Varlığımın farkında olabilmeme ayrı bir sevindim. O kadar çok sevindim ki, işte yine sevincim gelip içime yerleşti. Çok sevinçli olduğumu göstermek için ponponlar takmak, varlığımı ve dünyayı kutsamak için ağlamak, sıçramak, koşmak, bir şeyler yapmak, bir şeyleri değiştirerek sevincimi yaşamak istedim. Bunun üzerine bir adaçayı yaptım - uzun süredir içmemiştim; çünkü belki sakinleşmeye de korkuyordum. Sevimsiz bir hezeyan içindeydim ve eski güzel alışkanlıklarımın bu hezeyanı geçiremeyerek beni düş kırıklığına uğratacaklarından korkuyordum. Daha fazla düş kırıklığına tahammülüm kalmamıştı.

Oysa ben vardım. Dünyam dönüyordu; hissettiklerim ve yaşadıklarım bu dönüşün ufak, hezeyansız ve geçici birer parçasıydı. Durdurulamaz bir fabrika bandı, bir geçit töreniydi zamanın yaşattıkları. Yaptıklarım ve duygularım, gece ve gündüzün şaşmaz döngüsüyle karşılaştırıldığında çok çeşitli, çok havadar, hafiftiler. İçimde bir şeyler var ama bunların tanımı yok. Dünyanın geri kalanıyla hiçbir ilgisi de yok, sanki dünyevi değiller. Mutluluk, huzur, sevinç, üzüntü; hislerimize ne çok etiket yapıştırmışız! Bir şeyler hissediyorum ama ne oldukları hiç umrumda değil. Yalnızca hissediyorum; yaşıyorum.


3 Mayıs 2011 Salı

Kişniş. Iyk!


Dün diyet havalarında, bir yandan bugüne yetişecek projenin bir kısmını yapmama yarayacak koca bir yazılımın inmesini beklerken, yemek tariflerine bakıyordum bilgisayardan. Quesadilla, burrito falan derken dedim ki Meksika'dan gideyim. Renkli biberli, kırmızı fasulyeli, kimyonlu yemeğimden yapayım, üzerine de çedar peyniri rendeleyeyim. Ağzım bir sulandı bir sulandı - sonra, aniden, kişniş istedi canım!

Daha önce bir sefer, yapacağım bir yemeğin tarifinde kişniş vardı. Zaten hep yabancı sitelerden ve kitaplardan yemek bulduğum için tariflerin herhalde yarısında kişniş var: kişniş ekleyin, kişniş doğrayın, oh bir avuç kişniş katın, yetmedi üstüne de süs olarak kişniş serpin falan (bilhassa bu Amerikalılarla İngilizler, bayılıyorlar kişnişe. Ready Steady Cook'ta devamlı "coriander" der dururlardı). İlk sefer bir heves kişniş almaya kalkmıştım. Allah'tan satın almadan önce kişniş kabını açıp içinden bir tanecik, bir sap falan değil bir kişnişçik yemiştim ve o dakikada herhalde kendimden geçmiştim. Böyle rezil, böyle korkunç bir şey olamazdı! Halbuki nasıl da benziyordu cânım maydanoza! Maydanoza bu kadar benzeyen bir şeyin tadı nasıl böyle başka, böyle acayip, böyle tuhaf, böyle tarifsiz fena olabilirdi!

İyi ki ağzıma atmıştım o feci kişnişi. Aman canım, maydanoza pek benziyor nasılsa, deyip yemeğime tarifteki gibi avuçla koysam kim bilir halim ne olurdu! O bir tek kişnişçiğin tadı uzun süre gitmedi ağzımdan; ama nasıl olduysa işte, dün öyle tariflere bakarken, kişnişin daha başka, o asıl sevdiğin, hayalimde canlandırdığım tadı geldi aklıma. Chipotle'nin dürümlerindeki pilava konulan, fajitaların yanındaki salsa sostan azıcık süzülen kişnişe kaydı aklım! Yani sanki o öbür bir kişniş falan olmalıydı, bir şekilde hale yola giriyor olmalıydı bu kişniş! Hadi yine bir heveslendim - üzerinden zaman geçmiş tabi unutmuşum ilk korkunç kişniş denememi. Yine pür heves gittim Macrocenter'a, çekilin beyler kişniş alacağım!

Kişnişlerimi aldım, bir paket yetmez şekerim ben iki paket kişniş aldım. Saat olmuş dokuz, ama pes etmek yok! Önce kırmızı soğan doğradım, sonra domates, sonra biber - salsa sosu yapıyorum canım. Ondan sonra özenle kişniş paketini açtım. Daha açar açmaz rezil rüsva bir koku mutfağı sardı. Yok dedim, kesip salatayla karıştırınca çok güzel olacak. Şimdi bir tuhaf geldi ama güzel olacak, güzel. Hatırlamaya çalıştım restoranlarda damağıma çalınan tadı. Şöyle 3-4 sap aldım anca, kendime de kızdım iki pakete ne gerek vardı diye. Maşallah pek güçlüydü besbelli, 5-6 sap 5-6 gün yeteceğe benziyordu. Bundan nasıl avuçla yemeğe katıldığına şaştım ama ümidi elden bırakmayarak doğramaya başladım.

Doğrarken artık kokudan sarhoş olmuş gibiydim. Olabildiğince kısa sürede, artık ne olacaksa olsun diye düşünerek kişinişi soğan-domates-biberin üzerine ekledim. Karıştırdım. Karıştırırken iyice acayip kokular çıkmaya başladı (şu an yine burnuma geldi sanki), ama pes etmedim! Cesaretimi topladım, derin bir nefes aldım ve bir kaşık attım ağzıma.

Pek sevimli görünüyorlar, değil mi? Aldanmayın!..

Aman tanrım! Böyle bir şey o-la-maz! Beş yaşında yuvaya giderken, öyle çok yemek seçen bir çocuk olmadığım halde, öğle yemeklerinde çılbır verildiği günler annem beni öğlen alır götürürdü. Çılbırın ç'sini duysam midem kalkardı - burada bahsettiğim mide kalkması, iğrendirmek istemem ama cidden midenin ayağa kalkmasıdır, hani o çocuk öğürmesi olur ya bir anda böyle fena olursunuz, aynen o işte. Ve inanın, çok samimi söylüyorum, beş yaşından beri yüreğimde yaradır ya o çılbır, dünkü kişnişin üzerine getirin bir kazan, nasıl yerim! Vallahi yerim! Ben böyle şey ömrümde tatmadım! Bu nasıl bir şey! Nasıl korkunç bir şey!

Hiç acımadım, ki geçenlerde bir yemek yapacaktım ve porsiyon başına 3 zeytinden 15 zeytine ihtiyacım vardı, ziyan olan yemek canımı öyle yakar ki zeytinlerin fazlasını aldığım gün markete götürüp iade ettim, bunlar ziyan olmasın, dayanamıyorum dedim de marketteki adam benim için kesin üşütük demiştir. Yaa işte iki zeytinin hesabını yapan ben, koca bir salatayı olduğu gibi çöpe attım, açılmış açılmamış bütün kişnişleri hemen arkalarından boşalttım. Fakat henüz kişnişten kurtulamamıştım. Yeni ve kişnişsiz bir salata yaptım ama sanki soğan-domates-biber üçlüsü kişnişten ayrılamıyordu artık, üçünü birlikte yedim mi ağzıma o kişnişli tat geliyordu. Elim mahkum, ikinci salatayı da çöpe döktüm! Ellerim acayip kişniş kokuyordu. Setin üstünde nereye değmişse o kişniş, leş gibi kokutmuştu oraları! Ağzımdan da kişnişin tadı gitmiyordu, bütün iştahım kaçtı oysa karnım çok açtı!

Paşa paşa bir salata ve omlet yaptım kendime. O kadar midem kalkmıştı ki oturup yemek falan pişirmeme olanak yoktu artık. Korkunç, pek korkunç, kelimenin tam anlamıyla korkunç, tek kelimeyle korkunç, çok, çok korkunç bir şeydi bu kişniş ve Chipotle'de, salsa soslarda ve enchiladaların yanında falan nasıl ne şekilde getirildiği artık beni ilgilendirmiyordu. Ben, bizzat kendim, kişnişi yemeklerde kat-iyen kullanmayacaktım!

Kişniş kokusunun ellerimden gitmesi sanıyorum 3-4 sabunlama ve 2 kere toplu bulaşık yıkamamdan sonra anca gerçekleşir gibi oldu. Ağzımdan tadının gitmesi ise yemekten sonrasına kaldı. Anneme anlattım, "Nereden icat ettin ki bu kişnişi?" dedi. Serkan'a anlattım bugün, "İyi de, sen de nereden icat ettin ki bu kişnişi?" dedi. Dün Murat Hoca'ya "Hiç de sevmem ama canım çok kişniş çekti!" demiştim de "Ben bayılırım!" demişti. Evet. Ben de sahiden bayılıyordum.

Hayır, kesin bir iş var bu işte. Acaba kurutulmuş kişniş falan mı koyuyorlar bu Meksika yemeklerine? Of bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Kişniş maceram burada sonlandı. Sahi nereden icat ettim ki ben bu kişnişi? Öyle havalara girip, ah şekerim bu akşam da kişnişli salsa yapacağım, falan diye kendi kendime hülyalara dalarsam olacağı bu. Bilemedim en baştan bir yumurta kırıp içine domates peynir atmasını. Gözüm yükseklerde şekerim, ah, ah.

1 Mayıs 2011 Pazar

Yumurtalı Ekmek



Bu sabah markete gittim. Döndüğümde apartmanda çok sevimli bir yağ kokusu vardı - evet, yağ kokusu kimi zaman sevimli bile olur. Hayat işte, yağ kokusunu da sevimli yapıyor bazen! Yağ kokusu, yumurtalı ekmekten geldiği zaman sevimli olur, sabah sabah.

Taze ekmeği kalın dilimlere bölersiniz, bir çukur tabağa kırıp çırptığınız yumurtaya hiç sakınmadan, arkalı önlü bir güzel bularsınız. Kalori sözcüğünü hiç işitmemiş, kilonun falan ne olduğunu hiç bilmemiş olmanın, beyaz elbiseden görünen yumuk ve minik bacaklarla ortalıkta koşturan, boyu sehpaya anca yetişen bir çocuk olmanın güzelliğinden ileri gelen bir rahatlıktır bu. O rahatlıkla yumurtaya bulanmış ekmekler ısıtılmış yağa bırakılır, yağdan rahat ve mis gibi kokular çıkar. Ev koktu demezsiniz, amanın kızartma bu demezsiniz, burnunuz o güzelim cehaletin hafif kokusunu içine aldıkça iştahınız kabarır. Yanına bir domates keser, yağlı beyaz peynir koyarsınız azıcık. Tabak tepsiye alınır, tepsi sehpaya bırakılır ve sehpanın başında, gide gele yenir yumurtalı ekmek.

30 Nisan 2011 Cumartesi

Düşler



Barselona'da Özge'yle bir kafede otururken gündüz vakti, küçük bir çocuk yere kapaklandı. Annesi yanına geldi, onun boyuna, yere eğildi ve çömelip sarıldı çocuğuna. Çocuk da minik elleriyle kavrayabildiği kadar kavradı annesinin sırtını, ağladı, ağladı. Oturduğumuz yerden bu uzun paylaşımı sanki zaman durmuşçasına izledik. Ne büyük bir rahatlık ve güvendi o çocuk için; düşmüştü, evet, ve işte annesi gelip ona sımsıkı sarılmış, acısını hafifletmiş, bağrına basıp sakinleştirmişti onu. Çocuk ağlaması gerektiği kadar ağladı o zaman, canı acıdı ama kısa sürede atlattı hepsini. 

Oysa biz düştüğümüzde kimse boyumuza gelip yanımıza eğilmiyor, kıymetli zamanlarını bize birkaç saniye sarılıp sırtımızı tutarak harcamıyor. Büyüdük çünkü. 

Elbette karamsar bir durumdan bahseder gibiyim ve bu karamsarlığa da ihtiyacımız oluyor bazen, kısa süre. Ah, çocuk olsak elimizden tutulurdu, deyip iç çekmek gerekiyor biraz. Bu ufak melankoli insana biraz fazla gelmeye başlayınca yeni bakış açımızdan güzellikler bulup çıkarmaya koyuluyoruz. Çocukluk, evet, çok güzeldi; ama kendini yoldan kaldıramıyordu işte!

Düşme-kalkma pratiği o kadar işe yarar bir şey ki. Daha önceleri düştüğümde, aman tanrım, kaldırımlarla bütünleşiyordum, tırnaklarımı yere geçiriyordum adeta. Şimdi, bakın ne yapıyorum; bir kere düşmüyor, düşüveriyorum. Ardından kısa, bazen azıcık daha uzun bir süre sonra sıçrayıp kalkıyorum, üstümü başımı silkeliyorum ve yürümeye devam ediyorum. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Düştüğüm yere takılıp kalmıyorum; vay burda ne vardı da düştüm, bir şeye mi takıldım, yol mu bozuktu diye büyütecimi alıp olay mahallini incelemiyorum. Yürürken şöyle ufak bir muhasebe yapıyorum, hani akşam eve ne alacaktım diye düşünmek gibi rahat - hatta havalı, eteklerim uçuşarak! Ve, amaan, diyorum, düştük kalktık işte! 


Yani artık, aslında düştüğümüzde ağlamaya ihtiyacımız yok. Çocukken ne yapacağımızı bilmiyorduk; daha düşmeyle, acıyla yeni tanışıyor ve yeni tanıştığımız her şey gibi ona da ağlıyorduk, hem neticede tatsız bir şeydi ve içgüdüsel olarak gülmekten ziyade ağlamaya açılıyordu. Sonra sonra düşmenin kimi zaman gülünüp geçilebilecek, hatta uzun uzun gülünebilecek denli komik olabileceğini bile gördük. Daha sonra ruhsal düştük, kaskatı kesildik ve birkaç kere ruhsal düştükten sonra, zamanla, onlara da epey gülünüp geçildiğini gördük. Bütün bunları gördükten sonra kimsenin bizi yerden kaldırmak için zaman yitirmesine gerek kalmadı; kendi zamanlarının yanı sıra bizim zamanımızı da. Yerde oturup ah vah etmektense ilkin kalkıp silkelenmek daha iyi geliyor şimdi, sonra tabii kol kola yürüyebilir, biraz yaslanabiliriz; ama yerde oturamayız işte. 

İyidir, iyi ki de oturamayız, çünkü biz büyüdükçe hayat da büyüdü ve öylece oturmaktan daha güzel şeyler vaat eden kapılarla doldu. Hem biz büyüdükçe çakılıp kalma süremiz de uzadı fark etmeden, tehlikeli bir hale geldi. Çocuk yerde beş dakika ağladıktan sonra göz pınarları kururken büyüklerinki sel olup coştu. Zaten ondan sonra oturmak pek bir gereksiz gelmeye başladı. 

Zaten inanır mısınız, artık pek düşmüyoruz bile. "Düşmek" de eskilerde kaldı anlayacağınız, nostaljisi yapılacak tatlı bir şey oldu.

Biz de annesine sarılan çocuğu görüp kendi nostaljimizi yaptık, sonra gülüşerek kahvelerimizi içmeye devam ettik; koca kupaları sağa sola döküp saçmadan, ağzımız yanmadan içebilmenin tadını çıkardık!  

20 Nisan 2011 Çarşamba

Artık havalar düzelsin!!!



Hayır, niye yazmıyorum biliyor musunuz? Hep bu havalar yüzünden, hep. Benim gibi birkaç insanın daha olduğunu bilmek hoşuma giderdi herhalde, çünkü ben ve benim gibiler, varlarsa, sağdan soldan biraz onay bekleriz. Spora gitmek istemediğimde içimi rahatlatmak için çalışma arkadaşımın da bu akşam spor yapmayacağını teyit etmek gibi, ders çalışamadığım ve zaman tükettiğim sırada yine çalışma arkadaşımın da bugün pek çalışası olmadığını onun ağzından duymak istediğim gibi, havalar yüzünden canı sıkkın olan insanların da isyanlarını işitmek, evet, hoşuma giderdi.

Neden böyle olduğu üzerine kafa yordum geçenlerde, biraz. Daha önceki duyumlarıma göre, kötü havalardan bu kadar etkilenmemin nedeni, farkında olmadan yani bilinç altı ya da dışı diyebileceğimiz bir seviyede, kötü havalarla birtakım kötü durumları eşleştirmiş olmam olabilirmiş. Yani hayatımın kötü şeyler yaşadığım bir dönemi bozuk havalara denk gelmiş belki. Oturdum ve kısa bir süre, zira bu aralar bir şeye uzun süre odaklanamıyorum havalar yüzünden, kötü havalarla neleri özdeşleştirmiş olabileceğimi düşündüm. 

Acaba soğuk olduğu için mi kendimi iyi hissedememiştim yoksa soğuklar ruh halime tuz biber mi olmuştu bilmem, ama sıcaklığa hasret kaldığım kimi zamanlar madde dünyasında da sert rüzgarlar esiyordu. Kaçıp saklanmak için önce çetin hava koşullarına göğüs germem, ayaklarımın ıslanmasına razı olmam, kafamı kaldırmadan gözlerimi asfalta çakmam ve var gücümle ilerlemem gerekiyordu. Bir kerecik gökten inemiyordu rahatlık, sürekli dışarıdan dönmek ve soğukla savaşmak gerekiyordu. Beynimde cirit atan bir dolu soyut kavramın yanında ellerimin rengini mordan pembeye çekmek için bile savaşmak durumundaydım. Ben ilerlemeye çalıştıkça kemiklerim sızlıyordu. Güneşli havalarda en azından bu anlamda bir savaşa girmiyordum.

Şimdi hiçbir savaşa girmiyorum oysa. Sanırım soğuk havaların kısıtlayıcılığından yorgun düşüyorum. Devamlı bir yerlere girmek durumundayım, çünkü dışarda üşüyorum! Karanlık, karanlık ve karanlığa bakarken insan nasıl ilham bulabilir? Bulutlar birbirinin üstüne çöreklenip renkleri örttüğü zaman benim de için katılıyor.

Bunları yazıyorum, çünkü şu insanı gıcık eden havada, "üçgen peynir yedim" demek yerine bir anda "iğrenç peynir yedim" deyiverdiğim ve kafamdan bir yerlerden habire, kullanmaktan titizlikle kaçındığım "iğrenç" sözcüğünün geçiyor olabileceğini düşündüğüm bu günde, kelimeleri kullanmaktan geri kalmak daha büyük bir boşluk yaratıyor. Buraya kırmızı başlıklı kızın hikayesini falan bile yazsam zamanım daha güzel geçiyor.

13 Nisan 2011 Çarşamba

Pazar ve Erteleri



Aklı başında, orta yaşlı aileler gezmeye çıksın. Bazıları yanlarına çocuklarını da alıp onlarla ilgilensinler, diğerleri birbirlerinin gözlerinin içine içine bakmak yerine gazetelerine gömülsünler. Günlerden pazar olsun ve biz çocukken pazar günlerini pek sevmeyen, ancak hayata karışıp sorumluluklarla yüklenince pazar günlerini daha bir sevmeye başlayan insanlar topluluğu olarak, biraz da sağdan soldan duyageldiğimiz ütopik pazar tanımlamalarına uyuyor olabilmenin getirdiği pohpohlanmayla, ve öte yandan pazar günlerini diğer günler gibi bir gün oldukları için zaten sevmemezlik edemeyerek, ama işte çocukken pazarı sevmeyip şimdi seven çoğunluğun mutluluğunu da hissederek, şöyle iyice neşelenelim. Pazar günlerini ne zaman sevmeye başladığımızı, pazarları sevmezken mi kendimizle daha barışıktık yoksa pazarları severken mi gibi soruları bir kenara bırakıp pazar günlerine ilişkin ruhsal yaklaşımlarımızın uğradığı dönemsel değişikliklerin hiç mi hiç bir sakıncası olmadığını kanıksayalım. Bunu kanıksadık diye gülümsemeyelim yalnız, çünkü gülümsersek günlerden pazar olduğu ve pazar günleri gülümsemek gerektiği için gülümseriz, işte o zaman pazar gününün bizim için hiçbir anlamı kalmaz. Pazar olduğu için gülümsemek başka şeydir, pazar olunca gülümsemek gerektiği için gülümsemek başka şeydir. Yine de bir pazartesi gülüşüyle pazar gülüşü birbirine çok benzemez, çünkü pazartesi ile pazar günlerinin anlamları o kadar çok insan için iki ayrı yere oturtulmuştur ki, yani "Benim için pazar da pazartesi de aynıdır!" diyebilecek o kadar az insan bulunur ki ister istemez bizim de kafamız bu yönde çalışır. Bana sorarsanız pazar ve pazartesi gülüşlerinin birbirinden farklı olması güzeldir. Biz, bu sefer de çalışan insanlar topluluğu olarak, pazar günü başka enerji ve pazartesi günü daha başka enerji yayarız. Pazar çalışsak, pazartesi çalıştığımız enerjiyi yaymayız herhalde ve bunun çalışmayı sevmemek gibi olmadık şeylerle  ilgisi de yoktur. Belki de istediğim bir çarşamba, bilmiyorum. Hayır, belki bir perşembe, çünkü sesli harflerinin hepsi ince ve böyle kelimeler bana daha iyi hissettirir. 

30 Mart 2011 Çarşamba

What's up?



Hala yaşıyorum! Vee, artık bir evim var!!!

Üç hafta boyunca evin işleriyle uğraştım; dayaması döşemesi, temizlemesi, ufak tefek eşyaların tamamlanması, kendi eşyalarımın taşınması, elektrik ve tesisatın yapılması, evin kırk kere kırklanması derken iki hafta okula da neredeyse hiç uğramadım.

Her şeyi bitirebildikten sonra, 15-20 dakika evimin tadını çıkardım, ve hemen ardından yokluğumda alıp yürümüş olan derslere, projelere, okunacaklara, yapılacaklara döndüm bu sefer!

Hala rutinime kavuşabilmiş değilim - arada bir bu durum beni çıldırtıyor ama idare ediyorum. Evim için bu kopmaya değdi derim ben.

Hafta sonu annem, babam ve Tonton geliyorlar, babamla Tontiş daha evimi görmediler! Onlar gittikten sonra ben de inşallah spora falan gidecek, bu ay nerede ne varmış araştırmalarıma hız verecek ve hayatımı eski formuna kavuşturacağım.

Çok yazasım var ama sınava falan çalışmam lazım şimdi, çünkü biliyorum akşama çok yorulmuş olacağım. Akşam yazayım desem, evden açamıyorum sayfamı!

Şimdilik iki satır olsun böyle, iki satır iki satırdır. Bir yerden başlamak gerek, öyle değil mi?