30 Nisan 2011 Cumartesi

Düşler



Barselona'da Özge'yle bir kafede otururken gündüz vakti, küçük bir çocuk yere kapaklandı. Annesi yanına geldi, onun boyuna, yere eğildi ve çömelip sarıldı çocuğuna. Çocuk da minik elleriyle kavrayabildiği kadar kavradı annesinin sırtını, ağladı, ağladı. Oturduğumuz yerden bu uzun paylaşımı sanki zaman durmuşçasına izledik. Ne büyük bir rahatlık ve güvendi o çocuk için; düşmüştü, evet, ve işte annesi gelip ona sımsıkı sarılmış, acısını hafifletmiş, bağrına basıp sakinleştirmişti onu. Çocuk ağlaması gerektiği kadar ağladı o zaman, canı acıdı ama kısa sürede atlattı hepsini. 

Oysa biz düştüğümüzde kimse boyumuza gelip yanımıza eğilmiyor, kıymetli zamanlarını bize birkaç saniye sarılıp sırtımızı tutarak harcamıyor. Büyüdük çünkü. 

Elbette karamsar bir durumdan bahseder gibiyim ve bu karamsarlığa da ihtiyacımız oluyor bazen, kısa süre. Ah, çocuk olsak elimizden tutulurdu, deyip iç çekmek gerekiyor biraz. Bu ufak melankoli insana biraz fazla gelmeye başlayınca yeni bakış açımızdan güzellikler bulup çıkarmaya koyuluyoruz. Çocukluk, evet, çok güzeldi; ama kendini yoldan kaldıramıyordu işte!

Düşme-kalkma pratiği o kadar işe yarar bir şey ki. Daha önceleri düştüğümde, aman tanrım, kaldırımlarla bütünleşiyordum, tırnaklarımı yere geçiriyordum adeta. Şimdi, bakın ne yapıyorum; bir kere düşmüyor, düşüveriyorum. Ardından kısa, bazen azıcık daha uzun bir süre sonra sıçrayıp kalkıyorum, üstümü başımı silkeliyorum ve yürümeye devam ediyorum. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Düştüğüm yere takılıp kalmıyorum; vay burda ne vardı da düştüm, bir şeye mi takıldım, yol mu bozuktu diye büyütecimi alıp olay mahallini incelemiyorum. Yürürken şöyle ufak bir muhasebe yapıyorum, hani akşam eve ne alacaktım diye düşünmek gibi rahat - hatta havalı, eteklerim uçuşarak! Ve, amaan, diyorum, düştük kalktık işte! 


Yani artık, aslında düştüğümüzde ağlamaya ihtiyacımız yok. Çocukken ne yapacağımızı bilmiyorduk; daha düşmeyle, acıyla yeni tanışıyor ve yeni tanıştığımız her şey gibi ona da ağlıyorduk, hem neticede tatsız bir şeydi ve içgüdüsel olarak gülmekten ziyade ağlamaya açılıyordu. Sonra sonra düşmenin kimi zaman gülünüp geçilebilecek, hatta uzun uzun gülünebilecek denli komik olabileceğini bile gördük. Daha sonra ruhsal düştük, kaskatı kesildik ve birkaç kere ruhsal düştükten sonra, zamanla, onlara da epey gülünüp geçildiğini gördük. Bütün bunları gördükten sonra kimsenin bizi yerden kaldırmak için zaman yitirmesine gerek kalmadı; kendi zamanlarının yanı sıra bizim zamanımızı da. Yerde oturup ah vah etmektense ilkin kalkıp silkelenmek daha iyi geliyor şimdi, sonra tabii kol kola yürüyebilir, biraz yaslanabiliriz; ama yerde oturamayız işte. 

İyidir, iyi ki de oturamayız, çünkü biz büyüdükçe hayat da büyüdü ve öylece oturmaktan daha güzel şeyler vaat eden kapılarla doldu. Hem biz büyüdükçe çakılıp kalma süremiz de uzadı fark etmeden, tehlikeli bir hale geldi. Çocuk yerde beş dakika ağladıktan sonra göz pınarları kururken büyüklerinki sel olup coştu. Zaten ondan sonra oturmak pek bir gereksiz gelmeye başladı. 

Zaten inanır mısınız, artık pek düşmüyoruz bile. "Düşmek" de eskilerde kaldı anlayacağınız, nostaljisi yapılacak tatlı bir şey oldu.

Biz de annesine sarılan çocuğu görüp kendi nostaljimizi yaptık, sonra gülüşerek kahvelerimizi içmeye devam ettik; koca kupaları sağa sola döküp saçmadan, ağzımız yanmadan içebilmenin tadını çıkardık!  

2 yorum:

Özge dedi ki...

canım ya, ne kadar güzel yazmışsın. pek de güzel bir gündü!

pın dedi ki...

hepsi birbirinden güzeldi!!