Bugün hava yağmurluydu, garipti. Önce soğuktu, sonra sıcak oldu, sonra yine soğudu. Fakat benim canım hiç sıkılmadı. Bugün kırmızı ruj sürdüm ve yeni aldığım minik tokamı taktım. Bugün çok geç uyandım ama gördüm ki bu sebepten dünya başıma yıkılmadı. Bugün çok geç uyandığım halde bankaya gitme işini yarına ertelemedim ve yatırım yaptım. Bu sabah kahvaltı niyetine birkaç kurutulmuş domates, çok az peynir ve bala bulanmış bir ceviz yedim, bankadan dönüşte kantinden tost aldım ama tost makinesine attırmadım. Bölüme dönüp bölümdeki tost makinesinde ısıttım, çay ocağından bir bardak çay aldım yanına. Tost çok çabuk bitti ve neye uğradığımı şaşırdım ama dünya dönmeye devam ediyordu. Çay tatsız geldi, ama evet dünya yine güzel güzel dönüyordu. Daha çayım bitmemişti ki kapı açıldı, arkadaşım geldi. Kahve alacağım dedi, çayımın bitmemiş olmasına aldırış etmeksizin ben de aşağı indim ve kendime ufak bir kahve aldım. Dersten önce derse hazırlanmak yerine sohbet ettik bir saat, sonra hava soğumaya başladı ama dünyanın dönüşünde bir sorun yoktu. Geç uyanmıştım, iştahım çok açıktı, hayatımdaki anlamsızlıkları ve boşlukları sorgulamaktan değil hissetmekten gına gelmişti, ama dünya dönüyordu ve ben vardım. Ben vardım ve kırmızı ruj sürüp upuzun atkuyruğu yapmış, yeni minik tokamı takmıştım. Manikür yapmamıştım ama ellerim vardı.
Çok şeyi sevdiğimi düşündüm, ama sevmek canımı yakıyordu. Çünkü sevdiklerim sanki içimde kalıveriyordu. Sevgilerimi, daha doğrusu sevgilerden doğan sevinçlerimi dışarı taşıramıyordum. Sevindiğimle kalıyordum. Sevindikten sonra bir şey olmuyordu, o zaman sevinmek de pek anlamsızlaşıyordu. Bir masayı örneğin, bir masayı bile yeri geldiğinde çok sevebilir ve onu sevmekten gözyaşlarına boğulabilirdim.
İçimde çok fazla duygu, çok fazla enerji yaratıyordu. O kadar fazla enerji bünyemde ters tepiyor ve beni uyumaya zorluyordu. Uyudukça uyumak istiyordum. Bütün sevinçlerimi, üzüntülerimi, kırgınlıklarımı, kızgınlıklarımı, mutluluklarımı ve heyecanlarımı derin dondurucuya atıp bekletiyordum içimde. Onların kıpırtısı bir uykuda duruluyor, rüyalarda rahatlıyordu. Bu kıpırtılarla daha başka şekilde baş etmeye, onlarla yüzleşmeye çekiniyor ve sırf bu yüzden hareket etmekten korkuyordum.
Bugün cesaretimi topladım. Duygularımı uyutmayıp dışarı fışkırtmak için illa sağa sola yamanmam gerekmiyordu. Spora gittim ve tüm hislerimi koştum, çevirdim, kaldırdım, indirdim. Spordan çıktığımda saat geç olmuştu. Çocuklarım ve kocam açlıktan ölmüş olmalıydılar, ders çalışmamı bekleyen hocalarım çok sinirlenmiş olmalıydılar, uyku saatim ertelenmiş olmalıydı ve yapmam gereken ne çok şey vardı kafamda. Dünya sakin sakin dönüyordu. Çocuklarım da yoktu, kocam da. Hocalarımın aklına en son ben gelirdim. Yapmam gereken hiçbir şey yoktu çünkü her şeyi zamanı geldiğinde yapmasını biliyordum. Çünkü dünya güzel güzel dönüyordu.
Son derste feci bir yağmur koptu. Hava buz gibi oldu. Mayıs ayının dördünde böyle bir havayla hiç karşılaşmamıştım. Belki de karşılaşmıştım ama o zamanlar annemle babamın kanatları altında, mutluluktan mest olmuş bir vaziyette, kılımı bile kıpırdatmadan yaşıyor olmalıyım. Artık havanın beni etkilemediğini hissettim. Hava durumu olabileceği en kötü duruma gelmişti, oysa dünya dönüyordu. Bundan ötesi yoku. İşte en kötüsüyle karşılaşmış, rengarenk baharlıklarımızı giyip ortalıkta koşuşturacağımız vakit bu gri gökyüzünün altında kalmıştık. Hava dibe vurmuştu, ve hayret, dünya başıma yıkılmamıştı.
Dünya başıma yıkılmadığı için çok sevindim. Varlığımın farkında olabilmeme ayrı bir sevindim. O kadar çok sevindim ki, işte yine sevincim gelip içime yerleşti. Çok sevinçli olduğumu göstermek için ponponlar takmak, varlığımı ve dünyayı kutsamak için ağlamak, sıçramak, koşmak, bir şeyler yapmak, bir şeyleri değiştirerek sevincimi yaşamak istedim. Bunun üzerine bir adaçayı yaptım - uzun süredir içmemiştim; çünkü belki sakinleşmeye de korkuyordum. Sevimsiz bir hezeyan içindeydim ve eski güzel alışkanlıklarımın bu hezeyanı geçiremeyerek beni düş kırıklığına uğratacaklarından korkuyordum. Daha fazla düş kırıklığına tahammülüm kalmamıştı.
Oysa ben vardım. Dünyam dönüyordu; hissettiklerim ve yaşadıklarım bu dönüşün ufak, hezeyansız ve geçici birer parçasıydı. Durdurulamaz bir fabrika bandı, bir geçit töreniydi zamanın yaşattıkları. Yaptıklarım ve duygularım, gece ve gündüzün şaşmaz döngüsüyle karşılaştırıldığında çok çeşitli, çok havadar, hafiftiler. İçimde bir şeyler var ama bunların tanımı yok. Dünyanın geri kalanıyla hiçbir ilgisi de yok, sanki dünyevi değiller. Mutluluk, huzur, sevinç, üzüntü; hislerimize ne çok etiket yapıştırmışız! Bir şeyler hissediyorum ama ne oldukları hiç umrumda değil. Yalnızca hissediyorum; yaşıyorum.









