27 Şubat 2011 Pazar

Poppy Seeds


Radyo çok önemli bir mesele. Geç açılan bilgisayar, ne acıdır ki radyo görevi görmüyor. Gitgide üşengeç mi oluyorum nedir? Kalkınca bilgisayarın tuşuna basacaksın da, o açılacak da, başlayacak da, parmak izini soracak da, kendine gelecek de ben anca müziği duymaya başlayacağım. Hem sonra Lounge FM'e bir şeyler oldu, benim odada ne hikmetse bir türlü çalmıyor. 

Halbuki bir bassam tuşuna, tık açılsa! Radyo almalıyım belki de. Şimdilik odam ceviz büyüklüğünde olduğu için minik bir radyo burada devasaymış izlenimi uyandırabilir, ondan çekiniyorum. Taşınınca da radyoya gelesiye çok daha elzem gereçlere odaklanacağımdan radyo biraz bekleyecek belki. Annem için radyo en elzem olduğu için belki o duruma el koyar ve alınacaklar listesinin en başına bir radyo yerleşir.

Radyo evin her yerinden duyulsa aslında, mesela Mega'nın banyosuna hoparlör koymuşlar. Salonda televizyon izlerken herhangi bir sebeple banyoya girdiğinde duymaya aynen devam ediyorsun. Sonra her şeyin bir yedeği olmalı, bu aralar onu çok düşünüyorum. Örneğin bilgisayarın yedeği olmalı; ama öyle bir olacak ki, evde kullandığın bilgisayarla ofiste kullandığın bilgisayar birbirinin tıpkısının aynısı olmalı, görünüşte ve içerikte. Ben bilgisayarımı ordan oraya taşımayacağım ama kendisi benim olduğum yerlere ışınlanacak yani. Sadece evde ve ofiste mi, o gün gitmek istediğim kafede de hazır bulunsa ya şu bilgisayar! Sahile inmek istiyorsam zıt sahilde olmalı, caddede oturmak istiyorsam hop orada. Yalnız bilgisayar da değil, alıp eve koyduğum ve üç tanesi beş kilo yapan dergiler de sıklıkla uğradığım tüm mekanlara eksiksizce dağılsa keşke. Yok, sırf bilgisayar ve dergiler de değil canım, içmeyi sevdiğim çaylar ve içinden içmesini sevdiğim kupaların tüm nüshaları da uğrak yerlerimde tam takım mevcut olmalı. Hatta kalemlerimin, makyaj malzemelerimin, aslında koca bavul çantamın bir sürü yedekleri olmalı. Durun yahu, aslına bakarsanız arabayı da yedeklemeli! Başına bir şey geldi mi diğeri gıcır ve hazır, garajda bekliyor olmalı!

Bugün labda içinden ballı yeşil, ada, yaseminli yeşil ve benzeri çaylarımı içebileceğim keyifli ve kocaman bir kupa arandım ve bulamadım. Keyifli olmalı, öyle alelade bir kupa olmaz! Bana ilham vermeli, ona baktığımda sevinçle dolmalıyım! Kupam beni acayip sofistike yapmalı, onunla adeta bir bütün olmalıyız! Ayrıca kocaman, şöyle vazo gibi bir şey olmalı, zira kağıt havlu filleri bile benimle yarışamaz. Çay koymak için yerimden kalkacağım süreler toplamı, konsantrasyonumu ve verimimi ciddi şekilde düşürür.

Yahu eskiden ne güzel kupalar vardı. Her taraf kupa doluydu. Birinin doğum günü falan oldu mu hemen kupa alınırdı da bıkmıştık artık bu kupa değiş tokuşlarından. Şimdi lazım oldu ya, ciddiye bindi ya, adam gibi bir kupacık bulamam. Gönlüme göre kupa bulamam, çünkü kupa şu an hayatımın en mühim meselesi oldu.


Tamam, kupa bulamadım ama çok zamandır yapmadığım bir şey yapabildim bugün: Kanyon'da bir değil iki kitapçıda uzun uzun zaman geçirdim, dergileri kitapları inceledim ve kendime bir dolu kitap aldım. İki tane çörek, kek ve ekmek kitabı aldım! Tuzlu çörekler, tatlı çörekler, şunlu bunlu pofidik ekmekler, of bu kitapları resmen ömürlük aldım! İçindekiler yap yap bitmez, hem biz yaptık mı bir keki birkaç hafta dondurup ara sıra yeriz. Ben de içindekileri hayatım boyunca yaparım, hayatım boyunca da "İyi ki almışım bu kitapları (gençken)!" diye sevindirik olurum!

Biraz pahalılardı gerçi; ama dedim ki şimdi almayacağım da ne zaman alacağım? Bazen çok erteliyoruz. Aman şimdi almayayım, ne yapacağım. Dur şimdi değil, sonra alırım. Hem internette var bütün tarifler, kitaba lüzum yok. Hayır efendim, alıyorum ben bu kitapları! İnternetten bakmayla olmuyor öyle, aynı şey değil ki! İnternetten bakıyorum bir heves, ama o gün yapabilecek durumda olmuyorum - zaten fırınım olmadığı için yıllardır yapabilecek durumda değilim pek. İnsanın aklından çıkıyor, ya da ne bileyim, kitap demek başka bir heves benim için. Okuyacağım makaleleri de bastırırım ben, ekrandan hayatta anlamam! Çok maliyetli bir öğrenciyim bu açıdan; ama ne yapayım, dokunup hissedince her şeyi daha iyi anlıyorum! 

Belki bazı dönemler olacak hayatımda ve yemek yapamayacağım, ya da yemek yapmaktan sıkılacağım, hatta hiç yemek pişirmek istemeyeceğim, olur böyle zamanlar. Madem yemek yapmayı şimdi seviyorum, beni heyecanlandıran o kitapları şimdi almalıyım ve bir kenarda bulundurmalıyım. Hem öyle heyecansız günlere geldiğimde beni tekrar havaya bile sokar bu lezzetli ve sevimli kitaplar! Kitaplarımı iyi ki aldım, tam zamanında aldım onları. Beni heyecanlandırdıkları, mutlu ettikleri bir zamanda, onlara sarılıp zıp zıp zıplayarak aldım!

Haşhaş tohumları beni çok mutlu ediyor! İlk işim haşhaş tohumlu bir kek ya da ekmek ya da çörek pişirmek olacak. Minicik şeyler bunlar ve lezzeti nedir tam olarak tarif edemem. O kadar minikler ki bir lezzetleri olup olmadığından emin değilim. Ama haşhaş tohumuna bayılıyorum! 


Yeni bir Hercule Poirot romanı basılmış! Anında aldım. Malcolm Gladwell'in "The Tipping Point"i bitti, biraz zor bitti, neyse bitti ve şimdi tabii ki "Arı Kovanına Çomak Sokan Kız"ı okuyorum. İkinci kitaptan öyle çok da umduğumu bulamamakla birlikte, Milenyum Serisi'ne başladık, bitireceğiz! (Bu seride beni olay akışından koparan bir ögenin de insanların sürekli ad-soyad ile anılması olduğunu fark ettim gibi oldu. Emin değilim ama olabilir.) İki kitap daha aldım, Marguerite Duras - Moderato Cantabile ve Kenzaburo Oe - Kişisel Bir Sorun. Alt kattaki kitapçıda kasada ödemeyi yapacaktım ki kasanın önünde Fırat Budacı - Kaç Yıl Oldu? yazılı kitaba ilişti gözlerim. Vay, falan diye gülümserken kasadaki kız "Süper bir kitap o!" dedi. Yok dedim, bunun kesin alınması lazım. Çok da para harcadık şimdi, şöyle bir karıştırayım belki o kadar da numara yoktur falan diye kendimi dizginlemeye yeltendim; ama rastgele bir sayfayı açıp tek bir cümle okumak yetti aklımı başıma toplamama. Acilen o kitabı da aldım, kaçar mı böyle şey ya!

Üç tane de yeni oje aldım. Birisi gri, ve evet biliyorum, gri oje modasına yetişmek için çok geç kaldım, hatta o kadar geciktim ki benim bu ojeleri sürmemle bu moda tarih olabilir. Birisi çok cart kırmızı, uzun zamandır çok cart kırmızı ojem yoktu. Bir de bordo, çünkü eskisi komposto olmuştu.

Biraz hastaydım, hatta iyice hastayım yani bildiğiniz hastayım, hasta olduğum için dedim ki, bugün öyle bir alışveriş merkezine gideyim ki içerisi püfür püfür essin, hatta ne püfürü içerde kasırgalar kol gezsin, ve böylece tercihimi Kanyon'dan yana kullandım. Kitapçıda burnumu çeke çeke kitap bakarken Damla aradı, hep böyle oluyor bak ben de bu sabah onu düşünmüştüm! Son derece kendiliğinden gelişen pıtı pıtı bir buluşma ayarladık ve kahve içmeye gittik, yeni favori yerime gittik tabi ve ben peynirli simidimi yedim, uf düşündükçe mutlu oluyorum! Ve orada çok uzun saatler, çok güzel zaman geçirdim - artık şöyle baştan ayağa, tastamam, "adam olmanın" keyfini doyasıya sürüyorum!


Couch Potato



Oturma pozisyonu insanı vezir de eder, rezil de. Bizim salona acayip bir iç mimari hakim. Ne yaptım ne ettiysem o kocaman, kazulet masayı odanın yarısını yeyip yutmayacak fakat işe yarar bir konuma yerleştiremedim. Bu nedenle salonda yemek yemek için senelerdir koltuklara kurulur, tabaklarımızı orta sehpasına bırakır ve yiyeceklere eğilmek için sırtımızı kamburlaştırarak iki büklüm oluruz. 

Bu derbeder oturma pozisyonu o kadar tehlikeli ki, insanın bütün akşamını alıp götürebilir. İnsan bu pozisyona bir kez geçti mi bir daha ayrılamıyor. Öylece, kambur vaziyette, masaya eğilip kalıyorsun. Yemek bittikten sonra da kalkamıyorsun yerinden. Sanki popon koltuğa yapışıveriyor. Alan kısıtlı olduğundan mıdır nedir, kımıldamak istemiyor insan. Sehpa alçak olduğundan bacaklar falan da sığmıyor tabi. Bazen kibarlık edilip bacaklarımın ikisini birden aynı yöne çevirdiğim oluyor; ama bilhassa tek başımayken bir de bakıyorum ki bacakların biri bir yanda öbürü diğer yanda. Külhanbeyi gibi oturmuşum, sırtım bombeli. 

Canım sıkılmaya başlıyor. Bilgisayarda girilip çıkılacak ne bulursam girip çıkıyorum, habire bir şeyler içiyorum, etrafıma bakınıyorum boş boş. Sonra fark ettim ki gün sayan mahkumlar gibi, sıkışıp kalmışım oracığa. 

Nasıl oturduğunuza dikkat edin. Çok emir cümlesi oldu ama niyetim emir vermek değildi. Harika bir şey aslına bakarsanız; bir iki kıpırdanmakla ruh halimizde ciddi değişiklikler yaratabilir ve kendimizi daha mutlu, daha canlı kılabiliriz. Garip oturma, hatta bükülme pozisyonunun beni ne kadar kötü etkilediğini anlayabilmek, daha doğrusu bunu idrak edip değiştirebilmek için dört sene gibi bir zaman geçmiş ama olsun. Son derece bilinçli bir şekilde koltuktan kalktım. Diyorum ya oradan kalkması pek zor, insanın kalkar kalkmaz geri oturası geliyor; çünkü alan dar, dönemiyorsunuz, gezinemiyorsunuz ve dolayısıyla kalktığınız yere çökmeyi daha uygun buluyorsunuz. Ama ben savaştım. Pılımı pırtımı topladım ve bir iki git gelin ardından odama taşındım. Yatağıma uzanıp koltuk-alçak sehpa ittifakına karşı bu bilinçlendirme yazısını yazmaya koyuldum. 

Alçak sehpa ve sevgili koltuk, sizinle maceramızın da sonuna geliyoruz!..

21 Şubat 2011 Pazartesi

Tasar, tasarlamak, tasarım, tasarı...


Bugün yeni dönemin şerefine iki yeni defter aldım; biri toptan yeni derslerimin şerefine, diğeri yeni projemin şerefine. Yeni derslerim ve yeni projem çok şerefli olgular olduklarından onları layıkıyla onurlandırabilmek adına üstlerine saçabileceğim kadar çok para saçtım ve aman geçen dönemki defterimden geri kalmasınlar, diyerek kırtasiyenin de en markasına koşup en kokoş defterleri kaptım. 

Pek ünlü bir tasarımcıymış bu defterlerin kapağındaki resimlerin yaratıcısı. Adamın adı işin içine girince, defterin köşesinde şöyle ufaktan imzamsı bir şeyleri de basılınca hele, bir defterin fiyatı oluyor mu sana üç defter! Multinet bu ay suyunu çekti, önümde koskoca sekiz gün var diyecektim ki çok şükür Şubat 28 çekiyor, önümde koskoca altı gün var ve Starbucks'a ya da Nero'ya ya da Multinet'in geçtiği başka herhangi bir rutin kafeme gittikçe çıldırıyorum, gitmemem lazım diyorum ama yine gitmek istiyorum. Annemle İstanbul'daki üç günümüz boyunca Starbucks inanılmaz bir güç ve çeviklikle rutinime girmiş bulundu. Starbucks'ın kahvesini oldum olası zehir gibi nitelendirir ve mecbur kalmadıkça uzak durur, yanına bile yanaşmam. Kocaman kocaman pastaları kekleri sevmediğim de malum; fakat gelin görün ki çayları sahiden pek güzelmiş. Ayrıca kepekli pufla peynirli simit arasındaki lezzet yarışı sonsuza kadar sürsün, ikisi sürekli birbirlerini geçmek için gelip gelip kendilerini bana tattırsınlar istiyorum. Nero'ya biraz ihanet ediyorum birkaç gündür, kimseler duymasın! Ama hayır aslında, ihanet etmiyorum canım. Biri sahil keyfim, diğeri şöyle okul yakınlarında, denizi görmeyen, caddeye bakan keyfim. İnsanın ayrı ayrı keyiflerinin olması güzel.

Güzel de, zaman keyif zamanı değil sanki! Yarın akşam değişik bir tiyatromsuya gidiyoruz, daha öncelerde de gitmeye niyetliydim fakat şu sıralar harcadığım her kuruşun feci bir değeri var gözümde; o nedenle suçluluk hissetmiyorum dersem doğru söylemiş olmam. Dahası, çok dahası 11 Mart'ta Gogol Bordello geliyormuş gençler ve Külkedisi'nin bir geceliğine prensese dönüşmesi gibi ben de bir geceliğine gençlik günlerime dönüp bu konsere gitmeyi istedim bir an. Öte yandan cüzdanım Külkedisi olmaktan o kadar memnun, o kadar mutlu ki hiç de öyle açılıp saçılma taraftarı değil sanki, hem romatizmalarım da gecenin bir körü ne kadar tepinebilir bilinmez. Gogol Bordello'yla yüzyıllar önce, Rock'n Coke'a gidebilecek kadar delifişek olduğum günlerde tanışmıştım ve o gün bugündür o konseri inanılmaz bir coşkuyla anımsarım. Şimdi de çoğu sevinçli ya da sevinmek istediğim anlarda, bir o kadar da spor yaparken habire açar dinlerim şarkılarını. Bugünümü renklendiren bu adamların ilk anısını şimdi çok farklı koşullar altında, kapalı bir alanda ve bambaşka bir insana dönüşmüşken, o günkü gibi canlandırma beklentisi ne şekilde sonuçlanır bilmem. Belki her şeyi olduğu gibi korumak, koşulları çok da zorlamadan kulaklıklarımı takıp olageldiğim yerde müziğe kapılmak daha iyidir, ha?

Aman, su akar yolunu bulur. Her şey kısmetse olur. Bu sene İf'e gidemeyeceğim çünkü daha mühim işlerim var. Öyle bir zamana denk geldi ki bu yıl, zerre kadar sinemaya gidesim, filmleri okuyup seçesim ve onları görmek için taban tepesim yok. İstanbul'da neler oluyor, nelere koşturmak, neleri takip etmek lazım dergilerimi de Mart ayından itibaren almaya başlayacağım. Şurda Şubat'ın bitmesine 6 güncük kalmış zaten, ben de entelektüel kimliğimi baharda uyandırırım!

Bugünden ufak bir notum daha var. New Hall'da yemek yedim bu öğlen. Daha önce sadece bir defa yemek yemiştim orada ve dışardaki yemekleri hiç hiç hiç hiç hiç sevmememe rağmen oradaki yemeği pek bir beğenmiş ve midemde öyle ağırlık falan da hissetmemiştim. Acayip de iyi doymuştum. Ben sanıyordum ki orada yemek erken saatte oluyor, dolayısıyla bana uymuyor diye düşünüyordum. Meğer istediğin saatte yiyebiliyormuşsun, benim gibi karnı geç acıkanlar da diledikleri gibi gidip doyabiliyorlarmış! Ben bu işe pek sevindim. Akşamlara kadar çalışacağım günler yemeğimi oradan yiyeceğim, çünkü bugün yediklerim öyle leziz ve öyle doyurucuydu ki bütün gün hiç ama hiç acıkmadım, hatta akşam eve geldiğimde falan bile aç değildim ve yerken de çok misti!

Hayatımda şu sıralar baskınlığını hissettiren tüm diğer harikulade konular hakkında zamanı geldiğinde yazacağım. Şimdi öyle bir koşuşturmaca içinde ki şu aklım; kafamda yer eden asıl konular -yani güzellikler, heyecanlar, muhteşemlikler, ümitler, hayaller- üzerine kelimeleri nasıl sıralayacağımı bilemiyorum! Henüz yeni kararlarıma ve yeni konumuma alışamadım belki. Tüm bunlar zamanla somutlaştıkça ben de gerçeğin içinde bulunduğumu kabullenecek ve sevincimi layıkıyla yaşayabileceğim!

Renkli Rüyalar


Uykum geldi, ne güzel! Birkaç gecedir uyumakta çok şükür sorun yaşamıyorum ve uzun bir süredir uzun, upuzun rüyalar görüyorum. Bende derin etkiler bırakıyorlar sanki, ama uyandıktan kısa bir süre sonra çok da hatırlamıyorum onları. Yine de belki ömrümde ilk defa böyle bir "güzel rüyalar silsilesi"ne tutuldum.


Benim öyle güzel rüyalarım olduğunu hiç hatırlamıyorum. Hani uyanıp da o rüyadan hiç uyanmak istemediği olur ya insanların, hani kendilerini o rüyayı görürken nasıl iyi, mutlu hissederler. Hani hiç bitmesin isterler. Benim rüyalarımda bu çerçeveye çomak sokan birtakım ögeler bulunur hep. En sevdiğim yerin yanında eciş bücüş bir şeyler bitiverir, kendimi en güvende hissettiğim yerde bir anda acayip kıvrımlar, yükseklikler belirir. Güzel olan her şeye bir çarpıklık gelir ve ne olursa olsun o rüyadan uyanmak isterim - en azından, rüyalarıma değindiğimde hatırımda kalanı hep böyle huzursuz sahneler.

Birkaç gündür, arka arkaya, hep rüya görüyorum. Özge'nin evinde uyuyacağım ilk gece anahtarlarını yastığımın altına koymuştum ki evleneceğim adamı göreyim - öyle olurmuş. Sabah bir uyandım ki ne gelen var ne giden! Aşağı yukarı İspanya'dan döndüğümden beri, Ankara'da yine uykusuzluğun baş gösterdiği bir gece hariç, sanırım her gece güzel rüyalar görüyorum. 

Aziz Nesin'in sürekli gördüğü ve onu rahatsız eden bazı rüya temaları varmış ve o bunlara "tebelleş rüyalar" adını takmış. Bilmem başkalarının da tebelleş rüyaları var mıydı, diyor, ama benim var. Ne güzel ki Aziz Nesin zamanında bunları yazmış; evet, benim de tebelleş rüyalarım var! Bunlardan ilkini epey zamandır görmedim. Hani arbede esnasında çekim yapmaya çalışan kameramanlar vardır, bunlar canlarını kurtarmak için koştururken kameralarını kapatmazlar ve biz de o sarsıntılı görüntüleri izleriz. İşte ona benzer bir şeyler olur rüyamda. Etraf sarsılmaya, sallanmaya başlar ve ben sürünürüm. Ayağa kalkamam, yürüyemem; fakat kaskatı bir hareketsizliğe de düşmem. Bir yerlere, bir şeylere ulaşmak için var gücümle sürünmeye çalışırım ve bu hiç, hiç güzel bir his değildir.

İkinci olarak, muhakkak bir cambazlık yapmamı gerektiren birtakım yüksekliklerde bulurum kendimi. Örneğin eski apartmanımızın on üçüncü yani en yüksek katındaydım bir sefer ve yürüyebileceğim alana bir ayağım ya sığıyordu ya sığmıyordu. İşte bunun gibi garip yerlerde, düşmekle düşmemek arasında, azami bir dikkat ve boncuk boncuk terler içinde stratejik adımlar atarken bulurum kendimi. Bu da son derece stresli bir iştir.

Son birkaç gündür iyice fark ettim ki bir şekilde -ve ne şekilde olduğunu bilemeden, ne gördüğümün bile doğru düzgün ayırdına varamadan- güzel rüyalar görüyorum. Yani huzurlu uyanıyorum; bir şeyler gördüğümü ve bunların beni mutlu edebildiğini biliyorum. Ha ne şeyler gördüğümün pek farkında değilim; dün gece örneğin, yalnızca House'u gördüğümü ve bende şahane hisler uyandırdığını biliyorum ama ilk uyandığım sıralar çok daha fazlasını anımsıyordum. Dünden önceki gecelere dair ise şu an en ufak ipucu yok kafamda.

Birazdan uyuyacağım ve acaba bu gece ne rüyalar göreceğim? Böyle dedim ya, kesin rüya falan göremem. Onu bırak, Allah bilir uykusuzluk bile çat kapı yapar bu gece. Sırf böyle dedik diye, maksat evrenin gıcıklığı olsun.

16 Şubat 2011 Çarşamba

Diyet kola yetersizliği


14 Şubat'ta, yine ve tabii ki Cafemiz yapmış yapacağını!

Bir şeyler beklediğimizden çok farklı geliştiği zamanlar, eğer kendime güvenim tavanlara çıkmamışsa, ki böyle deyince narsist bir yaklaşım gibi oldu geri alıyorum, eğer kendime güvenim baştan ayağa beni kaplamamışsa, beklenmedik olgularla başa çıkma yetilerim epey azalıyor. Ankara'ya geldim ki annem soğuk aldı, iki gün neredeyse yirmi dört saat uyudu da uyudu. İlk akşam ne olduysa tam anımsayamıyorum ama yemeğimizi salonda, televizyon karşısında yedik. İkinci akşam annem günü sekiz buçukta bitirdi, annem uyuyunca eve bir anda gece geldi. Sanki hepimizin yatma vakti gelmiş gibi bir hava oluştu, ne Kelime Oyunu'nun ne de babamla ikimizin yine salonda yediğimiz yemeğimizin tadı kalmadı. Üçüncü günün sabahı gece doğru düzgün uyuyamamış olmaktan, biraz da soğuk almış olmamtan ötürü bir türlü uyanamadım, spora da gidemedim. O sabah saat altı sularında babam kalkıp İstanbul'a gitti, gece döndü. Yine şöyle ailece bir yemek yiyemedik beraber. 

Spor yapmadım diye kendime çok fena kızdım! Topik topik oldum diyorum, sinir oluyorum; e tutacaksın boğazı, yapacaksın sporunu. Her şey şu beyinde bitiyor, bu sefer ne diye zorlanıyorum ona taktım kafayı. Hormonlarımda mı bir şey var nedir, nasıl acıkıyorum öyle şaşırıyorum ki! Gece yatağa girdim mi acayip ter basıyor, su gibi terlemiş derler ya öyle. Daha ince bir şeyler giyeyim diyorum ama boğazımda da biraz ağrı var, yani aynı anda hem terleyip hem üşüyorum. Böyle bir sıkıntılar da basıyor anacığım, sinir geliyor. Menopoza girdim galiba!

Of neyse, bu akşam sofrada üçümüz birden hazır bulunduk, yemeğimizi yedik afiyetle. Annemle babam "Muhteşem Yüzyıl"ı izliyorlar, ben zamanında hiç izlememiş olduğum için izlememeye devam ediyorum. Dizide acayip bir rock havası var yalnız, şu oturduğum sürede konuşmalardan çok, dizilerde alışkın olmadığım sertlikte müzikler işittim. 

Bugün spora falan da gittim çok şükür. Yarın sabah pek erkenden uyanıp İstanbul'a gidiyoruz annemle. Önümüzdeki iki-üç gün feci işimiz var, oradan oraya koşturuyor olacağız. Ben de artık boğazımı tutup en kısa sürede bu apalak ifademden kurtulmaya bakacağım! Vallahi canıma yetti. Ne ayıp şey; çubuk kraker gibi kızdım, şimdi grissini oldum üzerinize afiyet.

Geçen akşam aile yakınlarımız tarafından yine birtakım ahret sorulara maruz kaldım. Neden sırf bir şeyler söylemek için söylüyor ki insanlar? Söylemeyiverin yahu, vallahi ne alınırım ne bozulurum. Öyle sormak için sormasalar! Hep aynı soru, hiç değişmez. Nasılsından, iyi misinden sonra gelir: "Eh, İstanbul'a alıştın?" E pes! Beş sene olmuş ben İstanbul'a gideli! "Yok efendim, henüz alışamadım. Hala bir yerden bir yere gidemiyor, akşamları uyumak için dizlerimi karnıma çekip histerik bir şekilde kıvranıyorum!" mu diyeceğim? Hemen arkasından gelen cümle de değişmez: "E artık dönmezsin Ankara'ya!" Böyle bir de imalı imalı söylenir bu, kafa iki yana hınzırca sallanıp gülümseyerek. Sanki annemden babamdan gizlim saklım varmış, onlar yana yakıla Ankara'ya dönmemi bekliyorlarmış da ben istemiyormuşum gibi yan yan da ikisine bakılır. Sonra Ankara çöpmüş, çok şükür kendimi bu dehlizden kurtarmışım gibi. Ne ilgisi var yahu, benim için burası ayrı orası ayrı! Kısmet, kendime orada bir hayat kurdum; başka yerde okusam belki o yerde bir hayat kurardım ne bileyim, ille de İstanbul gibi bir iddiam yok ki benim. Hiç de öyle şiirsel, ah İstanbul falan gibi nidalarım da olmadı bugüne dek. İstanbul'u İstanbul olduğu için değil, orada kendime yarattıklarım ve kendimle eşleştirdiklerim nedeniyle seviyorum ben. Ay ne bileyim, beni tanımıyorlar etmiyorlar ama sürekli böyle imalı, cevabı beklenmeyen soruları sorup duruyorlar. Bana da her seferinde kafa sallayıp eşlik etmek, "Ehe, hehe, evet!.." falan gibi yıvış yıvış bir şeyler söylemeye çalışmak düşüyor. Öyle eğreti çıkıyor ki bu sesler ağzımdan, ben konuşmaya çabalarken yukarda kaşlarım birbirine dolanıyor sanki. 

Evde iki gündür diyet kola yok, ben de çıkıp almadım, babama da al demedim. Çeşit çeşit sodamız var, idare etmeye çalışıyorum bakalım. Yarın yedi buçukta otobüsümüz. Yedi buçukta yola mı çıkılırmış yahu! Neyse, gitmeden oje süreceğim. Pazar günü Yavuz'la Defne'yi ve Doruk'u görmeye gittik. Keşke yanıma kameramı da alsaymışım dedim; Doruk bir büyümüş bir şekillenmiş, aman nasıl yakışıklı olmuş! Defne de fıstık gibi olmuş, zaten bence hiç kilo falan almamıştı. Bu ikisine pek bir imreniyorum, içimi açıyorlar. Şimdi Doruk da onlara katılınca evin havası iki kat güzelleşmiş. Defne'nin üzerinde grili beyazlı bir kazak vardı, ellerinde de gri ojeler. Gördüklerimden hemen ders çıkardım kendime, oje sürmeyi -sayısız kez yapmış olduğum gibi- büyük bir hedef haline getirdim. Oysa pazardan bu yana üç koca gün geçmiş, benim eller hala tın tın. Şimdi de bavul hazırlamam lazım, sonra yatmak falan derken yine ojesiz kalacağım galiba. Ayın projesi oldu oje sürmek.

Ah kim bilir, belki bir yolunu bulup kırmızı tırnaklara kavuşurum yarın olmadan!

Yeni yıkanmış, mis gibi kokan gömleğime ve içine giydiğim kazağa ve onun da içine giydiğim askılı bluza, hepsine birden çay döktüm. Onları da yıkayacağım şimdi. Aman, ev işi hiç bitmiyor.


14 Şubat 2011 Pazartesi

Özge Pınar Barcelona


Her şey Özge'nin günlerden bir gün bana Barselona'dan üzerinde harika bir evin fotoğrafının bulunduğu bir kart atıp, arkasına aklıma kaldığı şekliyle "Eminim bu evi sen de görmek isterdin!" gibi bir cümle iliştirmesiyle başladı. Çoğumuza olabileceği gibi, "Ah, evet! Keşke ben de bu evi Özge'yle beraber görebilseydim!" dedim ve sonra, ulan hakikaten de görmek isterim ben bu evi, hem de Özge'yle beraber görmek isterim, dedim kendi kendime. Yetmedi, bunu Özge'ye de söyleyiverdim. Dedim madem böyle diyoruz, lafta kalmasın. Uçağa atladığım gibi Barselona'ya indim!

Gidişimden hemen önce Özge dört günümüzün aşağı yukarı planını çıkarmıştı bile; hem de öyle sevimli, öyle tatlı planlar yapmıştı ki  zaten heyecanlıydım, iyice sevindirik oldum. İlk gün ben şehre vardığımda Özge henüz dersten çıkmamış olacaktı, hava alanından onun belirttiği otobüse binip şehir merkezine gidecek ve onu Cafe Zurich'te, İspanya'daki ilk kahvemi içerek bekleyecektim. Otobüsten inip biraz bakındım, turistlerle ilgilenen bir adama Cafe Zurich'i sorup karşıdan karşıya geçtim ve yirmi kiloluk valizimle masalardan birine yerleştim.

Valizin yirmi kilo olduğunu yazınca aklıma geldi ki bu herhalde benim ilk yirmi kiloluk bireysel tatil valizim. Her uçak seyahatimde muhakkak cezalar ödedim, hele iki sene önceki seyahatlerimden birinde astronomik paralar bırakmıştım bilmem hatırlar mısınız. Bu sefer business uçtuğumdan limitim otuz kiloydu ve ben yirmi kiloluk bir valiz hazırlamışım, kader! Business class uçtuğum da Shop&Miles çocuğu olmamdan ve ekonomi bileti kalmamış olmasından, gönül isterdi tabi yatlarımız katlarımız olsun da business classtan aşağı düşmeyelim. Yeni kariyer hedefim sürekli business uçacak kadar para kazanmak. Gerekirse kaçakçı olacağım. Nasıl bir izzet-i ikram Atatürk Havalimanı'nda, nasıl bir özen! Ne sıra beklemek, ne bir şey. Hepsi leziz bir dolu yemek, gıcır gıcır koltuklar, şunlar bunlar. Babam, alışma sakın bak, dedi ama vallahi alıştım lüküs hayata, aşağısı katiyen kurtarmaz şekerim. Almayacaktınız bana o biletleri.






Ne diyordum, Cafe Zurich'e vardım ve Özge'nin dediği gibi İspanya'daki ilk kahvemi söyledim. Hatta cappuccino söyledim, üzerine de Nesquik ekmişler nasıl enfes olmuş. Kakao değil, Nesquik tam bir cennet. Kitabımı okudum, insanları seyrettim, sonra Özge geldi! Kafede biraz daha oturup sohbet ettikten sonra onun evine vardık, ev arkadaşlarıyla tanıştım. İlk akşam menümzde ravioli ve salata vardı, bir güzel pişirdik yemeğimizi. Şarabımızı da ben gelirken almıştım, onu da açtık yanına. Yemeğimizi yerken konuşmaya başladık, sonra Özge'nin odasına geçip yatağa kurulduk, rahat yüz altı buçuk kilo çikolata yedik, tamam dürüst olayım hadi çoğunu da ben yedim.



Tatil öncesi ultra meşgul olduğumdan Eyewitness Travel serisinin Barselona kitabını alamamıştım. İlk günümüzün ilk yarısını Barselona'da girilmedik kitapçı bırakmayarak bu kitabı aramakla geçirdik, kitabı bulamayıp başka kitap aldık çaresiz ama olsun. Gotik bölgede bir kafeye oturup muhteşem kruvasanlar yedik, İspanya'da bir kruvasanlar, iki salatalıklar ömrümde tattığım en güzel kruvasanlar ve salatalıklardı. Dönerken salatalık getirecektim ama çok dalga konusu olur diye getirmedim.


Öğleden sonra Özge'yi derse yolladım, Çikolata Müzesi'ni ve Picasso Müzesi'ni gezdim. Benim ilkokul 4'ten beri bir Barselona sevdam vardı. O zamanlar piyano kursuna gittiğim yerde elime, üzerinde "Gaudi" yazan bir kitap geçmişti. İçinde eciş bücüş evler, yapılar ve acayip, göklere uzanan kilisemsi bir şeyin bulunduğu bu kitabın sayfalarını kursa her gidişimde ilk kez görüyormuş gibi karıştırırdım. Yıllar içinde Gaudi'nin bir mimar olduğunu, o evlerin falan hep Barselona'da olduğunu öğrendim ve Barselona diye tutturdum. İlk Picasso tablomu, yine aynı piyano kursunda, çalıştığım odalardan birindeki piyanonun üzerinde gördüm. Bu ne yamuk şey, dedim kendi kendime. Şu köpeğe bak, dedim, benim çizdiğim köpekler buna beş basar! Yok, dedi annem, aaa dedi, olur mu öyle şey dedi - Picasso seviliyordu bizim evde ama ben bunu anlayamamıştım doğrusu. Sonra sonra, Picasso'nun sanatını yavaş yavaş idrak etmeye başladım tabi. Picasso Müzesi'ni gezerken bir sanatçı nasıl evrimleşir, nasıl yerinde saymaz ve dünyadaki gelişmelerle duygularının değişimini etkileştirip bambaşka yaratıcılıkları nasıl tetikler, iyiiice anladım. Picasso'nun eserlerini kronolojik seyriyle takip ederek onun hayatına karıştım. Galerinin sonunda, Picasso'yla tanıştığım "El Piano"yu gördüm, içim bir güzel oldu.



Çikolatadan Red Kit ve Daltonlar, Asteriks, Ten Ten, Sünger Bob falan yapmışlar. Ben izlemedim ama uzaktan tanıyorum, böyle gözlüklü mözlüklü bir civcivin animasyon filmi vardı hani. O civcivden de vardı, devasa ve çikolatadan. O civcive bir yumulsam dedim; karnını, gagasını böyle ısıra ısıra...


Ertesi gün Özge dersteyken Montjüic'te dağ tepe Miro Müzesi'ni aradım, tam ümidimi kesecektim ki buldum neyse. Kariyer planlarımı iyice netleştirmeye başladığımı düşündüğüm şu günlerde, bir "imge işlemeci" olarak, işlediğim ilk imgenin Miro'nun "Le Carnaval d'Arlequin" tablosu olması nedeniyle, bu ziyaretin benim için sanki ayrı bir önemi vardı. Tıpkı Picasso'yu yaşadığım gibi Miro'yu da yıllar boyunca yaşadım ve nasıl değiştiğine, iç dünyasını dış dünyayla nasıl birbirine geçirip kağıtlara, tuvallere, heykellere, kolajlara yansıttığına tanık olmaya bayıldım. Çıkarken vakti zamanında kırmızı, yeşil ve mavi kanallarına ayırdığım, siyah beyaza çevirdiğim, öyle basit ve temel fonksiyonlar kullanarak işlediğim imgenin basılı olduğu bir kart satın aldım. Resim değil o benim için, imge!


Müzelerden sonra Gaudi'nin evlerini gezdim, akşamına Özge'yle beraber Sagrada Familia'ya gittik ve ertesi gün de Park Güell'e. Müzik evindeki kitapta görüp görüp büyülendiğim; yahu ne garip şeyler, nereler buralar diye aklımın sınırlarını zorladığım yerlere gitmek, onlara sahiden bakabiliyor olmak öyle tatlı bir şey ki! Son günümün sabahında Özge uyurken ben erkenden kalkıp pıtı pıtı Sagrada Familia'nın içini gezdim. Ben kiliseden çıkarken saat on buçuktu ve dehşet bir kuyruk oluşmuştu dışarda. Erken kalkan yol alır, dedi annem; bunun üzerine kuyruğa yan yan bakıp gülümseyerek şişindim!


Yemeklere gelincee, finaller ve ardından eğitimler boyunca, biraz da bunalımlara falan girip inanılmaz ve inanılmaz bir iştah sahibi olmak suretiyle topaç durumuna gelmiş bulunduğumdan, battı balık yan gider sözünü tatilimin mottosu yapıp tıka basa, ne bulduysam ağzıma doldurdum. Özge'yle sabahları tortilla'lı kahvaltılar yaptık, enfes paellalar yedik, sağda solda bulduğumuz tüm tapasçıları yağmaladık -burada yine haksızlık ediyorum, tamam, Özge insan gibi yedi ve hepsini ben yağmaladım-, sangrialar içtik -ki bu sangria şarap bazlı olmasına rağmen gençliğimin (şimdi çok yaşlandım biliyorsunuz) favori içkisi long island'a pek benziyor, şaşırmakla birlikte bu nedenle epey sevdim, gençliğime döndüm-, burritolar nacholar götürdük, nerede ne kadar cici kafe varsa hepsine birer birer oturduk ve her seferinde Özge'nin cafe con leche'siyle benim cappuccinomun yanına birer kruvasan aldık.


Barselona'daki günlerimin en güzel yanı; gezmesi, görmesi, yemesi, içmesi, her şey bir yana, Özge'nin kendisiydi. İstanbul'a gelişimden iki ay sonra, bugüne kadar yaşayacağım yurt odasının kapısını açtığı günü dün gibi hatırlıyorum. Ne anılar saklı kalmış zihnimizde, bulup bulup çıkardık onları.  Çocukluğumda zaman zaman yatılı misafirliklerdeki dip dibelikten feci sıkıldığım olurdu. Üniversitede ise bir ara feci buhranlara düştüğüm için insanlarla iki çift laf edemez, masa başı sohbetlerde sırtımda taş taşımışçasına yorgunluklara kapılır olmuştum. Hep puslu anılar bunlar, ama hepsi dağıldı Barselona'da. Özgür ve beraber, harika bir "düzenimiz" oldu kendiliğinden - renkli ve cıvıl cıvıl filmlerdeki arkadaşlıklarda gördüğüm, arka fonuna şahane müzikler yerleştirilmiş imrenilesi düzenler gibi. Sabahları Özge pofuduk pofuduk uyurken ben kalkıp koşuya çıktım, döndüğümde onu uyandırdım ve kahvaltımızı yapıp sokağa çıktık. Bazen o derse gitti, ben kendim gezdim nereyi istiyorsam. Gün bittiğinde yorgun argın evimize döndük, herhalde erken uyandığımdan benim uykum hep onunkinden önce geldi ve o bilgisayar başında tıkır tıkır bir şeyler yazarken ben uyuyakaldım. Birisi yanımda bir şeyler yaparken, yaşarken uyumayı oldum olası çok sevmişimdir; oysa yıllar yılı yapamadım bunu. Aylardır ilk defa bu kadar huzurlu uyudum; bırakın ilaçları kediotlarını, adaçayı içmeme bile gerek kalmaksızın, kitap bile okumadan, klavye tıkırtıları eşliğinde, Özge'nin orada olduğunu bilmenin tatlılığı içinde, tavandaki ışığı hiç umursamadan, İstanbul'da dışarda öten kuşa bile sinir olduğum halde yanı başımda çalan müziği ninni gibi algılayıp, hatta bazen konuşurken konuşurken, mışıl mışıl uykuya daldım her gece. 

Arkadaşlıkta şunu mu yapmak lazım, bunu mu söylemek lazım diye hiç düşünmeden; birine nasıl yanaşılır, nasıl dokunulur, biriyle beraber nasıl hareket edilir diye hesaplara hiç girmeden davranıverdim. Samimi olmayı unuttuğumu ya da beceremediğimi sanıyordum bazen, fakat gördüm ki öyle değilmiş; çünkü samimiyet öyle kolay olmuyormuş aslında, ama oldu mu kendini böyle de dolu dolu hissettiriyormuş. Bunu daha önce de anlar gibi olmuştum; şu beş günde artık iyice kanıksadım ve emin oldum!

Evet, benim parmakla sayabileceğim çoook tatlı arkadaşlarım var ve ben de çok tatlı bir arkadaşım!

5 Şubat 2011 Cumartesi

Mühendis Hanımın Denizi




Bugün garip, çok garip bir aydınlanma yaşadım. Sanırım hayatta bana neyin ilham verdiğini, neyin beni ayakta tuttuğunu anladım. Korkularım yüzünden hala bazı noktalarda emin olmakta diretsem, içimde küçük bir böcek Pınar ısrarla bana bazı şeylerden emin olmamamı, bu emin tavırlarımın boşa çıkacağını söylemek gibi gereksiz, sabotajcı atılımlarla beni geri tutmaya çalışsa bile, bir ışıklar yandı sanıyorum içimde.

Çok sızlanıyorum çalışırken. Bir dönem afalladım, uzunca bir süre afallayarak yürüdüm okul yollarında. Bir notlar falan aldım, çoğu da çok yüksek ayıptır söylemesi, ama nasıl aldım ne şekilde aldım bir türlü çıkaramadım. Sanki birtakım isimsiz kahramanlar bol keseden notlar alıyordu benim yerime, hasbelkader benim transkripte dökülüyordu alfabenin ilk iki harfinden seçmeler. Ben öyle pek akıllı değildim canım, ortalama bir bireydim. Hey maşallah, herkes motora takmış, zehir zemberek anlar ederken ben yaptığım işi pek de benimsemeden, öyle kendi halimde, çırpınıp duruyordum. Etrafımdakiler ya çok zeki, ya feci çalışkandı ve ben aralarında biraz sırıtıyor muydum neydi?

Hem sonra ilgi alanlarım, görüntüm, değerlerim, zevklerim, yaşam tarzım, düşüncelerim, neler neler... Her şeyimiz farklıydı yahu bu insanlarla! Beni gören kimse mühendis demiyordu, diyemiyordu. "Ulan, bu işte bir iş mi var?" diye düşünmeye başladım sonunda. Yani mühendis olmak için, mühendis gibi görünmek ve mühendis gibi yaşamak mı gerekiyordu? Oyunun kuralı buydu belki, ha? Sözüm meclisten dışarı, mühendis olabilmek için kaşımın gözümün seğirmesi bekleniyordu galiba. Somurtkan, pek öyle konuşamayan, gülemeyen, tutarsız hareketlerde bulunan biri mi olmalıydım, nedir? Öyle olmayınca, başka değerlere de zaman ayırınca, sağa sola koşturunca bilgisayar ve kitaplar başında geçen zaman azalıyordu tabi. Ne bileyim, bir tost yeyip üç dakikada işin başına dönmektense iki saat süren lezzetli akşam yemekleri pişirmek çok meşgul mühendis için fazla bir lükstü demek. Ya da mühendis hanımın haddine değildi öyle sergilere gitmek, alışverişler yapmak, arkadaşlarıyla çene çalmak, yazılar yazmak, kitaplar okumak. Ne kitabı yahu, makale okumam lazımdı benim! 


Çok affedersiniz ama, bazen iki günde birden ziyade üç beş günde bir banyo yapmamın kalıbıma daha çok yakışacağını düşündüğüm de oldu. Mühendisler, zaten kirleneceklerini hesap ettiklerinden, yıkanmayı verimsiz bir işlem sınıfına almış olabilirlerdi.

Ah şekerim, yazar olabilirdim. Manken olabilirdim belki. Dekoratör olabilirdim mesela. Nasıl şahane bir sosyolog olurdum, of tozu tumana katan bir psikolog olurdum o bölümde okusaydım.


Gelin görün ki, epeydir içimde kaynayan, böyle midemden başlayıp yemek borumdan yukarı çıkan, ne kadar bastırmaya çalıştıysam, ne denli rasyonel düşünmeye zorladıysam kendimi yine de bir türlü söndüremediğim o alevler taştı bugün içimden. Mühendisim ben! Acayip de akıllıyım. Zamanımı düzgün kullanamıyorum bir, biraz rahata alışmışım belki. Bazen yarışlardan çekiniyor, ne hikmetse geri duruyorum. Bazen çok fena isyan da ediyorum. Başarısız olmaktan çok korkuyor, çok üzülüyorum böyle bir olasılık kendini hissettirdiğinde.

İnsan neden üzülür? İnsan sevdiği bir şey uğruna üzülür. Sanıyordum ki ben sevmediğim şeyleri yapabilir, sevmediğim işlere pek de güzel katlanabilirim; çünkü sanıyordum ki zaten ömrüm sevmediğim bir şeyi yapmakla geçiyor! 

Alternatifler denizinde bata çıka kulaç sallarken; nefeslerimi doğru alamadığımı, bir türlü kafamı çevirip soluklarımı ayarlayamadığımı bağırırken, hayat çırpınışlarıyla ışığı görmeyi amaçladığımı zannederken aslında kendi koca denizimde gayet de su üzerine kalıyormuşum ben. Tuzlu denizim beni kaldırıyormuş. 

Deniz dediğin dalgalı olur. Gelgitler olur; sular çekilir zaman zaman, sonra durulur. Deniz dediğin, adamı korkutur. Ne zaman ne yapacağı pek belli olmaz. Denizin kurallarını öğrenirsen şayet, onunla baş etmesini de bilirsin. O zaman pek zevkli olur denize girmesi. Gidebileceğin kadar gidersin; deniz engindir, muhakeme senin. Bazen ayakların yere değmez, boyu geçer. Korkmayacaksın, devam edeceksin ileri. İki adım sonra daha sığ bir yere geliverirsin; demin ayakların yere değmiyordu ya, şimdi su beline geliyor! 

Bir de havuzlar vardır ya hani, dört kenarı belli. Kimseye bir şey olmaz havuzda, oh mis gibi, mutlu mutlu yüzülür. Berrak, bembeyaz su; öyle yeşil falan değil. Etrafta servis mervis yapılır, garsonlar afili içkilerle havuzun çevresinde dört döner. İşte bu görüntü tam benlik diyordum. Belirsizliğin olmadığı bir havuz, buram buram elit. Kahkaha atan, gülen insanlar. Herkes şezlonglarda, rengarenk. Lüks ve rahatlık içinde - bakın gerçek, evet gerçek bir mutluluk içinde.


Korkularım öyle ağır basmış ki, onu gördüğüm ve onunla yaşadığım halde denizdeki devinimin farkına varamamışım. Halbuki havuz hep aynı, hep aynı. Ya deniz öyle mi; orada hayat yeşerir, büyür, gelişir. Büyüklü küçüklü balıklar, nice canlılar gelir ve biz onları keşfederiz. Her an yeni bir heyecan, yeni bir dalga yükselir. İşimiz bu; o yeni dalgalarla boğuşurken eğlenmek. Küçükken yazlıkta en sevdiğim şeylerden biriydi; akşamüstü mutlaka dalgalanan denize girip, dalga iyice yaklaştığında bazen zıplayarak, bazen içine dalarak onu karşılamak. İstediğimi yapardım o dalgayla, ve nasıl eğlenirdim!

Kimi zaman havuza gitmeye can atıyorum. Çok güzel oluyor canım havuzda keyif yapması, ooh şöyle sakin sakin uzanması! Ama nereye kadar; fazlası sıkıyor demek! Havuz dedin mi, şöyle bir dalar, iki üç yüzer çıkarım ben. Dinlenmek, alıştığımdan başka, çerçevesi belli sularda öylece süzülmek nasıl iyi gelir bir süre; ama zaman geçince denize dalmak isterim yine! Hep havuz hep havuz; yok, olmaz bana!


Yaz tatili hep deniz oldu benim için, havuz değil. Hep denizde yüzmek istedim, havuzlarda değil. Ters bir mantığım vardı yalnız; ısrarla havuzda yüzmek istediğimi sanıyordum - ve denizde kesin boğulacağımı.

Oysa nasıl tanımışım denizi! 

Denizde yüzmeyi bilen, havuzda zaten yüzer. 

Biliyorum, muhtemelen yine olacak, çok olacak belki. Yine az ilerde sığ yerler olduğunu unutup boğulacağımı sanacağım, yardım isteyeceğim, kollarımı kaldırıp boy vermeye çalışacağım, sığ yere varana kadar akla karayı seçeceğim. Fakat galiba anlıyorum artık, sığ yerler hep var. 

Ve dahası - su beni kaldırıyor!

Hele ki çırpınmayıp güvenle uzanırsam!..