





13 Temmuz 2010 Salı – 23:21
Burada düşüncelerim öyle sık, öyle çabuk değişiyor ki yanımda bir katiple gezsem anca altından kalkabilirim. Geciktirmeden yazmak istiyorum bu yüzden, fakat hızlıca yazmalıyım zira bir gün daha uykusuz kalırsam herhalde bir yerlerde bayılacağım. Yolculuk günü iki, Pazar gecesi altı ve dün gece beş saat uyudum, bugün hariç iki gün boyunca sürekli taban teptim ve gerçekten dinlenmeye ihtiyacım var artık!
Sabah yine tıkalı banyomla uğraştım. Evimin sahibi olan ailenin babası Paolo’yla geldiğim gün tanışmıştım malum, dün gece de Paolo’nun kızı Daniela ve onun kocası Gian Marco ile tanıştım. Banyoyu açan o korkunç sıvılardan verdiler bana, az önce delikten aşağı boşalttım ve beş-on dakika sonra bol bol su boşaltacağım küvete. Hayırlısıyla bu işten de sıyırırsam başka hiçbir derdim kalmayacak.
Sabah derslerimizin ardından Moyo’ya gidip yazılarımı yollamayı tasarlamıştım. Çıkışta Darios, Mila, Özgen ve henüz tanımadığım birkaç kişiye rastladım, nereye gideceklerini sordum. Buralarda acentelerin düzenlediği turlar arasında çok meşhur bir plaj var, adını şimdi anımsayamıyorum, Pazar günü ona gitmek için rezervasyon yaptıracaklarmış meğer. Bunu duyunca tabi hemen ikilemler yaşadım, gitsem nasıl olur, gitmesem ne yaparım, kimler gidecek diye ufak heyecanlar yaptım kendi kendime. Sonra aman dedim, bakarız, düşünürüz ve ardından eve yöneldim. Biraz durdum, geri dönüp markete girdim ve küçük bir kavanoz mantarla kapari aldım, eve çıkıp kendime salata yaptım ve afiyetle yedikten sonra Moyo’da oturup yazılarımı yolladım, yazılanları okudum, gazetelere göz gezdirdim.
İtalyan erkekleri maşallah pek girişkenler. Biri seni beğendi mi anında hemen yanında bitiveriyor, tanışıyor, konuşuyor ve onunla bir şeyler yapmak isteyip istemediğini soruyor, o an yapamayacağını söylesen bile mutlaka telefon numaralarını değişmeyi teklif ediyor ve bütün bunlar yalnız üç dakika içinde olup bitiyor. O üç dakikada zaten benim Türkiye’den İtalyanca öğrenmek için iki gün önce gelmiş olduğumu öğrenmiş bulunuyorlar, o nedenle telefon numaramı istemelerini son derece abes buluyorum; hele ki “Sana telefon numaramı versem beni ara mısın?”cıları hiç anlayamıyorum. Daha yeni ayak basmışım buraya, ne diye seni arayayım? Çaresiz ya da aranır gibi bir halim de yok, adamlar böyle işte, maksimum özgüven.
Moyo’dan sonra okulda İtalya tarihi, coğrafyası ve politikası hakkında Simone’nin yapacağı sunuma gittim; sunum dediğime bakmayın, Simone tahtayı da kullanarak şahane bir sohbet havasında bize çok eğlenceli bilgiler verdi. İtalya’daki çok değişik kültürlerin sebebinin binlerce yıl boyunca sağdan soldan göç almış olmasından kaynaklandığını; Torino’da arabaların, Toscana’da sanat, zeytinyağı ve şarabın, Milano’da moda ve dizaynın, Palermo’da mafyanın, Roma’da tarih ve mimarinin, Venedik’te suyun ünlü olduğunu; dünya sanatının yüzde yetmişinin İtalya’da ve bunun yüzde altmışının Toscana’da bulunduğunu tekrarladı. Bugün Chizu’dan öğrendiğim başka garip bir şey: Japonya’da sabahları, öğlenleri ıslık çalabilirmişsin ama akşam oldu mu ıslık çalarsan dünyanın en terbiyesiz insanı yerine konuluyormuşsun! Ayrıca derste bir fil ve bir tavşanla ilgili bir İtalyan masalı okuduk.

Geceye İtalyanca konuşarak başlamak istemiştik fakat sürekli İngilizce konuştuk, çünkü sürekli konuşmak ve anlaşmak istedik. Sevdim ben bu kızları. Dün Carolina ve Ashley ile iyi anlaşacağımı düşünmüştüm, bugün ise Henrichetta ve Lara’nın katılmasıyla her şey daha da güzel oldu. Plaj işini konuştuk sonra, Carolina daha önce oraya gitmiş olduğundan tekrar gitmeyeceğini söyledi. Acenteyle gitmesi dönmesi 40€ olacak, hadi verelim parasını iyi hoş da bu turlarla bir yere gitmeye katlanamıyorum ki ben! Bütün gün birileri özgürlüğümü kısıtlıyor ve beni aptal yerine koyuyor gibi hissediyorum. Ashley ve Lara da aynı şekilde düşünüyorlarmış, bir de Amerikalı yeniyetmeler doldurur o turladı dediler ki hiç çekilmez. Zaten ikisi Florida’dan oldukları için hiç plaj özlemleri yok. Simone bizi iki hafta içerisinde bir plaja götürecek ve hangi plaj olduğu pek de umrumda değil, zira Simone kimseyi kötü bir yere götürmüyor, her şeyin iyisini bulup buluşturuyor. Öyle en bir numaralı plaja gitmek gibi bir derdim yok yani. Plaj işini kafamdan tamamen sildiğim an, Ashley’in bisiklet turunun çarşambaya alındığını, çünkü Perşembe akşamı operaya gideceklerini ve zamana ihtiyaç duyacaklarından Michelangelo tepesine yürüyüşün Perşembe yapılacağını söylediği andı. Annem arkamdan su yerine bol bol “Opera’ya git!”ler boşalttığından tamam, dedim, dört avroluk bir farkla şıkır şıkır operama gider, en çok arzuladığım deneyimlerden birini yaşarım!
Henrichetta’yı otobüsüne ve Carolina’yı eve bıraktık, Ashley ile de yolumuz ayrılınca Lara ile sohbete daldık. O da benim gibi sabahları kalkıp koşuyor, sonra ağırlık çalışıyormuş ama burada dersler erken başladığı ve ağırlığı falan olmadığı için gün içinde elinden geldiğince yürüyormuş. Saçları kısacık olduğu için duştan sonra topu topu beş dakika zamanı gidiyormuş. Geceleri geç uyumayı sevmiyormuş, Ashley de öyle, çünkü erken kalkıyorlarmış; kahvaltıyı ve güne erken başlamayı çok seviyorlarmış. Bunları duyunca iyice bir hoşuma gitti. Sonra Lara ile bir ortak yönümüz daha çıktı, ikimiz de erken kalkıp koşmayı sevdiğimiz için çevremizden uzaylı muamelesi görüyor ve asıl yapılması gereken hareketi yapabildiğimiz için kendimizle gurur duyacağımız yerde garip bir şey yaptığımız hissine kapılıp kendimizi tuhaf bir şekilde suçlu hissediyormuşuz! Ne güzel, dünyada tek değilmişiz! Buraya tam da bunu yaşamak için gelmiştim – nasıl diyeyim, dünyanın her yerinden insanlarla ortaklıklar keşfetmek ve bunları fark ettikçe mutlu olmak için, kalıcılığı ya da yüzeyselliği mevzu bahis olmayacak yepyeni paylaşımlar yaşamak için.
Lara zaman zaman akşam yürüyüşlerine çıkıyormuş, ben de yarın akşam yürümek istiyorum. Vücudum önce dinlenmek ve sonra hareket etmek istiyor artık, üstelik Arno resmen beni yanına çağırıyor. En sevdiğim saatleri Arno’da yürüyerek geçirmekten keyiflisi olabilir mi? Daha geleli üç gün oldu, en geç birkaç güne düzenimi iyice oturtmuş, nereye ne zaman gidip ne yapacağım konusunda daha bir eminleşmiş olurum hem. Öyle rahat, öyle komplekssiz, öyle tasasızım ki hayatı “yaşadığımı” hissediyorum.
Banyo gideri şöyle böyle açıldı, yarın sabah yine tıkanacağa benzer. Lavabo süzgeçleri ne ara tarih oldu bilmiyorum ama burada da yok, belki bir marketten bulurum. Zaten tıkalı gidere bir de benim saçlar tuz biber olmasın üstüne. Yarın bisiklet turumuz var, eminim harika olacak! Acele yatmaya gidiyorum, saat yarıma geliyor ve yine altı-yedi saat uyumak durumundayım, ama içimde bu gece inanılmaz dinleneceğime dair harika bir inanç var!
Sogni d’oro!
12 Temmuz 2010 Pazartesi - 22:51
Bugün bazı konularda epeyce hatalı davrandığımı ve bu nedenle birkaç çarpı on avro içerde olduğumu fark ettim. Yabancı bir şehirde alışkanlıklarıma tutunmak isteyişim bana biraz pahalıya patladı; aslında alışkanlıklarıma falan ihtiyaç duymayacak kadar güçlü olduğumu anlayabilmek için bir gün daha sabredebilmiş olsaydım kendimle gurur duyabilirdim. Gelir gelmez atlı kovalıyormuş gibi kendime domates, salatalık, marul, biber, peynir ve balzamik sirke almış olduğumdan şimdi içim içimi yiyor. Her gün bostan tüketen bir insandım, oysa burada canım kesinlikle kiloyla sebze meyve yemek istemiyor! Dünyanın parasını saydığım yiyecekler bozulmasın diye oturup hepsini yemeye kalkışmak da istemiyorum, göz göre göre çürümelerine izin vermek de.
Dün uçakta harika bir kahvaltı ettim, Türk Hava Yolları’nın yemeklerine hep bayılırdım zaten. Beyaz peynirli ve domatesli omlet, ıspanaklı su böreği, minicik beyaz peynir, kaşar peyniri, bir dilim domates, bir dilim salatalık, iki siyah bir yeşil zeytin, bir sıcacık puf ekmek, çilek reçeli, tereyağı, meyveli müsli ve çay. Floransa’da bir peynirli otlu sandviç, akşam gezintisi sırasında bir top çikolata parçalı vanilyalı dondurma. Bu sabah bir bardak süt, öğlen balık, piyaz gibi bir fasulye ve yanında marul, hepsi hepsi bir avuç!
Burada “aperitivo” diye bir kavram var, çoğu kafe, restoran ve barda akşam saat 6-10 arası açık büfe yapıyorlar. Büfeden istediğin kadar yiyor, yanında bir de alkollü ya da alkolsüz içecek alıyorsun, ne istersen. Turistik merkezlerde de nispeten ucuz bir fiyata çıkıyorsun, hele birkaç sokak ilerledin mi fiyat iyice düşüyor. Bu akşam yemeğimizi Arno’nun karşı tarafında Zoe isimli bir kafede yedik, aperitivoya katıldık. Çay fincanı altlığı boyutunda tabaklar koymuşlardı, ama nasılsa istediğin kadar kalkıp kalkıp alabiliyorsun. Gittiğimizde saat yedi buçuktu, o sıralarda büfede mozzarellalı domatesli makarna, pesto soslu makarna, leziz soslu bir yarma, babaannemin patlıcanlı padişah pilavı gibi harika, sebzeli tavuklu bir pilav, çeşit çeşit sandviçler, kızartmalar ve parmak boyutunda minicik pizzacıklar vardı. Biz tabaklarımızı doldurup yiyeduralım, üçüncü tabakta şişip çatlamamızın ardından menü daha bir zenginleşip güzelleşti; gözümüz içi doldurulmuş domateslerde, çıtır çıtır gözlemelerde, böreğe benzer yumurtalarda ve nicesinde kaldı. Üç tabak dediğime bakmayın, söylediğim gibi kahve fincanı tabağı boyutundaydı bunlar. İnsan yetmez sanıyor ama öyle bir doydum ki şu an tek lokma yiyebilecek durumda değilim. İştahım nasıl böyle kesildi bilmiyorum, eve varır varmaz dolaptaki yiyeceklerin yarısını tüketen benim şimdi, hem de bir başıma, yabancı memlekette, kendimi yemeye daha bir vurmam beklenebilecekken “normal” insan gibi davranıyorum! Keşke diyorum, keşke şu dolaptaki bostan da olmayıverseydi.
Bu sabah uyanıp banyomu yaptım, akan suyun damlası delikten gitmedi. Banyodan sonra musluğun altındaki pompayla gideri açmaya çalıştım, içinden bir şeyler çıkmadıysa da su yavaş yavaş boşaldı çok şükür. Bakalım yarın sabah neler yaşayacağım. Dokuzda okuldaydım, minik bir testin ardından beni ikinci seviyeye yerleştirdiler. Sınıfta iki Japon kız var, Chizu ve Nori, bir de Jonina var İsviçre’den ve öğretmenimiz Silvia. Japonlar çok şeker, bir şey söylemeye çalışırken yanıldıklarında ya da akıllarına kelimeyi getiremediklerinde inanılmaz mimiklere boğuluyorlar, çok değişik ve çok güler yüzlüler. On birle bir arasındaki konuşma derslerinin öğretmeni ise Maria, hocaların ikisi de genç ve karşılaştığım tüm İtalyanlar gibi, öğretmenden ziyade bizim arkadaşımız gibiler.
İlk arada iki Türk kızla tanıştım, dersler bittiğinde devamı geldi ve öğleden sonra dört buçuğa dek Türk kızlarla takıldım. Kızlar benden iki-üç yaş küçükler, kafayı gezmek, içmek, dans etmek, mütemadiyen sabahlamak ve bolca yakışıklı İtalyan erkeği tanımakla biraz bozmuş gibiler. Kötü değiller ama üstlerine biraz o şımarık özel okul öğrencisi havası sinmiş. Bana faydaları olmadı değil, henüz bilmediğim bir sürü marketten bahsettiler, turistik bölgelerin dışında bir kafede ucuza az önce söz ettiğim mini minnacık balıklı salatadan yedik. Sonra içimin yandığı ikinci bir şey yaptık ve gidip on beş avroya bir İtalyan telefon hattı satın aldım, oysa şu an bu hattın gereksiz olduğu hissine kapılıyorum. Ailemle Turkcell’in yurtdışı tarifesi sayesinde öyle pahalıya konuşmuyorum, buradakilerle de öyle zırt pırt telefonla haberleşeceğimizi sanmıyorum. Geçen yaz Amerika’da yaşadıklarımın aynısını tekrar ederek işe başladım: dolap alışverişi ve telefon hattı, oysa şimdi ikisine de ihtiyacım olmadığını fark ettim ve havaya para saçmış gibi hissediyorum. Eh, biraz param gitti ama bir senede nasıl oturmuş, normal bir insana dönüştüğümü gördüm deyip kendimi azıcık rahatlatmaya çalışıyorum; ama para bu şekerim, öyle kişilik kutlaması adına havaya saçılacak şey değil ki! Ben şimdi bu bilmem kaç avroya başka başka pek de güzel şeyler yapabilirdim, öyle değil mi? Giden gitti artık, bir şekilde domateslerden faydalanacağım inşallah, faydalanamazsam da onları yemiş gibi yapacağım. Her halükarda o dolaptan çıkacaklar işte, nasıl çıktıkları konusunda kendimi kandırabilirim. Çöp yerine mideme gitmişler gibi yaparım, bir daha da bu konuyu açmam. Hayatımda bir dönem kapanıyor mu acaba? Bundan sonra cüssesine uygun boyutlarda yemekler tüketen bir insan mı olacağım yoksa?
Türk kızlarla takıldıktan sonra kursa döndüm. Dario da benim gibi bugün başlayan bir Alman, on dokuz yaşında, sarışın ve tatlı mı tatlı, tertemiz bir minik. Dario, ben ve okulda çalışan Simone (bir erkek, Simone burada erkek ismiymiş, Andrea gibi) çok zevkli bir gezinti yaptık civarda. Simone öyle tur rehberleri gibi saçma sapan yerlerde durup otuz saat gereksiz ayrıntılara girmedi ya da bizi turistlerin bolluğundan hiçbir şey göremeyeceğimiz meydanlarda ağaç etmedi. Önce okulun yan sokağındaki bir süpermarkete gittik, ah içim bir daha cayır cayır yandı. Dün gidip alışveriş yaptığım yerin yarı fiyatında, iki katı büyüklükte bir süpermarketten bahsediyorum, iki avroya müthiş ve uygun boyutlarda salataların satıldığı bir süpermarketten! Öğle yemeği mi dediniz - kap bir salata, otur meydanda merdivenlere, tıkın bitsin! Yine okulun dibinde bir internet kafe var, ama asıl güzellik okulun hemen yanında “Moyo” diye bir kafe var ki işletmecileri Zoe’ninkilerle aynı, Moyo’da internet de var dışarıda oturulacak masalar da! Demeyin keyfime! Bu yazıları resimleyip en kısa zamanda Moyo’dan gönderiyor olacağım ve muhtemelen bunu yaparken açık havada kahvemi yudumlayacağım! İnternet sorunum da böylece çözülmüş oldu ve bu kez sabretmesini bildim, gidip yüz saatlik internet için telefon bayiine altmış avro falan vermedim. Sonraa, Simone bizi kütüphaneye götürdü, üst katında içecek de bir şeyler satılıyor. Turistten ziyade İtalya’da yaşamaya gelmiş insanlara yönelik bir gezinti yapmış olduk, hem turistik meydanları gördük, hem İtalyanca sohbet ettik hem de işimize yarayacak yerlerin nerelerde olduğunu öğrendik. Bir yandan piazza’larda yürüyüp bir yandan Türkiye’de böyle meydanlar olmadığından ötürü bu meydan kavramına bayıldığımı ifade etmek, Almanya’da Dario’nun yaşadığı yerde de öyle çok meydan bulunmadığını öğrenmek, oradan başka konulara atlamak ve böyle saatler geçirmek tahminlerimin ötesinde keyifliydi.

Saat yedide okulun önünde Brezilya’dan Carolina, Rusya’dan olmayan Olga, Amerika’dan Ashley, Meksika’dan Hector ve Rusya’dan Mila ile buluştuk ve Zoe’de hep beraber oturduk. Alkollü içki alındığında 7 avro veriliyor, ben su aldım ve 3 avroya akşam yemeğimi hem de tıka basa tamamladım! Üç avro! Burası için gördüğüm en ucuz yemek ve Zoe gerçekten büyük, şık bir yer. Ah, diyorum ya her şey acelecilikten. Dün gezip tozup her yere baktığımı ve sekiz avronun altında salata yiyemeyeceğimi, daha düşük fiyatta yalnız yağ içinde sandviçlere boyun eğeceğimi zannedip panik içinde markete koşmak gibi saçma sapan deliliklere kalkışmasaydım. Bir de havaalanından aldığım tütünler var, o işin de biraz suyunu çıkarmışım. Bir paket al değil mi, yok efendim. Bir daha böyle hatalar asla ama asla yapmayacağım, iki güne bolca hata sığdırdığımı düşünüyorum ve nispeten kısa zamanda aklım başıma geldi. Dilerim ilerde bugün aldığım hatta acayip ihtiyaç duyarım.
Tanıştığım yabancıların hepsi çok keyifli insanlar, onlarla zaman geçirmek çok güzeldi. Carolina otuz bir yaşında ve üç kere evlenip boşanmış! Ashley yirmi yedi yaşında, Olga orta yaşlı, Simone otuzlarında olmalı. Hepsi nasıl genç gösteriyorlar anlatamam, hele sınıftaki Nori kırk bir yaşındaymış ve görseniz yirmi ikiden fazla diyemezsiniz. Utanmasam nüfus kağıdını isteyecektim, kırk bir yaşında olması im-kan-sız!
Dersler birde bitiyor, birden dört buçuğa kadar canımız ne isterse onu yapıyoruz; aslında her gün birden sonra canımız ne isterse onu yapabiliriz ama çok güzel aktiviteler sıralanmış. Bugün minik şehir turu ve ardından aperitivo vardı, yarın dört buçukta İtalya’nın tarihi, politik durumu ve pek çok başka şey üzerine bir sunum yapılacak. Çarşamba aynı saatte Piazzale Michelangelo’ya gidilecek, hani geçen sene tek başıma tırmandığım o dağlar tepeler – hatta belki Forte di Belvedere’ye bile gideriz ve Veronica için adalet yerini bulmuşsa göremediğim o manzarayı bile seyredebilirim! Perşembe günü bisiklet turu yapılacak, Cuma ise gündüz aktivitesi yok ama akşam Festival alla Fortezza da Basso di Firenze başlıyor, ona gideceğiz. Haftaya ya da bu cumartesi havuza gidecekmişiz, öbür hafta da plaja! Bir ara Montecatini’ye gitmek istiyoruz, buraya çok yakın zaten, geçen sene geldiğimde orada konaklamıştık. Harika bir kasaba orası, bizim yaşlarımızda ve tarzımızda insanlara epeyce uygun. Böyle çok olgun laflar ediyorum ya, Simone’ye öğleden sonramı Türk kızlarla geçirdiğimi söylediğimde bana “Sence onlar olgun kızlar mı, ne dersin?” gibi bir soru sordu bana çat diye. Simone son derece canlı, enerjik ve epey de yakışıklı bir adam bu arada, öyle eğlenenlere gıpta edip sözleriyle onları aşağı çekmeye çabalayacak bir insan değil yani. “Olgun” sınıfına dahil olmanın keyfi de bambaşkaymış canım! Montecatini’de bir yerde masaj falan yaptırıyormuşsun, artık ne kadara bilmiyorum ama cüzdanımı yakmayacaksa ona da gideriz tabi. Geçen hafta Ashley’in ilk haftası olmasına rağmen Simone, Ashley ve birkaç kişi daha sabah git akşam gel Roma yapmışlar, biletler gidiş dönüş kişi başı 72 avro tutmuş. Benim market alışverişi artı tütün artı hat böyle bir rakam yapıyor zaten, bakınız Roma’ya gider, yer içer dönermişim. Bak hele, bulaşık deterjanı aldım ama bulaşık yıkamamı gerektirecek bir durumda bile değilim. Vah ki ne vah! Konu komşuya ziyafet vereyim bir gün, yiyebildiğiniz kadar salata konseptli bir gece düzenleyeyim ve daveti duyurmak için İtalyan hattımla herkese telefonlar açayım. Yemekten sonra isteyenlere tütün tedarik edeyim, sonra her taraf pislensin ve sabaha kadar bulaşık yıkayayım, ardından da yerleri duvarları cifleyeyim ve aldığım her şey son kuruşuna kadar işime yaramış olsun!
Üzgünüm blog, paragöz gibi görünerek rakamlarla avrolardan bahsettim sürekli, ama içime feci yer etmiş ki sebep sonuç ilişkilendirmelerine yönelerek hepsini boşaltmam gerekti. Bir de gelmeden 3G teknolojisine bulaştık, bak onun da çok bir gereği yokmuş gibi geliyor şimdi ama çağı yakalamak gibi hayırlı bir iş yapmış olduğumu tekrarlayarak avunuyorum. Maşallah ömürlük bir telefon zaten, bence beni rahat bir on yıl götürür. Allahtan çamaşır makinesinde yıkanan iPod çalışıyor da bir asır elektronik alet almayacağım.
Yavaş yavaş temizlenip yatayım iyisi mi. Hava çok, çok nemli ve gün geçtikçe daha beter olacakmış. Burada içeriler Amerika’daki gibi klimadan buz kesmiyor, dolayısıyla hırka ceket taşıma diye bir şey yok neyse ki. Onların hepsi Çek’te lazım olacak tabi. Biraz kaşıntı var, çünkü bolca sinek böcek geziniyor. Raid’siz uyunmazmış halbuki dün gece mışıl mışıl uyudum ama şans dediler. Dün dağ başına mı geldim diyordum, bugün cennette gibiyim, sanki her şey elimin altında. Dilerim bu dört haftayı küçük dairemde tek başıma geçiririm, yaşam alanımı kimseyle paylaşmak istemiyorum. Kursta Daniella sanki birileriyle kalmak istiyormuşum hissine kapılmış gibiydi, yarın söyleyeyim de kimseleri ev arkadaşı etmesin bana. Ederse de etsin canım, sinekler ikimizi paylaşarak ısırırlar hem, daha az kaşınırım!
Buona notte ragazzi! A domani!
11 Temmuz 2010 Pazar – 18:41
Sono arrivata!
Paçalarımı sıvadığım gibi geldim İtalya’ya! Bilgisayarımın şarjı ne kadar dayanırsa o kadar yazacağım, Allah bilir ne zaman süsleyip püsleyip cümle alem okusun diye postalayacağım; çünkü –sıkı dur blog- in-ter-ne-tim yoook! Avrupa deriz, medeniyet deriz, oysa nerede bizim Nero’ların, Starbucks’ların ve hatta her yerin sağladığı internet erişimleri, prizler; nerede Floransa sokaklarında adım başı konuşlanmış kafeler… Daha önce hep gezip tozmaya gelmiştim ya, farkında bile değildim “yaşamak” adına ne var ne yok. Gelmeden önce sürekli Max’a buralarda meyve-sebze alabileceğim yerler olup olmadığını soruyordum örneğin, zira öyle süpermarket zincirleri ya da küçük manavlara falan rastladığımı pek anımsamıyordum.

Sabah üç buçukta uyandık, dört buçuk gibi evden çıktık. Tam ana caddeden inmiştik ki annem pasaportumu alıp almadığımı sordu ve ben dünyanın en lüzumsuz soruya soruyla cevabını vererek “Sen almadın mı?” dedim. Yıllar yılı yolculuk öncesi pasaport ve bilet almasını öğrenemediğimden arabayı aynen geri döndürüp eve gittik, annem yukardan pasaportumu ve belgelerimi alırken ben arabadan yirmi sekiz buçuk kiloluk valizimi indirip yine yanıma almayı unuttuğum çıkış harcı makbuzumu çantama sevk ettim.
Yirmi sekiz nokta beş kilo benim için büyük başarıdır! Amerika’dan dönerken nasıl bir ceza ödediğimi hatırla blog. Bankodaki kız iki kiloya kadar tolere edebiliyoruz dedi, sonra bana beş kiloluk bir ceza yazdı. Yirmi beş avroya paçayı sıyırdım. Annemle babam bunu bir gelişim süreci olarak değerlendiriyorlar olsa gerek, yakında yirmi kiloya inebileceğim konusunda çok ümitliler ve “Ha gayret!” havasında yüreklendirir gibi oldular beni.
Bir de şu açıdan bakalım: ben elli kiloyum ve örneğin önümdeki adam en az yüz kiloydu. Benim ona kıyasla elli kiloluk hakkım olması gerekmez mi? Bizi de tartsınlar!
Yolculuklar konusunda korkunç panik olan annem nedense pasaportumu unutmamla beraber kaybettiğimiz on beş dakikayı hiç önemsemedi ve hatta arabada babamla beni bizzat kendisi sakinleştirdi. Bir anda durumu idrak ettim, kesinlikle ama kesinlikle uçuş saatimi yanlış biliyor olmalıydı. Havaalanına varıp bavulumu yollayana kadar sesimi çıkarmadım, o arada annem tabelalardan benim uçağı gördü ve uçuşumun yarım saat sonra olduğunu sandığını söyledi! Başka türlü olamazdı ki zaten, uçağın altıda kalkacağının biz saat 04:45’te evden ikinci kez çıkarken farkında olsa o sıra havaalanında olamazdık. Babam arabayı sağa çekmiş hatta yolun ortasında bırakmış ve çayırlara çimenlere koşmuş olurdu, annem saçları diken diken, yüzü allı morlu ve ter içinde bir bağırıp çağırıyor, hemen ardından durulup bunun bana müstahak olduğunu tekrarlıyor olurdu.
Babam sırf eşyalarımın bolluğuna ve valiz konusunda cezaya tabi tutulmaya çok meyilli olmama gıcığından beni korkuttu durdu, o küçük el bagajını da tartarlar, uçağa da almazlar dedi hep. Bankodaki kızın valizden beş kiloyu el bagajıma aktarmam önerisini bundan reddettim, oysa kimse hiçbir şey tartmadı. Duty Free’deki adam beni korkuttu, bizden altı karton sigara alırsınız ama İtalya’ya iki tanesini sokabilirsiniz, torbanızı açarlarsa el koyarlar dedi. Bunun üzerine üç karton aldım, hızımı alamayıp bir de Doruk’un içtiğimde sigara budur dediğim Golden Virginia tütünlerinden aldım üstüne ve kimse kaç karton sigaram olduğunu sormadı.
Roma’da boyum kadar valizim, kitaplarımla dolu el bagajım, bilgisayarım, kameram ve çantamla tren istasyonuna giden trene bindim. Nasıl binebildiğime kendim de pek şaşırdım. (Burada hemen not edeyim ki yine benim valiz olaylarıma çok gıcık olan babacığım kameramı götürmemin pek gereksiz olduğunu da söylemeden edememişti. İki aylığına Avrupa’ya giderken götürmeyeceksem bu kamerayı ne diye aldım ki?) Termini’de yine şaşılacak hareketlerle valizleri indirip tren aramaya koştum. Çat pat İtalyancamla internette görünen ama tabelalarda emsali görülmeyen Floransa trenini aramaya başladım, sonunda kendime kioskların birinden seçeneklerdeki en ucuz bileti aldım.
Bu ucuz bilet ne diye ucuzdu onu pek anlayamadım, ancak şöyle de bir şeyler yazıyordu önünde: Bu biletle -bir şey bir şey- 32 kilo CO2 -bıdı bıdı-. Uçağa alınabilecek valizin maksimum ağırlığı şimdi de trende mi beni buldu diye fenalaştım. Bu esnada görevli kadına bilette yazmayan peronumu soruyorum, daha belli değil diyor ve trenimin kalkmasına yirmi dakika gibi bir süre var. Kaçta belli olur diyorum, beş dakika sonra diyor. Böyle bir acayip durumlar. Etrafıma bakınsam benim gibi valizleri olan insanları görüp rahatlayacağım, ama kan ter içinde insan idrak edemiyor işte, gözümün önünden o 32 kilo ibaresi gitmiyor. Neden sonra bileti ters çevirip gördüm ki trenle seyahatte otuz iki kilo karbon dioksit salınımı oluyormuş, arabayla daha fazla, uçakla 115. Çok çevreci olduğumuzu belirtiyorlarmış bilette. Trenin kalkmasına çeyrek saat kala valizimi apar topar içeri tıktım ama yanlış vagona tıkmışım ve valizim, ah benim irikıyım valizim, koridorlardan da geçmedi. Sağ olsun hayırsever bir vatandaş benim valizi indirip doğru vagona kadar sürükledi, sonra vagonun en başındaki koltuğa oturdum zira valiz daha öteye gitmiyordu ve karşımda oturan adam içinde kadavra mı var diye sordu. Bir de bunların garip bir onay prosedürü var, bileti aldıktan sonra ayrı bir makineye okutup damgalatmazsan ceza yazılıyor, başka ve dil bilmez bir vatandaş sayesinde onu da sorunsuzca halletmiştim neyse.
Trende biraz uyudum, sonra istasyon önünden taksiye atlayıp 3-5 dakikalık bir yolculukla kalacağım yere vardım. Floransa’yı geçen sene iki saatte baştan başa kat ettiğim günün tanıklık ettiği üzere burası zaten küçücük ve her yer her yere yakın. Apartmandan çıkıp sola birkaç adım attım mı Piazza della Signoria’dayım, sağa birkaç adım atarsam Piazza Santa Croce, oradan iki üç adım daha attım mı Ponte Vecchio’da. Ev sahibim Paolo karşıladı beni, yaşlıca olmasına rağmen gıkını çıkarmadan iki kat dimdik merdiveni valizimi yüklenip çıktı. Odam bildiğin pansiyon odası, bir oda bir salon şeklinde ama salon değil orası; mutfak, ufak bir yemek bir de çalışma masası, televizyon ve bir de tek kişilik yatak var. İlerde o yatağa bir talip çıkabilirmiş, şimdilik yalnızım ve ilk gelen ben olduğum için yatak odasını kaptım. Yatak odası dediğim de yerde tahtalar üstüne atılmış çift kişilik bir şilte ve dolaptan ibaret. (Daha fotoğraflamadığım için uzun uzun betimlemeye kalkışacaktım ama postu yollarken fotoğrafları da koyacağımı fark ettim.) Salondan yukarıya bir merdiven var, tavan arası gibi, insanın anca ekseni etrafında bir tur atabileceği büyüklükte bir yer. Orada gizli bir kapıdan çamaşır makinesine varılıyor, çamaşır makinesi dediğim de üstten açmalı, hiç görmediğim türden. İçine bir şey atsam kesin Chicco ürünlerine döner. Mutfak dolapları çok sevimli geldi bana, hele mutfak eşyaları çok cezp edici. O iki kulplu bıçak tıkır tıkır soğan doğradı sanki, uzun şişeden şaraplar boşandı ve kahve takımlarında sohbetler edildi.
Bana verdikleri havluların renkleri feci solmuş, ama temiz kokuyorlar. Ben de fazla takmaya niyetli değilim. Ne yapalım, böyleyse böyle. İş bir yerlerden internet bulmakta. Yarın artık Tim olur Vodafone olur bir yerlerden hat alıp bir de Vınn mı ADSL mi internete erişebileceğim bir şey bulmaya çalışacağım. Avrupa’dayım ve sanki dağ başındayım.
Her şey tabii ki korkunç pahalı. Çok susamıştım ve bir suya 1.50€ verdim, ama ilk yemeğimi o şehrin altını üstüne getirdiğim gün yediğim yerden aldım: Ponte Vecchio’nun yanındaki minik sandviççilerden birinde, otlu peynirli sandviç, 2.50€. Şişmanlatıcı her şey ucuz, salataların fiyatları ise 8.00€’dan başlıyor! Arayıp tarayıp birkaç “Mini Süpermarket” buldum. Bakalım neler almışım: domates, salatalık, marul, biber, kola, su, Mukki marka süt, peynir, tuvalet kağıdı, kağıt havlu, bulaşık süngeri, bulaşık deterjanı, cif, en ucuzundan minik balzamik sirke, çöp torbası.

İşte ben böyle bir insanım, saat sekize on kala kapanan kafeden ayrılırken göğsüme havaalanından almış olduğum Türk gazetesini bastırıp hüzünleniyorum burada. Bugün tek başıma olmanın, zamanında önce ailemle ve ardından arkadaşlarımla yalnız gezip eğlenmeye geldiğim bir yerde şimdi kendimi idame ettirmenin telaşını yaşıyor olmamın etkisi bu. Ailemle Ankara’da, evimizde, topu topu altı güncük geçirebilmiş olmak ve ardından bambaşka bir ülkeye konuvermek burnumu nasıl sızlatıyor! Önceleri seçimler yoktu ki, annemin hep önlerinden yürümemi ve asla geride kalmamamı tekrarladığı zamanlar vardı, beni kaçırmasınlar diye. Biri sağımda, biri solumdayken öte memleketler bizimkiyle kıyas kabul etmezdi. Olmayanlar yoktu, olduruluyordu her şey. Babam bir yerlerden ne istesek bulup buluşturuyordu, ikisi birden tüm kötüleri saklayıp baktığım her zerreyi büyüleyici kılıyorlardı. Bu duyguları ilk defa geçen yaz Amerika’da hissetmiştim, aynılarını şimdi burada yaşıyorum, üstelik şimdi koşullar daha da zorlayıcı ve bir yandan, sırf böyle olduğu için, daha da güzel!
Yalnız olmak ne güzel! Ah, ailemle olmak da ne güzel! Sadece birkaç dakika arayla ikisini birden istiyor olmama ve bu çözümsüz özlemlerin getirdiği anlık hüzünlere, ufacık tatminsizliklere şaşıyorum sadece – ve bunlardan da keyif alıyorum aslında.
Son bir buçuk saatimi elimdeki gazeteden Türk olduğumu anlayan bir aileyle Piazza della Signoria’da sohbet ederek geçirdim. Levent on altı yaşındaydı, benim de o yaşlarda hissettiğim gibi eğlenmek, eğlenmek istiyordu, dövme yaptırmak istiyordu. Annesi Mine Hanım’la konuşurken onlarla karşılaşmadan az önce içimde beliren uçsuz bucaksız aile özleminden bahsettim; gözlerim dolmasın diye uğraşadurayım Mine Hanım ağlamaya başladı. Levent ortamızda, ne yapacağını şaşırmış, iki eliyle ikimizi tutup “Aa, yapmayın siz de !” dedi gülerek. Hayat böyle ne güzel! Bu gece burada yalnızım, biraz yorgunum ve kaç saat uyuyacağım umurumda bile değil. Gündüz bu meydana ilk gelişimde ne kadar garip, dedim kendi kendime, üç beş saat önce Ankara’daydım ve şimdi Floransa’dayım! Yüreğime üzerinden geçe geçe kazıdığım, üzüldüğümde moral bulup sevindiğimde mutluluğumu katladığım fotoğrafların ve anıların içine düştüm. Bu sefer tek başımayım, sağdan gelen gitar sesiyle meydanın ortasında oturmuş akşamın en sevdiğim saatlerinin tadını çıkarıyor ve bir yandan da ailemi, kendimi düşünüyorum. İnsanlar yemekler yiyorlar, otlu peynirli kocaman sandviçim beni tok tuttu. Yıllar önce ben de ailemle buralarda bir yerde yemek yiyordum, şimdi ise şortum ve tişörtümle oturmuş yazılar yazıyorum. İkisini de ayrı ayrı öyle çok seviyorum ki böyle yenileri her tattığımda hayatın ne kadar güzel olduğunu görebilmenin sevinci içime sığmıyor!
Yarın sabah 9’da kursa gideceğim, evden en fazla beş-altı dakikalık yürüme mesafesi. Nemden yapış yapış, yolculuktan pek pis oldum ama banyomu sabah yapmayı düşünüyorum, zira banyo penceresi maşallah başka pencereleri baya bir görüyor ve buzlu muzlu da değil. Işığı yaktım mı vitrin gibi olurum. Aman ondan da değil belki, ne bileyim yorgunum işte. İtalyan kanalları falan seyreder kitabıma gömülürüm. Milan Kundera’dan “Ölümsüzlük”ü okuyorum şimdi, “Gülüşün ve Unutuşun Kitabı”na bunun kadar bayılmamıştım. Tanrı’m kitaplarımı nasıl seviyorum! Şu Milan Kundera’nın bana hissettikleri o kadar güzel, öyle harika ki; iyi ki, iyi ki var bu adam, iyi ki yazmış.
Buraya gelmeden kitaplar aldım kendime. Hala okunmayı bekleyenlerin yanına iki aylık maceram için yenilerini ekledim. Kaç kilo olursa olsun onlardan asla fedakarlık edemezdim. Bakınırken Agatha Christie’nin romanlarına göz gezdirdim, seksenlerime kadar elimi sürmeyeceğim “Ve Perde İndi” haricinde okumadığım bir Hercule Poirot romanı bulunduğuna dair içimdeki o küçücük umudu canlandırdım yine ve bu sefer haklı çıktım! Koşa koşa anneme gösterdim Cafemiz’de buluştuğumuzda. Çaylarımızı içip bizim kurabiyelerden yerken Agatha Christie’nin zor zamanlarımızda hep yanı başımızda bizi nasıl başka yerlere götürdüğünü konuştuk, teşekkürler taşırdık ona.
Yarın ateş pahası olmayan, sorunsuz erişilebilirliğe sahip bir internet ve ucuzca bir telefon hattı bulsam hiçbir derdim kalmayacak. İnterneti olan başka bir yerde kalır mıyım diye bavullarımı boşaltmadım henüz, oysa ev alışverişimi de yaptım. Böyle zamanlarda hop oturup hop kalkıyorum, alıştığım konfordan uzaklaşınca hemen hafifçe şımarıklaşıp o konforu sağlamaya uğraşıyorum. İnternet ne kadar elzem bir şeydir? Olmadığı yerden çıkını toplayıp ayrılmaya bakmak ve acilen internetli bir yere konuşlanmak mı gerekir yoksa bu farklı deneyimi yaşayıp internet erişimini kısıtlayarak yeni bir tecrübe edinmek mi? Göreceğiz bakalım.
Saat 22:11. Dünya kupası maçı gösteriliyor karşı tarafta, insanlar bağırıp çağırıyorlar. Azıcık sokaklarda yürüyeyim diyorum; bir ara üç gün üç gece süren mezuniyet kutlamalarımızı, mastera kayıt yaptırma maceramı ve ailemle buluşup Ankara’da geçirdiğimiz zamanları anlatacağım, ama şimdilik sırayı tatilimin başlangıcına verdim. Bilgisayarın şarjı da suyunu çekti, şimdi Toscana’da dolaşma zamanı!
Ciao tutti!