18 Temmuz 2010 Pazar

Il riso, mi piace.


Yine Moyo'dayım, bu akşam burada aperitivo yaptım ve kahretsin ikinci tabakta durmadım üçüncü tabağımı da aldım. Ne yapayım, karidesli risotto vardı! Hem alt tarafı birkaç kaşık makarna canım. Evet, bir tanesi mayonezliydi ama ondan çok almadım ve bir sürü çeşidi de es geçtim. Ton balıklı nohuta kim hayır diyebilir? Peki buralarda sürekli yapılan, kiş şeklindeki sebzeli omlet dilimlerine? Baklava kadar pizzacıklarla aynı boyutta mantarlı mozzarellalı dürümler ile bulgurlu portakallı tavukları takdirinize bırakıyorum. Görüldüğü üzere o kadar da çok yememiş miyim? Bilmiyorum ki! Güzel doydum ama. Kendime biraz sinir oluyorum tabi, hani iki tabak yiyecektin de üçüncüyü aldın diye; ama iki gündür deli gibi spor yapıyor ve yürüyorum, o nedenle üç günde bir hafifçe abartmanın bir sakıncası olmamalı. Koca senede yalnız bir ay aperitivo yemeyecek miyim? Eh, kafayı fazla takmanın alemi yok o halde.




Aklanma amaçlı ufak kilo seansım sona erdiğine göre günlerimi nasıl geçirdiğimi anlatmaya devam edebilirim. Cuma akşamı festivale gittik gitmesine, ama pek bir şey bulamadık. İlk girişte dünya mutfağından restoranlar koymuşlar; Brezilya, Arjantin, Arap, Fas, İtalyan mutfakları. Brezilya ve Arjantin restoranlarında boyum kadar yağlı etler dumanı tüte tüte pişiyordu, bir lokma bile yiyemeyeceğim türden etlere benziyorlardı. Biz geleneksel Toskana mutfağını tercih ettik, ben azıcık salata üzerine azıcık balık aldım. Sonra etrafı dolandık, incik boncuk satan bir sürü stand haricinde kalan her yerde bira, içki ve sandviçler satılıyordu, bir yerlerde konser alanı ve dans pisti falan olmalıydı ama o gece açık değildi herhalde, sonra 20:00-23:00 arası fitness yapmak için koca ve -bilmiyorum şimdilik mi yoksa hep mi- boş bir platform vardı.




Benim ilgimi en fazla çeken yer kütüphane oldu ki bu da çılgın gençlikten tamamen koptuğumun sıkı bir belgesidir. Kütüphaneye girer girmez kendimi daha iyi ve güvende hissettim. O kadar yorgundum ki yatağıma yatıp uyumanın hayaliyle yaşadığımdan her şey gözümde daha bir ucubeleşiyordu, oysa kütüphanede beni bir sakinlik ve mutluluk aldı, sanki pijamalarımı giymiş ve kitaptan bulutlara düşmüşüm gibi.



Dönüş yolunda belki ilk defa Nori'yle sohbet ettik. Japonlar öylesine kapalı, öylesine utangaçlar ki aklım almıyor; yani böylesi bir utangaçlıkla hiç karşılamamış olduğumdan adını bile koyamıyorum. Üzülüyorum ya da acıyorum diyemiyorum, ama hakikaten garip bir şey bu. Hata yapma korkusuyla İngilizce konuşmuyorlar, birileri dalga geçer diye müthiş çekiniyorlar. Chizu gençliğinin etkisiyle olacak, daha bir rahat; inanılmaz bir beden dili, insana hayat aşılayan ve sürekli mimikleri var. Nori ise derste bile konuşacağı zaman feci heyecanlanıyor, sesi çıkmıyor, kızarıp bozarıyor, utangaç utangaç gülümsüyor ve hata yaptığı anda ellerini yüzüne gözüne götürüp saklanmaya çalışıyor! Halbuki ikisi de güldüler mi öyle içten gülüyorlar, öyle temiz hissettiriyorlar ki, az da olsa onlarla konuşmak bana çok iyi geliyor.

Nori ülkesinde aşçıymış! Japon yemekleri yapıyormuş; suşilerden pilavlara her şeyi beceriyormuş! Ben yağsız tuzsuz Japon lapasını çok severim (evet, tuhafım ben, şimdiye dek anlamış olmalıydınız), nasıl yapıldığını anlatmasını istedim ve bizim pilavdan pek de farklı yapılmadığını öğrendim, yalnız pirincin cinsi değişik ve bu nedenle otuz dakika kadar pişiyormuş. Bir akşam Maria, Silvia, Chizu ve bana Japon yemekleri yapmasını istedim, o heyecanlı gülüşü ve kocaman açtığı gözleriyle kabul etti. Bu "kız" kırk yaşında o-la-maz! Hafta sonları otobüsle civar kentlere gidiyormuş, gezip tozuyor ve yemekler yiyormuş. Otobüsle gittiği için yol masrafı çok olmuyormuş. İtalyanca derslerinin yanı sıra İtalyan mutfağı üzerine dersler de alıyormuş (okulda öyle dersler de var), ülkesinde bir İtalyan restoranı açmak istiyormuş. Yalnız gidiyormuş hafta sonu gezilerine, ben de bir pazar başımı alıp Lucca'ya gitmek istiyorum.

Cumartesi sabahı zar zor uyandıktan sonra çıkıp koştum. Evden çıkıp Arno'nun benim tarafından koşuyorum, ilerde bir köprüden dönüp öbür tarafı koşarak kat ettikten sonra mimlediğim başka bir köprüden geri dönüyor ve yürüyorum. Dönüşte nefesimi toparlayana kadar Arno kıyısından devam edip aklım başıma gelince arka sokaklara dalıyorum, böylece durağan nehir yerine çarşı pazarları, dükkanları, günaydınlaşan insanları, çiçekli ve panjurlu pencereleri görüyorum, yaşıyorum. Koşarken olmuyor ama, koşarken her şey dümdüz ve sakin olmalı.

Öğlen Carolina, İsrail'den Jonathan ve Jonathan'ın kız arkadaşı İtalyan Fabiana ile buluştuk. Of, bu yazı çok uzayacak çünkü düşündükçe her şey aklıma geliyor. Jonathan'ın buradaki hocasının adı Lorenzo ve ilk tanıştığımızda birinin ağzından bu isim kaçıverdi, dolayısıyla Jonathan'a sürekli Lorenzo demekten kendimi alamıyorum, aklıma öyle kazındı bir kere. Jonathan çocukluktan beri filmleri seviyormuş, sonra lisede kafasına yönetmen olup Hollywood'a gitmeyi koymuş. Dawson's Creek'i izledin mi, diye sordum; o da evet, ama benim hikayem daha bir kaliteli ve içinde daha az kız olan bir versiyon, diye yanıtladı beni. Bakmış Hollywood yönetmeni olmak için çok çalışmak ve hırslı olmak gerekiyor, oysa kendisine bir tembellik ve rahatlık hakim, film öğretmeni olmaya karar vermiş ve şimdi bir lisede film dersleri veriyormuş. Aynı zamanda filmler de çekiyormuş, birçok başarısız denemenin ardından bir filmini sanıyorum Amsterdam'da bir festivale kabul ettirmiş, sonunda IMDB'de listelenmiş ve okul sayesinde Hollywood'a gitmiş! Çocukluk hayallerini bir kenara koymuş, ama yaptığı işi çok sevdiğini görmüş ve kader işte, bu sefer çocukluk hayalleri onun peşinden gelmiş! İşte hayat böyle bir şey; çok hayalci olup bir yerlere saplanmak yerine biraz akışına bırakarak işini iyi yapmak ve iyi yaptıkça sevmek, sevdikçe daha iyi yapmak, kendine ve başkalarına faydalı olduğunu gördükçe mutlu olmak, sevdiklerini ve sevildiğini duyumsamak. Sevmiyorum hayal kurmayı, en azından çok uzun vadeli hayaller kurmayı hiç istemiyorum. Elimin uzanamadığı zamanlar ve yerler hakkında düşündükçe hepsini bir anda elde edesim geliyor, bunun imkansızlığı önüme çıktığı anda panik içinde yapacaklarımı sıraya koymaya çalışıyorum ve gitgide daha da heyecanlanıyor, ardından aynı yerde olduğumu görüp buruluyorum. Küçük, minik hayaller kuruyorum onun yerine, buraya gelmeyi hayal ettiğim gibi; oysa işim gücüm, hayattaki amacım, on yıl sonraki evim ve yüzüm üzerine hiçbir şey düşünmek istemiyorum, hayat yolunu buluyor.



Mercato Centrale'nin yakınında çok ünlü bir trattoria'da yemek yiyecektik, trattoria taverna anlamına da geliyormuş. Adından anlaşılacağı üzere geleneksel Toscana yemekleri pişiyor orada. Bir gece için Fabiana'nın evinde konaklayacak olan iki gezgin Fransız kız bize katıldılar, Ashley günlerdir yaptırabilmek için dört döndüğü pediküründen çıkıp geldi. Trattoria'da bekleme sırası olduğu için Mercato Centrale'de biraz gezindik, of Tanrı'm ne kadar güzel bir yer burası! Bir kasaplar var ki kasap değil kafe, otur önünde çayını kahveni iç, gazeteni oku! Her şey geçen senekinin aynı, çektiğim fotoğraflarla karşılaştırdım da bana aşina gelen pek çok şey fark ettim. Birçok kafe ve dükkanda da aynı şeyi gördüm, ne güzel ki burada bazı şeyler değişmeden kalıyor ve insanın tanıdıkları kaybolmuyor!




Sıramız geldiğinde tıklım tıkış tavernaya girdik; ravioliler, pirinçli çorbalar, kıymalı makarnalar ve parmesanlı kuru fasulyeli salatalar yendi - ama Ashley'nin tavsiyesi üzerine ben "Ribollita" yedim ki her şeye bedeldi! Beyaz lahana, kuru fasulye ve ekmekten yapılan, yulaf ezmesi kıvamında bir yemek, ama öyle lezizdi ki anlatamam; zaten lahananın da bakliyatın her türlüsüne de bayılırım! İtalyanlar da bakliyatı seviyorlar sanırım, hele bizim kuru fasulye yaptığımız beyaz fasulyeyle neredeyse her yerde karşılaşıyorum.


Piazza del Duomo


Yemeğim içeriği ve yanında tükettiğim bolca ekmekle salata ya da yeni ve minik midem sayesinde beni inanılmaz doyurdu, hepimiz tok ve mutlu halde Fransızların kitaplarında bulunduğundan denemeyi çok istedikleri organik dondurmacı Grom'a gittik. Yoğurtlu dondurmayı denedim önce, şekerli yoğurt gibi, güzel; ama canım çok çok tatlı bir şeyler istiyordu ve Torroncino aromalı aldım ki bu yumurta beyazı, şeker, fındık fıstık ve vanilyadan yapılan bir tatlıymış aslında, zaten müthiş tadından belliydi.




Fransız kızlar bizden ayrıldılar, Lara geldi ve Jonathan'la Fabiana'nın anlatıp bizi heyecanlandırdıkları "Geocaching"i oynamaya başladık. Telefondan geocaching.com'a bağlanıp ülkeni ve konumunu seçiyorsun, sana ufak bir macera tanımı ile varılacak bir yer veriyorlar, GPS kullanarak gitmen gereken yeri buluyor ve minik bir kutuyu aramaya koyuluyorsun. Doğru yerde olduğumuz halde kutuyu bulmak için bakmadığımız delik kalmadı, sonunda daha önce denediğimiz ama bana çok saçma gelen bir yerden çıktı. Park demirlerinin zorlayınca açılan kapaklarından bir iki tanesini açmış ve içlerinde yalnız çer çöp ile çürümüş bir şeftali çekirdeğine rastlamıştık, oysa Fabiana kapakları tek tek tekrar açmaya koyuldu ve sonunda "Buldum!" diye haykırıp zıplamaya başladı! Ben tabi böyle daha mistik, daha roman gibi bir şeyler bekliyordum ama bu da epey eğlenceliydi. Minik yeşil silindir kutudan çıkan kağıda adlarımızı ve geldiğimiz ülkeleri yazıp tarih attıktan sonra diğer oyuncular için her şeyi bulduğumuz gibi bıraktık. Jonathan Türkiye'de de var dedi, şimdi siteye üye olmakla falan uğraşamadım ama siz bir bakın.

Bilgisayarımın şarjı bitiyor diye içeri girdim ve büfeye gelen meyveyi görüp dayanamayıp minik, ama çok minik bir tabak meyve salatası ile havuç ve kereviz dilimleri aldım. Evet, burada kereviz dilimleri ya da tadı kerevize çok benzeyen başka bir şey dilimleri oluyor aperitivolarda, mest oluyorum.



Oyundan sonra dağıldık, ben de Boboli Bahçeleri'ni gezmeye karar verdim. Beş buçuğa doğru bahçelere vardım, paramı ödeyip içeri girdim ve gezmeye koyuldum. Bitkileri dondan korumak için yapılan "limonluk"un önüne geldiğimde adı limonluk olduğu için hemen içerdeki limonların fotoğrafını çektim.





Gül Bahçesi'nden geçip Porselen Müzesi'ne çıktım, porselenden hiç hoşlanmadığım halde müzedeki pek çok şey çok sevimli geldi bana. Şu çaydanlıklar mesela, ellerini bellerine koymuş dedikodu yapar ve birbirlerine caka satar gibi değiller mi? Müzeden çıkarken geçen seneden beri nereden edindiysem edindiğim bir inancın tamamen gerçek dışı olduğunu ve dolayısıyla bugün hakiki bir akılsızlık etmiş bulunduğumu fark ettim. Palazzo Pitti ile Boboli Bahçeleri, benim Floransa gezi kitabımda ayrı sayfalarda anlatıldığından ve ikisinin de girişi paralı olarak belirtildiğinden, hiç sorup soruşturmadan ve tamamen kendi kendime "akıl" yürüterek, bunların girişlerinin farklı olduklarını sanmıştım, oysa Porselen Müzesi'ne girebilince gördüm ki aynı biletle ikisini de gezip görmek mümkün ve saat altı buçuk olmuştu, dolayısıyla Palazzo Pitti'yi, Kostümler Müzesi'ni ve içerdeki daha pek çok galeriyi gezebilmek için başka bir gün tekrar gelip aynı giriş ücretini bir kez daha ödemem gerekeceğini anladım!


Porselen Müzesi ve gül bahçeleri


Yaşadığım çöküntünün etkisiyle Neptün Çeşmesi'ni, amfitiyatroyu ve La Grotta Grande'yi gezerken moralimi yüksek tutmak için ekstra çaba sarf etmeye çalıştım. Bahçeleri gezmem bittiğinde Palazzo Pitti'den içeriye kafamı uzatıp birkaç merdiven teptim, ama müzelerin hepsi kapanmıştı. Olsun, kapı gibi biletim vardı benim ve Palazzo Pitti'ye ayak bastım işte. Başka bir gün gidip galerileri gezerim rahat rahat, sonra da bahçeye çıkar, yetişecek bir yerlerimin olmayışının huzuruyla kitap mitap okurum. Bu arada, Veronica (ve bir de Luca varmış) için adalet hala sağlanamamış. Forte di Belvedere zaten Boboli Bahçeleri'nin tepesinde ve dahilindeymiş. Hala restore edilip güvenli hale getirilmeye çalışılıyor ve çıkış yasak.


La Grotta Grande


Karnım hala çok tok olduğundan akşam yemeğini kesinlikle es geçmeye karar verdim. Carolina'yla buluşacaktık sekiz gibi, ama çok yorgun olduğunu haber vermesi isabet oldu, zira benim de canım biraz yalnız kalmak ve dinlenmek istiyordu. Ponte Vecchio'ya gittim, güneşin batışını izlemek istiyordum, daha doğrusu güneşin batıp da ışıkların yandığı saatimde orada olmak istiyordum, ama anca dokuza denk geliyor bu manzara ve saat yalnız 19:45'ti, bulutlar güneşin kızıllığını bile engelliyordu az biraz. Işık istediğim gibi olmasa da (çok profesyonel bir cümle oldu, ha?) birkaç fotoğraf çektim. Bu fotoğrafları çekerken hep yaşanmışlıklar ilgimi çekiyor benim; binaların, pencerelerin fotoğraflarını çekmeyi çok seviyorum. Bütün o minik minik pencerelerin ardında aileler, işler, çocuklar, sıkıntılar, mutluluklar var; birileri her sabah kalkıp bütün hislerini o camlardan dışarı yaymaya başlıyor; uyandıktan hemen sonra, yemek yaparken ya da telefonla konuşurken benim fotoğraf çektiğim yere bakıyor. Benim hevesle fotoğrafladığım yerler onların ve ben onların milyonlarca misafirinden biriyim. Benim için tatil olan, yüzümü güldüren görüntüler onların "asıl" hayatlarının bir parçası, yoldaşları.




Yanımda fotoğrafımı çekecek kimsem olmadığından, köprüye oturup ayaklarımı uzatarak dinlendiğim sırada bir "oradaydım" fotoğrafı çektim, işte ayaklarım. Kafamın ve üst bedenimin de göründüğü fotoğrafı sonradan çekik gözlü bir turiste çektirdim.




Dönerken Piazza della Repubblica'dan geçtim, Mercato Nuovo'daki standlar kutulanmış, götürülmek üzere hazırlanmıştı. İngilizce dergi bulmak için biraz dolandım, ama büfeler kapanmıştı. Piazza della Repubblica'da minik bir kitap çadırı var bu sıra, içinde renkli sandalye ve küçük masalar da bulunuyor. Piazza della Signoria'ya gittim ardından, Ponte Vecchio'dan evime giden en kısa rotalardan biri bu, yani ekstra bir çaba sarf etmeden geçiyorum iki meydandan da. Yirmi dört saat açık eczaneden elzem bir iki ihtiyacımın yanı sıra bir kutu multivitamin aldım, malum burada günde otuz kilo sebzeyle yirmi kilo meyve tüketmediğim için vitaminsiz kaldım. Uydurmuyorum, geçen gün yanağımın içi yara oldu mesela, vitaminsizlikten olur hep öyle şeyler. Ezcane torbam da çok afiliydi.




Gün içerisinde böyle güzel şeylerin fotoğrafını çektim. Alabildiğine uzanan çayırları sevmem ben, ortasında yapı görmek isterim. Alışılmış tarihi zenginlikler ve büyük görüntülerden ziyade kafe girişleri, dekorlar, vitrinler, kapılar ve pencereler dikkatimi çekiyor, ben de her seferinde ilk kez karşılaşıyormuşçasına yeniden fotoğraf çekiyorum.




Eve dönüp eşyalarımı bıraktım, sonra yarım saatliğine tekrar Piazza della Signoria'ya döndüm ve oturup kitabımı okumaya koyuldum. "Oradaydım" fotoğraflarımdan bir iki tane daha çekip bir İspanyol'dan fotoğrafımı çekmesini rica ettim, hiç beklenmeyecek güzellikte bir fotoğraf çıktı ortaya. Beyaz poşet İspanyol kadına ait, onun varlığı da yanımda kalsın.

16 Temmuz 2010 Cuma

Qui fa caldissimo!


Oh, Moyo'ya geldim! Aslında buraya değil Amore Mio'ya da oturabilirim sanırım, galiba oradan da internet çekiyor. Amore Mio hemen karşımda bir kafe, Simone'nin çok iyi geçindiği sahipleri var ve oradan sandviç, dilim pizza, salata veya herhangi yiyecek bir şey aldığımızda içeceği bedavaya getirme şansımız olduğundan derslerden sonra okulun çoğu öğrencisi oradan yiyor. Minicik bir yer, bir vitrin barı var ve dışarda oturulabilecek üç dört (üç mü dört mü bakayım dedim ama kafam uzanamadı) bar masası. Gündüzleri dışardan yemeyi pek tercih etmiyorum, ama dün öyle sıcaktı ve Piazzale Michelangelo gezintisinden sonra öyle acıktım ki küçük bir sandviç yaptırdım kendime. Normal sandviçlerin yarısı boyutunda ekmek (ki sanırım bu ekmeğin bir tarafları zeytinyağlı), içine bir dilim patlıcan (sanırım kızarmıştı!), domates, yeşillik ve peynir koydurdum, benden bir avro aldılar! O yarımın da yarısını yedim ilk, akşam tıkanmayayım diye fazla doymak istemedim. Kalan yarısını da bu sabah sütümün yanında ısırdım, zira bir iki lokmaydı.

Minik kameramı şarj olsun diye evde bıraktım, ama buraya gelince Moyo'nun da bir iki fotoğrafını çekip koyayım dedim. Telefonla çektiğim fotoğraflar çok kaliteli, ama bana verilen şifreyle telefondan internete giremediğim için bilgisayara yollayamadım. Bluetooth ile yollanır sanmıştım, o da olmadı. Son on beş dakikamı ter içinde birkaç fotoğraf atmaya çalışarak geçirdim. Neyse, Moyo'yu daha sonra bir ara gösteririm artık. Buranın erkek çalışanlarından biri kafayı bana takmış durumda, sanırım eli yüzü düzgün kız gördü mü atlıyor zaten, bana özel bir şey değil. Pazar günü "private party" varmış efendim, bir arkadaşının evinde, havuz başında, öğlen başlayacak ve gece de devam edecekmiş, DJ olacakmış, içki, dans falan filan. O kadar kolay lokmayız, evet. Bekliyorum, bu da çoğu erkek gibi bir sorup iki sorup üçüncüsünde vazgeçecek ve bana gıcık davranmaya başlayacak, bakalım o zaman neler yapacağız.

Çarşamba günü bisiklete binelim dedik, ama bir düğün için yüz bisiklet kiralanmış olduğundan bize on bisiklet kalmıştı ve on üç kişiydik. Simone bu duruma çok üzüldü ve bir yolunu bulup hepimizi alabilmek için uğraştı, bir bisiklete iki kişi binip istasyonun orda başka bir bisikletçiden üç bisiklet daha alarak dönmemizi önerdi, o zaman da çok vakit kaybedecektik. Lara, Ashley ve ben fedakarlık yapıp Simone'den bizimle başka bir gün bisiklete bineceğine dair söz aldıktan ve Simone'nin -Darius haricinde- kalanlarla takılmaktan pek hoşlanmadığını, en çok bizim gelmemizi istediğini ve bu nedenle çok üzüldüğünü belirten sevimli ve çaresiz patlayışını ardımızda bıraktıktan sonra akşamüstünü civarda yürüyerek geçirmek üzere gruptan ayrıldık. Carolina sıcaktan bisiklete binmek istememişti, Henrichetta ise bisiklete binmeyi pek sevmiyormuş. Lara, Ashley ve ben epey taban teptik, daha çok kişi olduğumuz zaman salyangozlardan hızlı gitmiyoruz, neyse bu biraz daha hızlıydı çok şükür, yine de kimse benim gibi şöyle gaza basıp ilerlemiyor! Çoğu zaman deli oluyorum bu işe, Simone yavaş yürüyor örneğin, hele bir şeyler anlatıyorsa iyice yavaşlıyor. Lara hızlı yürüyordu güya, ama o da epey fos çıktı. En yavaş yürüyen Özgen'miş, ev arkadaşı Sarper'den duyduğuma göre yürümez, dururmuş. Geçen gece iki adım attık da "Oturmak istiyorum!" diye haykırdı. Yürüyüşten dönerken Özgen'le karşılaştık, bisiklet turları bitmiş ve öyle güzelmiş ki Özgen kalan zamanında giderken satmak üzere bir bisiklet almak istiyormuş; çok sportif bir hareket olduğunu düşünmüştüm fakat sonradan yürümeye alternatif bir çözüm olduğu hissine kapıldım.

Amerikalılarla ilgili geçen yıl yaptığım ve sonra unuttuğum, şimdi hatırladığım bir gözlemim: sürekli konuşuyorlar. Lara ve Ashley yürüyüş sırasında gördükleri her şeye anlamlı anlamsız yorumlar yaptılar, bir süre sonra yorucu olmaya başlıyor bu durum, zira insan öylesine yürürken pek de mantıklı konuşmuyor; yani konuşulanlar herhangi bir konu üzerine değil, eğlenceli ya da öğretici anılar da değil. Ses efektleri ve bol olduğu oranda lüzumsuz espri, hatta tam anlamıyla "geyik muhabbeti" denen şey bu. Bu terimi de ilk defa kullandım herhalde, hayatımda hiç yer almadığı için olsa gerek! Kısmet bugüneymiş.

Yürüyüşten sonra Özgen'le karşılaştığım iyi oldu, Ashley ders çalışacaktı ve Lara Amerika'dan bir arkadaşıyla yemeğe gidecekti. Özgen, ben, Sarper, kız arkadaşı Emine, İspanyol Olga ve Carolina ile "Kitsch" diye bir restorana aperitivoya gittik. Önce Özgen'in evine uğradık, daha doğrusu Özgen, Emine, Carolina, Lara, Nori ve iki kişinin daha evi orası. Son derece büyük ve değişik, biraz karmaşık bir mimariye sahip, çok çok eski bir bina. Girişinde heykeller, içinde arka tarafta ufak bir avlu ve kocaman ağaçlar var. Kitsch'in aperitivosu inanılmaz iştah açıcı görünüyordu, zira o kadar çok çeşit vardı ki! İçerisi de dışarısı da tıklım tıklımdı, dışarda bir tek boş masa bile yoktu, mecburen içerde arka tarafta bir masada oturduk. Çok sıcaktı içerisi, burada öyle dondurucu klimalar olmadığını zaten söylemiştim ama bu sefer neredeyse hiçbir şey yok gibiydi. Bu klima işini de bir türlü ayarlayamazlar. İstanbul ya da Ankara'da kışın dışarı yemeğe ya da akşam bara gidiyorsun diyelim, yünlüleri çekmiş çıkmışsın evden, iyi hoş. Restorana bir giriyorsun, yiyorsa otur bakalım o yün kazağınla! Bazı yerler abartısız yalnız askılı tişörtü kaldırıyor dışarının karına ayazına bakmadan. Yazın da tam tersi, sıcaktan patlıyorsun, giyebilsen bikini giyip gezeceksin hatta onu bile giymeyeceksin, derken bir kafeye giriyorsun ve tüylerin soğuktan diken diken oluyor bu sefer. Burada sıcaktan patlıyorum ve içerilere girdiğimde de azıcık patlamaya devam ediyorum, daha iyi gibi.




Kitsch'in büfesini de üç kere dolandım, güzel ama çok tuzlu kuru fasulyeleri bile vardı. Türkiye'de eskiden annemlerle Mezza Luna'da yediklerimiz gibi soslu midyeler ve minik karidesler vardı, sonra çok güzel lazanya vardı. Aslında bakarsanız yok yoktu, yalnız yedikten sonra fark ettim ki hepsi feci, çok feci yağlıydı ve tamamı küt diye mideme oturdu. Pek çok konuda yüksek verimle çalışan beynim nedense açık büfe gördüğüm zaman midemin boyutları hakkında bana hiçbir uyarıda bulunmuyor. Üçüncü yemek deneyimimin ardından bundan böyle aperitivo büfelerini iki kere tavaf etmek üzerine karar kıldım. Kitsch bende tıka basa doymak isteyen turistler tarafından işgal edilmiş hafif oryantal bir restoran izlenimi uyandırdı, yalnız yemekler ve kalabalık yüzünden değil; bir gün için yeterince duyduğum yayık güney aksanlı Amerikalıların dört bir yanımı sarmış bulunmalarından, dekordan, çalan tuhaf müzikten ve aydınlatmanın yetersizliğinden bu kanıya vardım. Çıkışta biraz yürüdük, o ara neredeyse tamamının Türkiye'de İtalyanca sanat okuduğunu öğrendiğim Türk öğrenciler arasından Sarper'in, bölümünü neden seçtiğinin ve çocukluktan beri gelen tasarım ve İtalya sevdasının hikayesini dinledim. Yavaş yürümek ikimizin de canına tak etti, hele benim midem gitgide daha da ağırlaşıyordu sanki. Bunun üzerine saat on gibi gruptan ayrıldım, odama gidip ayakkabılarımı değiştirdim ve saat yarıma değin Arno'nun etrafında klasik yürüyüşlerimden birini yaptım! Arno'nun etrafı çok enteresan, köprüler arası bazen inanılmaz tenhalaşıyor, sonra biraz daha gidiyorsun ve dehşet bir kalabalıkla karşılaşabiliyorsun. Yürürken bazı yerlerde tırstım diyebilirim, ama hiçbir zaman ucuz kahramanlıklar ya da mantıksız seçimler yapmadığımı bildiğimden devam ettim. Bence öyle her şeyden korkup çekinmek yersiz. Gelmeden önce babam beni yankesicilere karşı sürekli uyardı, şöyle çalarlar böyle yürütürler dedi devamlı. İlk gün bir şeylerim çalınacak diye etrafı habire kolaçan etmekten kendim canlı bomba izlenimi uyandırmış olabilirim. Sonra ne oluyor yahu dedim, sanki bizim ülkemiz güvenlikte bir numaraymış gibi! Aynı şey yaptığım yürüyüş için de geçerli; evet ara sıra tenhalaşıyor ama Arno kenarında yürüyüş yapıyorum yani, sabaha karşı varoşlarda turlamıyorum ya! Yürüdükçe rahatladım zaten, herkesin ağaçların arkasında beni yakalamak için beklediği hissinden kurtulup yürümenin ve bunu İtalyan mimarisinin harika örneklerinden bir koridorda yapıyor olmanın tadını çıkardım.



Yürüyüşten sonra günlerdir şans eseri başıma gelmeyen şey sonunda gerçekleşti, odamda bir sivrisinek vardı ve o iğrenç sesiyle beni bütün gece uyutmadı. Ne zaman bulup haklamak için kalkıp ışığı açsam ortadan kayboldu, üstelik yürüdüğümden midir nedir ilk defa çoğu insanın şikayet ettiği ama henüz tecrübe etmemiş olduğum sıcaktan uyuyamamayı da aynı gece yaşadım. Haliyle sabah yorgun uyandım, zaten her sabah yorgun uyanıyorum ve derste nasılsın sorusuna hep "Bene, ma molto molto stanca!" diye cevap veriyorum, artık "Come sempre!" yorumunu almaya başladım ve sürekli yorgun olduğunu söyleyen insanlardan birine dönüşmemek için bir ara uykumu iyi almam gerektiğini düşünüyorum - ne ara olacaksa! Dün inanılmaz, ama inanılmaz, bir sıcak vardı ve o sıcakta tutup Piazzale Michelangelo'ya tırmandık, sırtımdan delicesine ter boşandı. Türkiye'den seçmece getirdiğim tişörtlerimin yarısını ve pantolonlarımı otomatikman giyemiyorum burada, kollu bluzları falan giymeye imkan yok. Yüzyıllardır böyle sıcak görmemiş gibiyim, yani pantolon giymek zor olurdu, tamam, ama imkansız olmazdı sanki. Kala kala iki şorta kaldım, birkaç elbise aldığımdan etek de getirmemiştim. Dolabımı fazla doldurmak istemiyorum ama sanırım indirimden yararlanıp iki üç askılı ve bir etek falan almam gerekecek, zira öyle bir sıcak var ki oluru olsa hiçbir şey giymeyecek ve kafamda çeşmeyle gezeceğim. Öğlen bir ile akşam yedi arası dışarda dolaşmak neredeyse imkansız! Arada bir turistlik yapıp gezmek istiyorum ama bu sıcak insanın bütün enerjisini çekiyor, aklı selim kimse de o saatlerde dışarda olmak istemiyor zaten. Bir yerleri gezeceksek dört buçukta buluşuyoruz, o saate kadar Amore Mio'da biraz çene çalıp eve dönüyor ve salatamı yiyorum, sonra bilgisayara fotoğraf falan yüklüyorum, çıkıp biraz dolanayım ya da bir yerlerde kitap-dergi okuyayım diyorum ama sıcaktan öyle yavaş hareket ediyorum ki üç buçuğa doğru anca dışarı çıkabilecek kıvama geliyorum. Yanan gözlerime iyilik olsun diye yatağıma seriliyorum yarım saat, sonra dört buçukta okulun önüne varıyorum.




Çarşamba günü Lara'yla bilet almaya gittiğimizde büfeden İtalyan Marie Claire'i aldım. Hiçbir şey anlamadığım gibi sayfalarını da pek renksiz buldum; bizim gibi tatlı, rengarenk alışveriş sayfaları, röportajlar falan bulunmamasına çok şaşırdım. Yüz bin sayfa dergiyi boşuna yapmıyormuşuz demek!

Piazzale Michelangelo'nun daha da yukarısında geçen yıl gitmediğim bir kiliseye gittik. Duvarlardaki freskleri güya Michelangelo kendisi tek başına yapmış, ama gerçekte kesinlikle yardım almışmış. İtalyanca'da "İyi günler!" için "Buona giornata!" deniyor, Kültür'deki hocalarımdan biri bunu "Kolay gelsin!" diye çevirmeyi uygun bulmuştu. Duvar fresklerinin her bölümünü bir günde bitiriyorlar ve bu süreci "giornata" diye adlandırıyorlarmış, o yüzden insanlar birbirlerine o gün için kolay gelsin dileklerini "buona giornata" diye iletmeye başlamışlar ve bu terim zamanla "iyi günler" anlamını taşır olmuş. Gezimiz bittikten sonra sıcaktan erimiş vaziyette mahallemize döndük, Simone ile bana okulun sokağındaki elektrikli alet, tencere tas tava, örtü, nevresim, parfüm, oje, sabun ve insanın aklına gelebilecek her şeyi içine sığdırabilmesine şaşırdığım minik ve inanılmaz işe yarar dükkandan elektrikli sinek kovucu aldık, sonra ben o küçük sandviçimi yaptırıp eve döndüm.

Opera için elbisemi giyip örgü saçlarımı açtım, tokaladım, makyajımı tazeledim. Çıkarken biletimi tabii ki unuttum, neyse merdivenlerde hatırlayıp yukarı döndüm. Opera için şort tişört halimizden çıkıp şıklaşmış olmamızın keyfini çıkarmak için Lara ve Ashley ile Piazza della Repubblica'nın yakınlarında, Palazzo Strozzi'nin önünde elit bir kafede aperitivoya gittik. Burada yediğim en güzel aperitivoydu, salatalık ve havuç dilimlerinden kocaman bir çanak yapmışlar ve yanına çok fazla çeşit içermeyen ama leziz ve en güzeli hafif yiyecekler dizmişlerdi. Kafenin görüntüsüne bakarak tahmin yürütüldüğünde fiyatı da beklenenin aşağısındaydı diyebilirim. Yemeğimizin ardından kızlar sağda solda fotoğraf çektirmek istediler, öte yandan operanın başlamasına yalnız yarım saat kalmıştı ve Ashley topuklu ayakkabı giydiğinden hızlı yürüyemiyordu. Saat dokuzu geçiyordu ki Palazzo Pitti'ye vardık, ama opera orada değil yakındaki Boboli Bahçeleri'ndeydi ve opera için kullanılan giriş öyle uzaktaydı ki kızları geride bırakıp panik içinde koşarak girişe vardım. Bir yandan operayı kaçırırsam kızları nasıl haşlayacağımı düşünüyordum o sıra, zira biletlere altmış avro verdik, giyinip süslendik ve tüm bu çabayı bir çift topuklu ayakkabı ve insanı delirten bir rahatlık yüzünden çöpe atacak olursam neye dönüşürdüm bilmiyorum.




İtalya'da, Boboli Bahçeleri'nde, açık havada, Mozart'ın "Sihirli Flüt"ünü izlemek, tabii ki harikaydı! İki perde, üç saat sürdü. İlk yarıda iyiydim, ama ikinci yarıda yorgunluğun da etkisiyle çok üşüdüm, üşüdükçe iyice uykum geldi! Açık havada olduğumuzdan ses iletimi çok iyi değildi, sahne çok değil ama yeterince uzaktaydı, aryalar Almanca ve arada üç beş parça konuşmalar İtalyancaydı, dolayısıyla hikayeden pek bir şey anlayamadım - neyse ki ailesiyle yemek yedikten sonra bize katılan Henrichetta neyin ne olduğunu arada bizlere açıkladı. Önümdeki adam habire eşine dönüp dönüp kimseyi umursamadan konuşmasa, arkamdaki periyodik olarak ağzını şapırdatıp ara sıra pıss diye açtığı su şişesinden gürültüyle su yudumlamasa, onun yanındaki kadın yirmi bilezikli şıkırdayan eliyle yelpazesini sallamasa ve yerler alüminyuma benzer, tek harekette gümbürdeyen bir maddeyle kaplanmış olmasa eminim daha da güzel bir gece olurdu! Opera boyunca sivrisineklerin istilasına uğradığımı da belirtmeliyim. Bir ara hakikaten içimin geçeceğinden endişelendim, hatta birkaç dakika geçmiş de olabilir, ama dayandım yine. Ne yapayım şimdi, inanılmaz yorgunum ve söylenenleri anlamadığımdan müziği dinlerken beynimi çalıştırmıyorum, sadece huzur buluyorum ve öylesi bir huzur da insanı uyumaya sevk ediyor! Kıdemli opera izleyicilerinin de bir kerecik içleri geçmiştir, öyle değil mi? Öte yandan gerçekten, nasıl desem, harikulade ve unutamayacağım bir deneyimdi bu, çok klişe gibi duyulacağını biliyorum ama İtalya'da -üstelik koskocaman bir keyifle- operaya gittim işte!

Aklıma başka başka şeyler geliyor hep yazarken, ama şimdilik onları bir kenara bırakıp eve dönmem gerek. Üç hafta sürecek olan festival sanırım dün başladı, biz de bu akşam gidip göreceğiz bakalım. Dünya mutfağından çeşit çeşit yemekler, konserler, eğlenceler olacakmış, dün Jethro Tull buradaymış. Hafta sonuna ilişkin çok belirgin planlar yok kafamda, aklıma geldiği gibi yaşayacağım sanırım! Bu arada Danielle ile konuştum ve odamda benden başka kimsenin kalmaması işini çoktan hallettiğini söyledi. Evime iyice alıştım şimdi, hayatıma da alıştım. Buralar öyle çok pahalı da değil aslında, İstanbul'da Multinet sağ olsun menü fiyatlarından haberim bile olmadığından burada aşağı yukarı iyi yaşadığımı anladım. Yalnız çay içmiyorum, kafelerde çayı kahvenin iki misline satıyorlar, sanki uzaydan getirtiliyor!

Evet, festivale gitmeliyim artık, çook acıktım!

Un giorno in Italia

13 Temmuz 2010 Salı – 23:21


Burada düşüncelerim öyle sık, öyle çabuk değişiyor ki yanımda bir katiple gezsem anca altından kalkabilirim. Geciktirmeden yazmak istiyorum bu yüzden, fakat hızlıca yazmalıyım zira bir gün daha uykusuz kalırsam herhalde bir yerlerde bayılacağım. Yolculuk günü iki, Pazar gecesi altı ve dün gece beş saat uyudum, bugün hariç iki gün boyunca sürekli taban teptim ve gerçekten dinlenmeye ihtiyacım var artık!

Sabah yine tıkalı banyomla uğraştım. Evimin sahibi olan ailenin babası Paolo’yla geldiğim gün tanışmıştım malum, dün gece de Paolo’nun kızı Daniela ve onun kocası Gian Marco ile tanıştım. Banyoyu açan o korkunç sıvılardan verdiler bana, az önce delikten aşağı boşalttım ve beş-on dakika sonra bol bol su boşaltacağım küvete. Hayırlısıyla bu işten de sıyırırsam başka hiçbir derdim kalmayacak.

Sabah derslerimizin ardından Moyo’ya gidip yazılarımı yollamayı tasarlamıştım. Çıkışta Darios, Mila, Özgen ve henüz tanımadığım birkaç kişiye rastladım, nereye gideceklerini sordum. Buralarda acentelerin düzenlediği turlar arasında çok meşhur bir plaj var, adını şimdi anımsayamıyorum, Pazar günü ona gitmek için rezervasyon yaptıracaklarmış meğer. Bunu duyunca tabi hemen ikilemler yaşadım, gitsem nasıl olur, gitmesem ne yaparım, kimler gidecek diye ufak heyecanlar yaptım kendi kendime. Sonra aman dedim, bakarız, düşünürüz ve ardından eve yöneldim. Biraz durdum, geri dönüp markete girdim ve küçük bir kavanoz mantarla kapari aldım, eve çıkıp kendime salata yaptım ve afiyetle yedikten sonra Moyo’da oturup yazılarımı yolladım, yazılanları okudum, gazetelere göz gezdirdim.

İtalyan erkekleri maşallah pek girişkenler. Biri seni beğendi mi anında hemen yanında bitiveriyor, tanışıyor, konuşuyor ve onunla bir şeyler yapmak isteyip istemediğini soruyor, o an yapamayacağını söylesen bile mutlaka telefon numaralarını değişmeyi teklif ediyor ve bütün bunlar yalnız üç dakika içinde olup bitiyor. O üç dakikada zaten benim Türkiye’den İtalyanca öğrenmek için iki gün önce gelmiş olduğumu öğrenmiş bulunuyorlar, o nedenle telefon numaramı istemelerini son derece abes buluyorum; hele ki “Sana telefon numaramı versem beni ara mısın?”cıları hiç anlayamıyorum. Daha yeni ayak basmışım buraya, ne diye seni arayayım? Çaresiz ya da aranır gibi bir halim de yok, adamlar böyle işte, maksimum özgüven.

Moyo’dan sonra okulda İtalya tarihi, coğrafyası ve politikası hakkında Simone’nin yapacağı sunuma gittim; sunum dediğime bakmayın, Simone tahtayı da kullanarak şahane bir sohbet havasında bize çok eğlenceli bilgiler verdi. İtalya’daki çok değişik kültürlerin sebebinin binlerce yıl boyunca sağdan soldan göç almış olmasından kaynaklandığını; Torino’da arabaların, Toscana’da sanat, zeytinyağı ve şarabın, Milano’da moda ve dizaynın, Palermo’da mafyanın, Roma’da tarih ve mimarinin, Venedik’te suyun ünlü olduğunu; dünya sanatının yüzde yetmişinin İtalya’da ve bunun yüzde altmışının Toscana’da bulunduğunu tekrarladı. Bugün Chizu’dan öğrendiğim başka garip bir şey: Japonya’da sabahları, öğlenleri ıslık çalabilirmişsin ama akşam oldu mu ıslık çalarsan dünyanın en terbiyesiz insanı yerine konuluyormuşsun! Ayrıca derste bir fil ve bir tavşanla ilgili bir İtalyan masalı okuduk.





Akşam yedi buçukta Carolina ve Ashley ile buluştuk, sonra Alman Henrichetta (bilmem böyle mi yazılıyor ama İtalyanlar böyle okuyorlarmış) ve Amerikalı Lara geldiler. Beşimiz benim sokağımdaki Francesco Vini’ye gitmeyi tasarlamıştık, ama ben onun yanındaki Oibo’yu daha çok beğendim, zira aperitivo da vardı orada ve çok sevimli, rengarenk bir yerdi. Kızlar ise daha oturaklı, şöyle lüks bir şeyler istiyorlardı bu akşam için, ne yapalım ayak uydurdum ve Francesco Vini’ye gittik fakat yer yoktu. Bunun üzerine Santa Croce’de adına bakmayı unuttuğum başka bir yer bulduk – inanılmazdı! Çok geniş bir restoran, biz arka bahçesine oturduk ve cennette zaman geçirmiş gibiydik! Restoranın diğer tüm bölümleri de aynı şıklık ve güzellik içindeydi; mumlar, masalar, duvarlardaki resimler, şahane renkler, tarifsiz bir dekor. Yediklerimiz de birbirinden güzeldi; bir şişe kırmızı şarap açtırdık ki tadı mükemmeldi, ortaya bal ve peynir tabağı ile meze tabağı istedik. Bal ve peynir burada çok yaygın, cheesecake sevdiğim için kahvaltılarda kendim arada yapardım da Türkiye’de böyle bir tabağın servis edildiğine hiç rastlamadım. Meze tabağımızda ise humus, kuskus, falafel, burada adı başka olan ve epey ünlenmiş, bizdeki ıspanaklı peynirli su böreği ve cacık vardı, cacığı da herkes Yunan yemeği sanıyor, fenalaşıyorum.

Kızların hepsi makarna istediler; Carolina pesto soslu balıklı aldı, Lara deniz ürünlü gnocchi seçti, Henrichetta ve Ashley ise peynirli ravioli aldılar. Ben tavuk yemeği seçtim, yağ içinde yüzüyordu ama neyse sosu altta kaldı, yanında da buharda haşlanmış pirinçle geldi. Üzerlerine bol bol parmesan döküp yemeklerimizi birbirimizle paylaştık, içimden bir ses kızların makarna yemiş olmalarına rağmen benden daha hafif bir şeyler yemiş olduklarını söylüyor. Tabi her yerde makarnalar bu kadar hafif ve böyle leziz olmuyor, o nedenle aperitivolarda tüketmek en iyi çözüm gibi geliyordu bana, fakat bir dahakine ben de tercihimi salt makarnadan yana kullanabilirim. Öte yandan birkaç lokma mezeyle tıka basa doyduğumu hissetmiştim, öyle şaşırıyorum ki bu halime! Yemeklerimi kaplumbağa hızında tüketiyor ve birkaç çataldan sonra doyduğumu hissediyorum. Havasından suyundan mıdır bilmem ama İtalya bünyeme epey yaradı!


Carolina, ben, Lara, Ashley ve Henrichetta.

Geceye İtalyanca konuşarak başlamak istemiştik fakat sürekli İngilizce konuştuk, çünkü sürekli konuşmak ve anlaşmak istedik. Sevdim ben bu kızları. Dün Carolina ve Ashley ile iyi anlaşacağımı düşünmüştüm, bugün ise Henrichetta ve Lara’nın katılmasıyla her şey daha da güzel oldu. Plaj işini konuştuk sonra, Carolina daha önce oraya gitmiş olduğundan tekrar gitmeyeceğini söyledi. Acenteyle gitmesi dönmesi 40€ olacak, hadi verelim parasını iyi hoş da bu turlarla bir yere gitmeye katlanamıyorum ki ben! Bütün gün birileri özgürlüğümü kısıtlıyor ve beni aptal yerine koyuyor gibi hissediyorum. Ashley ve Lara da aynı şekilde düşünüyorlarmış, bir de Amerikalı yeniyetmeler doldurur o turladı dediler ki hiç çekilmez. Zaten ikisi Florida’dan oldukları için hiç plaj özlemleri yok. Simone bizi iki hafta içerisinde bir plaja götürecek ve hangi plaj olduğu pek de umrumda değil, zira Simone kimseyi kötü bir yere götürmüyor, her şeyin iyisini bulup buluşturuyor. Öyle en bir numaralı plaja gitmek gibi bir derdim yok yani. Plaj işini kafamdan tamamen sildiğim an, Ashley’in bisiklet turunun çarşambaya alındığını, çünkü Perşembe akşamı operaya gideceklerini ve zamana ihtiyaç duyacaklarından Michelangelo tepesine yürüyüşün Perşembe yapılacağını söylediği andı. Annem arkamdan su yerine bol bol “Opera’ya git!”ler boşalttığından tamam, dedim, dört avroluk bir farkla şıkır şıkır operama gider, en çok arzuladığım deneyimlerden birini yaşarım!

Henrichetta’yı otobüsüne ve Carolina’yı eve bıraktık, Ashley ile de yolumuz ayrılınca Lara ile sohbete daldık. O da benim gibi sabahları kalkıp koşuyor, sonra ağırlık çalışıyormuş ama burada dersler erken başladığı ve ağırlığı falan olmadığı için gün içinde elinden geldiğince yürüyormuş. Saçları kısacık olduğu için duştan sonra topu topu beş dakika zamanı gidiyormuş. Geceleri geç uyumayı sevmiyormuş, Ashley de öyle, çünkü erken kalkıyorlarmış; kahvaltıyı ve güne erken başlamayı çok seviyorlarmış. Bunları duyunca iyice bir hoşuma gitti. Sonra Lara ile bir ortak yönümüz daha çıktı, ikimiz de erken kalkıp koşmayı sevdiğimiz için çevremizden uzaylı muamelesi görüyor ve asıl yapılması gereken hareketi yapabildiğimiz için kendimizle gurur duyacağımız yerde garip bir şey yaptığımız hissine kapılıp kendimizi tuhaf bir şekilde suçlu hissediyormuşuz! Ne güzel, dünyada tek değilmişiz! Buraya tam da bunu yaşamak için gelmiştim – nasıl diyeyim, dünyanın her yerinden insanlarla ortaklıklar keşfetmek ve bunları fark ettikçe mutlu olmak için, kalıcılığı ya da yüzeyselliği mevzu bahis olmayacak yepyeni paylaşımlar yaşamak için.

Lara zaman zaman akşam yürüyüşlerine çıkıyormuş, ben de yarın akşam yürümek istiyorum. Vücudum önce dinlenmek ve sonra hareket etmek istiyor artık, üstelik Arno resmen beni yanına çağırıyor. En sevdiğim saatleri Arno’da yürüyerek geçirmekten keyiflisi olabilir mi? Daha geleli üç gün oldu, en geç birkaç güne düzenimi iyice oturtmuş, nereye ne zaman gidip ne yapacağım konusunda daha bir eminleşmiş olurum hem. Öyle rahat, öyle komplekssiz, öyle tasasızım ki hayatı “yaşadığımı” hissediyorum.

Banyo gideri şöyle böyle açıldı, yarın sabah yine tıkanacağa benzer. Lavabo süzgeçleri ne ara tarih oldu bilmiyorum ama burada da yok, belki bir marketten bulurum. Zaten tıkalı gidere bir de benim saçlar tuz biber olmasın üstüne. Yarın bisiklet turumuz var, eminim harika olacak! Acele yatmaya gidiyorum, saat yarıma geliyor ve yine altı-yedi saat uyumak durumundayım, ama içimde bu gece inanılmaz dinleneceğime dair harika bir inanç var!

Sogni d’oro!


13 Temmuz 2010 Salı

€uro

12 Temmuz 2010 Pazartesi - 22:51


Bugün bazı konularda epeyce hatalı davrandığımı ve bu nedenle birkaç çarpı on avro içerde olduğumu fark ettim. Yabancı bir şehirde alışkanlıklarıma tutunmak isteyişim bana biraz pahalıya patladı; aslında alışkanlıklarıma falan ihtiyaç duymayacak kadar güçlü olduğumu anlayabilmek için bir gün daha sabredebilmiş olsaydım kendimle gurur duyabilirdim. Gelir gelmez atlı kovalıyormuş gibi kendime domates, salatalık, marul, biber, peynir ve balzamik sirke almış olduğumdan şimdi içim içimi yiyor. Her gün bostan tüketen bir insandım, oysa burada canım kesinlikle kiloyla sebze meyve yemek istemiyor! Dünyanın parasını saydığım yiyecekler bozulmasın diye oturup hepsini yemeye kalkışmak da istemiyorum, göz göre göre çürümelerine izin vermek de.

Dün uçakta harika bir kahvaltı ettim, Türk Hava Yolları’nın yemeklerine hep bayılırdım zaten. Beyaz peynirli ve domatesli omlet, ıspanaklı su böreği, minicik beyaz peynir, kaşar peyniri, bir dilim domates, bir dilim salatalık, iki siyah bir yeşil zeytin, bir sıcacık puf ekmek, çilek reçeli, tereyağı, meyveli müsli ve çay. Floransa’da bir peynirli otlu sandviç, akşam gezintisi sırasında bir top çikolata parçalı vanilyalı dondurma. Bu sabah bir bardak süt, öğlen balık, piyaz gibi bir fasulye ve yanında marul, hepsi hepsi bir avuç!

Burada “aperitivo” diye bir kavram var, çoğu kafe, restoran ve barda akşam saat 6-10 arası açık büfe yapıyorlar. Büfeden istediğin kadar yiyor, yanında bir de alkollü ya da alkolsüz içecek alıyorsun, ne istersen. Turistik merkezlerde de nispeten ucuz bir fiyata çıkıyorsun, hele birkaç sokak ilerledin mi fiyat iyice düşüyor. Bu akşam yemeğimizi Arno’nun karşı tarafında Zoe isimli bir kafede yedik, aperitivoya katıldık. Çay fincanı altlığı boyutunda tabaklar koymuşlardı, ama nasılsa istediğin kadar kalkıp kalkıp alabiliyorsun. Gittiğimizde saat yedi buçuktu, o sıralarda büfede mozzarellalı domatesli makarna, pesto soslu makarna, leziz soslu bir yarma, babaannemin patlıcanlı padişah pilavı gibi harika, sebzeli tavuklu bir pilav, çeşit çeşit sandviçler, kızartmalar ve parmak boyutunda minicik pizzacıklar vardı. Biz tabaklarımızı doldurup yiyeduralım, üçüncü tabakta şişip çatlamamızın ardından menü daha bir zenginleşip güzelleşti; gözümüz içi doldurulmuş domateslerde, çıtır çıtır gözlemelerde, böreğe benzer yumurtalarda ve nicesinde kaldı. Üç tabak dediğime bakmayın, söylediğim gibi kahve fincanı tabağı boyutundaydı bunlar. İnsan yetmez sanıyor ama öyle bir doydum ki şu an tek lokma yiyebilecek durumda değilim. İştahım nasıl böyle kesildi bilmiyorum, eve varır varmaz dolaptaki yiyeceklerin yarısını tüketen benim şimdi, hem de bir başıma, yabancı memlekette, kendimi yemeye daha bir vurmam beklenebilecekken “normal” insan gibi davranıyorum! Keşke diyorum, keşke şu dolaptaki bostan da olmayıverseydi.

Bu sabah uyanıp banyomu yaptım, akan suyun damlası delikten gitmedi. Banyodan sonra musluğun altındaki pompayla gideri açmaya çalıştım, içinden bir şeyler çıkmadıysa da su yavaş yavaş boşaldı çok şükür. Bakalım yarın sabah neler yaşayacağım. Dokuzda okuldaydım, minik bir testin ardından beni ikinci seviyeye yerleştirdiler. Sınıfta iki Japon kız var, Chizu ve Nori, bir de Jonina var İsviçre’den ve öğretmenimiz Silvia. Japonlar çok şeker, bir şey söylemeye çalışırken yanıldıklarında ya da akıllarına kelimeyi getiremediklerinde inanılmaz mimiklere boğuluyorlar, çok değişik ve çok güler yüzlüler. On birle bir arasındaki konuşma derslerinin öğretmeni ise Maria, hocaların ikisi de genç ve karşılaştığım tüm İtalyanlar gibi, öğretmenden ziyade bizim arkadaşımız gibiler.

İlk arada iki Türk kızla tanıştım, dersler bittiğinde devamı geldi ve öğleden sonra dört buçuğa dek Türk kızlarla takıldım. Kızlar benden iki-üç yaş küçükler, kafayı gezmek, içmek, dans etmek, mütemadiyen sabahlamak ve bolca yakışıklı İtalyan erkeği tanımakla biraz bozmuş gibiler. Kötü değiller ama üstlerine biraz o şımarık özel okul öğrencisi havası sinmiş. Bana faydaları olmadı değil, henüz bilmediğim bir sürü marketten bahsettiler, turistik bölgelerin dışında bir kafede ucuza az önce söz ettiğim mini minnacık balıklı salatadan yedik. Sonra içimin yandığı ikinci bir şey yaptık ve gidip on beş avroya bir İtalyan telefon hattı satın aldım, oysa şu an bu hattın gereksiz olduğu hissine kapılıyorum. Ailemle Turkcell’in yurtdışı tarifesi sayesinde öyle pahalıya konuşmuyorum, buradakilerle de öyle zırt pırt telefonla haberleşeceğimizi sanmıyorum. Geçen yaz Amerika’da yaşadıklarımın aynısını tekrar ederek işe başladım: dolap alışverişi ve telefon hattı, oysa şimdi ikisine de ihtiyacım olmadığını fark ettim ve havaya para saçmış gibi hissediyorum. Eh, biraz param gitti ama bir senede nasıl oturmuş, normal bir insana dönüştüğümü gördüm deyip kendimi azıcık rahatlatmaya çalışıyorum; ama para bu şekerim, öyle kişilik kutlaması adına havaya saçılacak şey değil ki! Ben şimdi bu bilmem kaç avroya başka başka pek de güzel şeyler yapabilirdim, öyle değil mi? Giden gitti artık, bir şekilde domateslerden faydalanacağım inşallah, faydalanamazsam da onları yemiş gibi yapacağım. Her halükarda o dolaptan çıkacaklar işte, nasıl çıktıkları konusunda kendimi kandırabilirim. Çöp yerine mideme gitmişler gibi yaparım, bir daha da bu konuyu açmam. Hayatımda bir dönem kapanıyor mu acaba? Bundan sonra cüssesine uygun boyutlarda yemekler tüketen bir insan mı olacağım yoksa?

Türk kızlarla takıldıktan sonra kursa döndüm. Dario da benim gibi bugün başlayan bir Alman, on dokuz yaşında, sarışın ve tatlı mı tatlı, tertemiz bir minik. Dario, ben ve okulda çalışan Simone (bir erkek, Simone burada erkek ismiymiş, Andrea gibi) çok zevkli bir gezinti yaptık civarda. Simone öyle tur rehberleri gibi saçma sapan yerlerde durup otuz saat gereksiz ayrıntılara girmedi ya da bizi turistlerin bolluğundan hiçbir şey göremeyeceğimiz meydanlarda ağaç etmedi. Önce okulun yan sokağındaki bir süpermarkete gittik, ah içim bir daha cayır cayır yandı. Dün gidip alışveriş yaptığım yerin yarı fiyatında, iki katı büyüklükte bir süpermarketten bahsediyorum, iki avroya müthiş ve uygun boyutlarda salataların satıldığı bir süpermarketten! Öğle yemeği mi dediniz - kap bir salata, otur meydanda merdivenlere, tıkın bitsin! Yine okulun dibinde bir internet kafe var, ama asıl güzellik okulun hemen yanında “Moyo” diye bir kafe var ki işletmecileri Zoe’ninkilerle aynı, Moyo’da internet de var dışarıda oturulacak masalar da! Demeyin keyfime! Bu yazıları resimleyip en kısa zamanda Moyo’dan gönderiyor olacağım ve muhtemelen bunu yaparken açık havada kahvemi yudumlayacağım! İnternet sorunum da böylece çözülmüş oldu ve bu kez sabretmesini bildim, gidip yüz saatlik internet için telefon bayiine altmış avro falan vermedim. Sonraa, Simone bizi kütüphaneye götürdü, üst katında içecek de bir şeyler satılıyor. Turistten ziyade İtalya’da yaşamaya gelmiş insanlara yönelik bir gezinti yapmış olduk, hem turistik meydanları gördük, hem İtalyanca sohbet ettik hem de işimize yarayacak yerlerin nerelerde olduğunu öğrendik. Bir yandan piazza’larda yürüyüp bir yandan Türkiye’de böyle meydanlar olmadığından ötürü bu meydan kavramına bayıldığımı ifade etmek, Almanya’da Dario’nun yaşadığı yerde de öyle çok meydan bulunmadığını öğrenmek, oradan başka konulara atlamak ve böyle saatler geçirmek tahminlerimin ötesinde keyifliydi.




Saat yedide okulun önünde Brezilya’dan Carolina, Rusya’dan olmayan Olga, Amerika’dan Ashley, Meksika’dan Hector ve Rusya’dan Mila ile buluştuk ve Zoe’de hep beraber oturduk. Alkollü içki alındığında 7 avro veriliyor, ben su aldım ve 3 avroya akşam yemeğimi hem de tıka basa tamamladım! Üç avro! Burası için gördüğüm en ucuz yemek ve Zoe gerçekten büyük, şık bir yer. Ah, diyorum ya her şey acelecilikten. Dün gezip tozup her yere baktığımı ve sekiz avronun altında salata yiyemeyeceğimi, daha düşük fiyatta yalnız yağ içinde sandviçlere boyun eğeceğimi zannedip panik içinde markete koşmak gibi saçma sapan deliliklere kalkışmasaydım. Bir de havaalanından aldığım tütünler var, o işin de biraz suyunu çıkarmışım. Bir paket al değil mi, yok efendim. Bir daha böyle hatalar asla ama asla yapmayacağım, iki güne bolca hata sığdırdığımı düşünüyorum ve nispeten kısa zamanda aklım başıma geldi. Dilerim ilerde bugün aldığım hatta acayip ihtiyaç duyarım.

Tanıştığım yabancıların hepsi çok keyifli insanlar, onlarla zaman geçirmek çok güzeldi. Carolina otuz bir yaşında ve üç kere evlenip boşanmış! Ashley yirmi yedi yaşında, Olga orta yaşlı, Simone otuzlarında olmalı. Hepsi nasıl genç gösteriyorlar anlatamam, hele sınıftaki Nori kırk bir yaşındaymış ve görseniz yirmi ikiden fazla diyemezsiniz. Utanmasam nüfus kağıdını isteyecektim, kırk bir yaşında olması im-kan-sız!

Dersler birde bitiyor, birden dört buçuğa kadar canımız ne isterse onu yapıyoruz; aslında her gün birden sonra canımız ne isterse onu yapabiliriz ama çok güzel aktiviteler sıralanmış. Bugün minik şehir turu ve ardından aperitivo vardı, yarın dört buçukta İtalya’nın tarihi, politik durumu ve pek çok başka şey üzerine bir sunum yapılacak. Çarşamba aynı saatte Piazzale Michelangelo’ya gidilecek, hani geçen sene tek başıma tırmandığım o dağlar tepeler – hatta belki Forte di Belvedere’ye bile gideriz ve Veronica için adalet yerini bulmuşsa göremediğim o manzarayı bile seyredebilirim! Perşembe günü bisiklet turu yapılacak, Cuma ise gündüz aktivitesi yok ama akşam Festival alla Fortezza da Basso di Firenze başlıyor, ona gideceğiz. Haftaya ya da bu cumartesi havuza gidecekmişiz, öbür hafta da plaja! Bir ara Montecatini’ye gitmek istiyoruz, buraya çok yakın zaten, geçen sene geldiğimde orada konaklamıştık. Harika bir kasaba orası, bizim yaşlarımızda ve tarzımızda insanlara epeyce uygun. Böyle çok olgun laflar ediyorum ya, Simone’ye öğleden sonramı Türk kızlarla geçirdiğimi söylediğimde bana “Sence onlar olgun kızlar mı, ne dersin?” gibi bir soru sordu bana çat diye. Simone son derece canlı, enerjik ve epey de yakışıklı bir adam bu arada, öyle eğlenenlere gıpta edip sözleriyle onları aşağı çekmeye çabalayacak bir insan değil yani. “Olgun” sınıfına dahil olmanın keyfi de bambaşkaymış canım! Montecatini’de bir yerde masaj falan yaptırıyormuşsun, artık ne kadara bilmiyorum ama cüzdanımı yakmayacaksa ona da gideriz tabi. Geçen hafta Ashley’in ilk haftası olmasına rağmen Simone, Ashley ve birkaç kişi daha sabah git akşam gel Roma yapmışlar, biletler gidiş dönüş kişi başı 72 avro tutmuş. Benim market alışverişi artı tütün artı hat böyle bir rakam yapıyor zaten, bakınız Roma’ya gider, yer içer dönermişim. Bak hele, bulaşık deterjanı aldım ama bulaşık yıkamamı gerektirecek bir durumda bile değilim. Vah ki ne vah! Konu komşuya ziyafet vereyim bir gün, yiyebildiğiniz kadar salata konseptli bir gece düzenleyeyim ve daveti duyurmak için İtalyan hattımla herkese telefonlar açayım. Yemekten sonra isteyenlere tütün tedarik edeyim, sonra her taraf pislensin ve sabaha kadar bulaşık yıkayayım, ardından da yerleri duvarları cifleyeyim ve aldığım her şey son kuruşuna kadar işime yaramış olsun!

Üzgünüm blog, paragöz gibi görünerek rakamlarla avrolardan bahsettim sürekli, ama içime feci yer etmiş ki sebep sonuç ilişkilendirmelerine yönelerek hepsini boşaltmam gerekti. Bir de gelmeden 3G teknolojisine bulaştık, bak onun da çok bir gereği yokmuş gibi geliyor şimdi ama çağı yakalamak gibi hayırlı bir iş yapmış olduğumu tekrarlayarak avunuyorum. Maşallah ömürlük bir telefon zaten, bence beni rahat bir on yıl götürür. Allahtan çamaşır makinesinde yıkanan iPod çalışıyor da bir asır elektronik alet almayacağım.

Yavaş yavaş temizlenip yatayım iyisi mi. Hava çok, çok nemli ve gün geçtikçe daha beter olacakmış. Burada içeriler Amerika’daki gibi klimadan buz kesmiyor, dolayısıyla hırka ceket taşıma diye bir şey yok neyse ki. Onların hepsi Çek’te lazım olacak tabi. Biraz kaşıntı var, çünkü bolca sinek böcek geziniyor. Raid’siz uyunmazmış halbuki dün gece mışıl mışıl uyudum ama şans dediler. Dün dağ başına mı geldim diyordum, bugün cennette gibiyim, sanki her şey elimin altında. Dilerim bu dört haftayı küçük dairemde tek başıma geçiririm, yaşam alanımı kimseyle paylaşmak istemiyorum. Kursta Daniella sanki birileriyle kalmak istiyormuşum hissine kapılmış gibiydi, yarın söyleyeyim de kimseleri ev arkadaşı etmesin bana. Ederse de etsin canım, sinekler ikimizi paylaşarak ısırırlar hem, daha az kaşınırım!

Buona notte ragazzi! A domani!


Meraviglioso!

11 Temmuz 2010 Pazar – 18:41


Sono arrivata!

Paçalarımı sıvadığım gibi geldim İtalya’ya! Bilgisayarımın şarjı ne kadar dayanırsa o kadar yazacağım, Allah bilir ne zaman süsleyip püsleyip cümle alem okusun diye postalayacağım; çünkü –sıkı dur blog- in-ter-ne-tim yoook! Avrupa deriz, medeniyet deriz, oysa nerede bizim Nero’ların, Starbucks’ların ve hatta her yerin sağladığı internet erişimleri, prizler; nerede Floransa sokaklarında adım başı konuşlanmış kafeler… Daha önce hep gezip tozmaya gelmiştim ya, farkında bile değildim “yaşamak” adına ne var ne yok. Gelmeden önce sürekli Max’a buralarda meyve-sebze alabileceğim yerler olup olmadığını soruyordum örneğin, zira öyle süpermarket zincirleri ya da küçük manavlara falan rastladığımı pek anımsamıyordum.




Sabah üç buçukta uyandık, dört buçuk gibi evden çıktık. Tam ana caddeden inmiştik ki annem pasaportumu alıp almadığımı sordu ve ben dünyanın en lüzumsuz soruya soruyla cevabını vererek “Sen almadın mı?” dedim. Yıllar yılı yolculuk öncesi pasaport ve bilet almasını öğrenemediğimden arabayı aynen geri döndürüp eve gittik, annem yukardan pasaportumu ve belgelerimi alırken ben arabadan yirmi sekiz buçuk kiloluk valizimi indirip yine yanıma almayı unuttuğum çıkış harcı makbuzumu çantama sevk ettim.

Yirmi sekiz nokta beş kilo benim için büyük başarıdır! Amerika’dan dönerken nasıl bir ceza ödediğimi hatırla blog. Bankodaki kız iki kiloya kadar tolere edebiliyoruz dedi, sonra bana beş kiloluk bir ceza yazdı. Yirmi beş avroya paçayı sıyırdım. Annemle babam bunu bir gelişim süreci olarak değerlendiriyorlar olsa gerek, yakında yirmi kiloya inebileceğim konusunda çok ümitliler ve “Ha gayret!” havasında yüreklendirir gibi oldular beni.

Bir de şu açıdan bakalım: ben elli kiloyum ve örneğin önümdeki adam en az yüz kiloydu. Benim ona kıyasla elli kiloluk hakkım olması gerekmez mi? Bizi de tartsınlar!

Yolculuklar konusunda korkunç panik olan annem nedense pasaportumu unutmamla beraber kaybettiğimiz on beş dakikayı hiç önemsemedi ve hatta arabada babamla beni bizzat kendisi sakinleştirdi. Bir anda durumu idrak ettim, kesinlikle ama kesinlikle uçuş saatimi yanlış biliyor olmalıydı. Havaalanına varıp bavulumu yollayana kadar sesimi çıkarmadım, o arada annem tabelalardan benim uçağı gördü ve uçuşumun yarım saat sonra olduğunu sandığını söyledi! Başka türlü olamazdı ki zaten, uçağın altıda kalkacağının biz saat 04:45’te evden ikinci kez çıkarken farkında olsa o sıra havaalanında olamazdık. Babam arabayı sağa çekmiş hatta yolun ortasında bırakmış ve çayırlara çimenlere koşmuş olurdu, annem saçları diken diken, yüzü allı morlu ve ter içinde bir bağırıp çağırıyor, hemen ardından durulup bunun bana müstahak olduğunu tekrarlıyor olurdu.

Babam sırf eşyalarımın bolluğuna ve valiz konusunda cezaya tabi tutulmaya çok meyilli olmama gıcığından beni korkuttu durdu, o küçük el bagajını da tartarlar, uçağa da almazlar dedi hep. Bankodaki kızın valizden beş kiloyu el bagajıma aktarmam önerisini bundan reddettim, oysa kimse hiçbir şey tartmadı. Duty Free’deki adam beni korkuttu, bizden altı karton sigara alırsınız ama İtalya’ya iki tanesini sokabilirsiniz, torbanızı açarlarsa el koyarlar dedi. Bunun üzerine üç karton aldım, hızımı alamayıp bir de Doruk’un içtiğimde sigara budur dediğim Golden Virginia tütünlerinden aldım üstüne ve kimse kaç karton sigaram olduğunu sormadı.

Roma’da boyum kadar valizim, kitaplarımla dolu el bagajım, bilgisayarım, kameram ve çantamla tren istasyonuna giden trene bindim. Nasıl binebildiğime kendim de pek şaşırdım. (Burada hemen not edeyim ki yine benim valiz olaylarıma çok gıcık olan babacığım kameramı götürmemin pek gereksiz olduğunu da söylemeden edememişti. İki aylığına Avrupa’ya giderken götürmeyeceksem bu kamerayı ne diye aldım ki?) Termini’de yine şaşılacak hareketlerle valizleri indirip tren aramaya koştum. Çat pat İtalyancamla internette görünen ama tabelalarda emsali görülmeyen Floransa trenini aramaya başladım, sonunda kendime kioskların birinden seçeneklerdeki en ucuz bileti aldım.

Bu ucuz bilet ne diye ucuzdu onu pek anlayamadım, ancak şöyle de bir şeyler yazıyordu önünde: Bu biletle -bir şey bir şey- 32 kilo CO2 -bıdı bıdı-. Uçağa alınabilecek valizin maksimum ağırlığı şimdi de trende mi beni buldu diye fenalaştım. Bu esnada görevli kadına bilette yazmayan peronumu soruyorum, daha belli değil diyor ve trenimin kalkmasına yirmi dakika gibi bir süre var. Kaçta belli olur diyorum, beş dakika sonra diyor. Böyle bir acayip durumlar. Etrafıma bakınsam benim gibi valizleri olan insanları görüp rahatlayacağım, ama kan ter içinde insan idrak edemiyor işte, gözümün önünden o 32 kilo ibaresi gitmiyor. Neden sonra bileti ters çevirip gördüm ki trenle seyahatte otuz iki kilo karbon dioksit salınımı oluyormuş, arabayla daha fazla, uçakla 115. Çok çevreci olduğumuzu belirtiyorlarmış bilette. Trenin kalkmasına çeyrek saat kala valizimi apar topar içeri tıktım ama yanlış vagona tıkmışım ve valizim, ah benim irikıyım valizim, koridorlardan da geçmedi. Sağ olsun hayırsever bir vatandaş benim valizi indirip doğru vagona kadar sürükledi, sonra vagonun en başındaki koltuğa oturdum zira valiz daha öteye gitmiyordu ve karşımda oturan adam içinde kadavra mı var diye sordu. Bir de bunların garip bir onay prosedürü var, bileti aldıktan sonra ayrı bir makineye okutup damgalatmazsan ceza yazılıyor, başka ve dil bilmez bir vatandaş sayesinde onu da sorunsuzca halletmiştim neyse.

Trende biraz uyudum, sonra istasyon önünden taksiye atlayıp 3-5 dakikalık bir yolculukla kalacağım yere vardım. Floransa’yı geçen sene iki saatte baştan başa kat ettiğim günün tanıklık ettiği üzere burası zaten küçücük ve her yer her yere yakın. Apartmandan çıkıp sola birkaç adım attım mı Piazza della Signoria’dayım, sağa birkaç adım atarsam Piazza Santa Croce, oradan iki üç adım daha attım mı Ponte Vecchio’da. Ev sahibim Paolo karşıladı beni, yaşlıca olmasına rağmen gıkını çıkarmadan iki kat dimdik merdiveni valizimi yüklenip çıktı. Odam bildiğin pansiyon odası, bir oda bir salon şeklinde ama salon değil orası; mutfak, ufak bir yemek bir de çalışma masası, televizyon ve bir de tek kişilik yatak var. İlerde o yatağa bir talip çıkabilirmiş, şimdilik yalnızım ve ilk gelen ben olduğum için yatak odasını kaptım. Yatak odası dediğim de yerde tahtalar üstüne atılmış çift kişilik bir şilte ve dolaptan ibaret. (Daha fotoğraflamadığım için uzun uzun betimlemeye kalkışacaktım ama postu yollarken fotoğrafları da koyacağımı fark ettim.) Salondan yukarıya bir merdiven var, tavan arası gibi, insanın anca ekseni etrafında bir tur atabileceği büyüklükte bir yer. Orada gizli bir kapıdan çamaşır makinesine varılıyor, çamaşır makinesi dediğim de üstten açmalı, hiç görmediğim türden. İçine bir şey atsam kesin Chicco ürünlerine döner. Mutfak dolapları çok sevimli geldi bana, hele mutfak eşyaları çok cezp edici. O iki kulplu bıçak tıkır tıkır soğan doğradı sanki, uzun şişeden şaraplar boşandı ve kahve takımlarında sohbetler edildi.




Bana verdikleri havluların renkleri feci solmuş, ama temiz kokuyorlar. Ben de fazla takmaya niyetli değilim. Ne yapalım, böyleyse böyle. İş bir yerlerden internet bulmakta. Yarın artık Tim olur Vodafone olur bir yerlerden hat alıp bir de Vınn mı ADSL mi internete erişebileceğim bir şey bulmaya çalışacağım. Avrupa’dayım ve sanki dağ başındayım.

Her şey tabii ki korkunç pahalı. Çok susamıştım ve bir suya 1.50€ verdim, ama ilk yemeğimi o şehrin altını üstüne getirdiğim gün yediğim yerden aldım: Ponte Vecchio’nun yanındaki minik sandviççilerden birinde, otlu peynirli sandviç, 2.50€. Şişmanlatıcı her şey ucuz, salataların fiyatları ise 8.00€’dan başlıyor! Arayıp tarayıp birkaç “Mini Süpermarket” buldum. Bakalım neler almışım: domates, salatalık, marul, biber, kola, su, Mukki marka süt, peynir, tuvalet kağıdı, kağıt havlu, bulaşık süngeri, bulaşık deterjanı, cif, en ucuzundan minik balzamik sirke, çöp torbası.



Bu sefer buraya geldiğimde kendimi tanıdığım bir yerlere, hatta mahallem diyebileceğim bir taraflara gelmiş gibi hissettim! Piazza della Signoria’ya adım attığımda resmen bildiğim bir yerdeydim, Piazza Santa Croce’yi bilmediğimi sanıyordum, oysa okulun bulunduğu sokaktan meydana çıkınca geçen yıl Floransa’da ayak bastığımız ilk meydan olduğunu anladım; o sıra solumdaki turist danışma merkezinin, tuvaletine alelacele girip çok sevgili gri hırkamı kaybettiğim yer olduğunu fark ettim. Arno kenarında yürürken şehri tek başıma gezdiğim günü hatırladım, yine aynı yerlerde ve bu kez nereye gittiğimi çok iyi bilerek yürüyordum. Elimi kalbime götürdüm ve hayatımda bu hareketi bu kadar hissederek hiç yapmamış olduğumu duyumsadım. Kalbimi tutarken annemle babamı düşünüyordum, onlarla burada olsam kendimi nasıl iyi hissedeceğimi düşünüyordum. Şimdi burada ilk sıcak kafeinsiz küçük kahvemin üzerine ayıp olmasın diye istediğim soğuk ve kendiliğinden şekerli kahveyi bekletmek yerine onlarla gülüp eğleniyor olmayı isterdim. Bütün gün taban teper, sabah sıkı bir kahvaltı etmiş olduğumuzdan öğle yemeğini kahve, en fazla sandviçle geçiştirir ve akşam güzel bir yerde canımızın istediğini yer, bol bol güler ve yorgun argın erkenden uyurduk yan yana. Büyüdükçe o günler hep uzaklaşıyor işte, sevemiyorum bunu. Bir şeyler yaşıyoruz ve üstüne yenileri koyuyoruz, ama yaşamış olduklarımızın tadı damağımızdan bir türlü gitmiyor zaman zaman. Ne yaparsam yapayım yaşadıklarıma hep bir özlem duyuyorum, kimi zaman yenilerin de çok güzel olabileceğine kendiliğimden inanamıyor, mecburen çaba sarf ediyorum.



İşte ben böyle bir insanım, saat sekize on kala kapanan kafeden ayrılırken göğsüme havaalanından almış olduğum Türk gazetesini bastırıp hüzünleniyorum burada. Bugün tek başıma olmanın, zamanında önce ailemle ve ardından arkadaşlarımla yalnız gezip eğlenmeye geldiğim bir yerde şimdi kendimi idame ettirmenin telaşını yaşıyor olmamın etkisi bu. Ailemle Ankara’da, evimizde, topu topu altı güncük geçirebilmiş olmak ve ardından bambaşka bir ülkeye konuvermek burnumu nasıl sızlatıyor! Önceleri seçimler yoktu ki, annemin hep önlerinden yürümemi ve asla geride kalmamamı tekrarladığı zamanlar vardı, beni kaçırmasınlar diye. Biri sağımda, biri solumdayken öte memleketler bizimkiyle kıyas kabul etmezdi. Olmayanlar yoktu, olduruluyordu her şey. Babam bir yerlerden ne istesek bulup buluşturuyordu, ikisi birden tüm kötüleri saklayıp baktığım her zerreyi büyüleyici kılıyorlardı. Bu duyguları ilk defa geçen yaz Amerika’da hissetmiştim, aynılarını şimdi burada yaşıyorum, üstelik şimdi koşullar daha da zorlayıcı ve bir yandan, sırf böyle olduğu için, daha da güzel!

Yalnız olmak ne güzel! Ah, ailemle olmak da ne güzel! Sadece birkaç dakika arayla ikisini birden istiyor olmama ve bu çözümsüz özlemlerin getirdiği anlık hüzünlere, ufacık tatminsizliklere şaşıyorum sadece – ve bunlardan da keyif alıyorum aslında.

Son bir buçuk saatimi elimdeki gazeteden Türk olduğumu anlayan bir aileyle Piazza della Signoria’da sohbet ederek geçirdim. Levent on altı yaşındaydı, benim de o yaşlarda hissettiğim gibi eğlenmek, eğlenmek istiyordu, dövme yaptırmak istiyordu. Annesi Mine Hanım’la konuşurken onlarla karşılaşmadan az önce içimde beliren uçsuz bucaksız aile özleminden bahsettim; gözlerim dolmasın diye uğraşadurayım Mine Hanım ağlamaya başladı. Levent ortamızda, ne yapacağını şaşırmış, iki eliyle ikimizi tutup “Aa, yapmayın siz de !” dedi gülerek. Hayat böyle ne güzel! Bu gece burada yalnızım, biraz yorgunum ve kaç saat uyuyacağım umurumda bile değil. Gündüz bu meydana ilk gelişimde ne kadar garip, dedim kendi kendime, üç beş saat önce Ankara’daydım ve şimdi Floransa’dayım! Yüreğime üzerinden geçe geçe kazıdığım, üzüldüğümde moral bulup sevindiğimde mutluluğumu katladığım fotoğrafların ve anıların içine düştüm. Bu sefer tek başımayım, sağdan gelen gitar sesiyle meydanın ortasında oturmuş akşamın en sevdiğim saatlerinin tadını çıkarıyor ve bir yandan da ailemi, kendimi düşünüyorum. İnsanlar yemekler yiyorlar, otlu peynirli kocaman sandviçim beni tok tuttu. Yıllar önce ben de ailemle buralarda bir yerde yemek yiyordum, şimdi ise şortum ve tişörtümle oturmuş yazılar yazıyorum. İkisini de ayrı ayrı öyle çok seviyorum ki böyle yenileri her tattığımda hayatın ne kadar güzel olduğunu görebilmenin sevinci içime sığmıyor!

Yarın sabah 9’da kursa gideceğim, evden en fazla beş-altı dakikalık yürüme mesafesi. Nemden yapış yapış, yolculuktan pek pis oldum ama banyomu sabah yapmayı düşünüyorum, zira banyo penceresi maşallah başka pencereleri baya bir görüyor ve buzlu muzlu da değil. Işığı yaktım mı vitrin gibi olurum. Aman ondan da değil belki, ne bileyim yorgunum işte. İtalyan kanalları falan seyreder kitabıma gömülürüm. Milan Kundera’dan “Ölümsüzlük”ü okuyorum şimdi, “Gülüşün ve Unutuşun Kitabı”na bunun kadar bayılmamıştım. Tanrı’m kitaplarımı nasıl seviyorum! Şu Milan Kundera’nın bana hissettikleri o kadar güzel, öyle harika ki; iyi ki, iyi ki var bu adam, iyi ki yazmış.

Buraya gelmeden kitaplar aldım kendime. Hala okunmayı bekleyenlerin yanına iki aylık maceram için yenilerini ekledim. Kaç kilo olursa olsun onlardan asla fedakarlık edemezdim. Bakınırken Agatha Christie’nin romanlarına göz gezdirdim, seksenlerime kadar elimi sürmeyeceğim “Ve Perde İndi” haricinde okumadığım bir Hercule Poirot romanı bulunduğuna dair içimdeki o küçücük umudu canlandırdım yine ve bu sefer haklı çıktım! Koşa koşa anneme gösterdim Cafemiz’de buluştuğumuzda. Çaylarımızı içip bizim kurabiyelerden yerken Agatha Christie’nin zor zamanlarımızda hep yanı başımızda bizi nasıl başka yerlere götürdüğünü konuştuk, teşekkürler taşırdık ona.

Yarın ateş pahası olmayan, sorunsuz erişilebilirliğe sahip bir internet ve ucuzca bir telefon hattı bulsam hiçbir derdim kalmayacak. İnterneti olan başka bir yerde kalır mıyım diye bavullarımı boşaltmadım henüz, oysa ev alışverişimi de yaptım. Böyle zamanlarda hop oturup hop kalkıyorum, alıştığım konfordan uzaklaşınca hemen hafifçe şımarıklaşıp o konforu sağlamaya uğraşıyorum. İnternet ne kadar elzem bir şeydir? Olmadığı yerden çıkını toplayıp ayrılmaya bakmak ve acilen internetli bir yere konuşlanmak mı gerekir yoksa bu farklı deneyimi yaşayıp internet erişimini kısıtlayarak yeni bir tecrübe edinmek mi? Göreceğiz bakalım.

Saat 22:11. Dünya kupası maçı gösteriliyor karşı tarafta, insanlar bağırıp çağırıyorlar. Azıcık sokaklarda yürüyeyim diyorum; bir ara üç gün üç gece süren mezuniyet kutlamalarımızı, mastera kayıt yaptırma maceramı ve ailemle buluşup Ankara’da geçirdiğimiz zamanları anlatacağım, ama şimdilik sırayı tatilimin başlangıcına verdim. Bilgisayarın şarjı da suyunu çekti, şimdi Toscana’da dolaşma zamanı!

Ciao tutti!