Atmosfer önemli şey. Işık, renkler, müzik. İnsan, enerji. Örneğin abajur ışığı - tavandan gelen ışık bombardımanı huzur için biraz tekdüze kalıyor böyle akşamlarda.
Bugün çocukluğumun, gençliğimin ve bugünümün bir parçasıyla, Ecem'le buluştum ve saatlerin nasıl geçtiğini anlamadım, saatime bakmadım bile. Böyle keyifli buluşmalar yaşamayalı çok olmuştu. Son zamanlarda ikili sohbetleri çekemediğimi fark etmeye başlamıştım, kiminle olursam olayım yirminci dakikada kıpırdanmaya, saatimi kontrol etmeye yelteniyor, elimi ağzımı oyalayacak bir şeylere müthiş ihtiyaç duyuyor ve çaydan kahveden ayrı kalamıyordum. Arada bir denk gelen akıcı buluşmaların ardından da dehşet bir yorgunluk ve ağrının içinde buluyordum kendimi, kaslarım gerilmiş ve başım zonklar halde ayrılıyordum masanın başından. Filmlerde gördüğüm teketek sohbetlere, gülüşmelere baktığımda içimde bir inanamazlık, şaşırma beliriyordu.
Önce Tunalı D&R'a gittim ve kitapsızlığıma bir son verdim. Sanırım bütün bir dönem beni götürebilecek bir koleksiyon toparladım, zira dersler başladığında aynı tempoda okuyamayacağım bir gerçek (ama bu gerçek beni korkutmuyor). Kimdir bu Nick Hornby, bilmiyorum. Çağlar'ın odasında futbolla ilgili olduğunu söylediği İngilizce bir romanını görmüştüm, kapağı ve yazı tipi çok sıcak ve ilgi çekici görünmesine karşın o zaman aklımın köşesinde bile denemeye dair herhangi bir kırıntı oluşmamıştı. Bugün bir Nick Hornby aldım. Kapılarımı aşka kapatmışlığımı deşebilecek bir roman olur belki. Aşk romanlarını oldum olası sevemedim, romantik olmayışımdan kaynaklanıyor olabilir. Bu biraz daha esprili bir dilde karşı cinsi anlatıyor gibime geldi. Öyle erkekleri anlatan şeylere hepten uyuz olurum; erkekler nasıl düşünür, neden onları anlamayız, bir erkeğin dünyası falan gibi şeyler. Kafamız ve analiz gücümüz, anatomik ve dolayısıyla da psikolojik yönden bizlerden farklı olan canlıları anlamaya yetmezmiş gibi bir havada, yazar bu aşılmaz soruyu cevaplama ve inceleme onuruna erişmişçesine üstten üstten, güya algılayamadığımız gerçekleri kalıplaşmış cümlelerle anlatmaya kalkar... Erkek ya da kadın, birini tanımak değil mi işte asıl mesele? Modayı ve yenilikleri görmek, biraz cıvıldamak için aldığım kadın dergileri de böyle, ortalarında bir yerlerde deli saçması üsluplarla erkeklerle ilgili "tavsiyeler" verildiğinde beynime vurulsa yankı yapacakmış bir topluluğun üyesi gibi hissediyorum kendimi. "Ölümüne Sadakat" ise daha bu yaşlarda, daha modern, daha gerçekçi bir romantik-komedi tadındadır umarım, yapış yapış aşk sözcüklerinden çook uzaklarda bir yerde.
Milan Kundera'nın bir sürü elde gördüğüm, ancak okumamış olduğum "Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği"ne belli belirsiz bir önyargıyla yaklaşmıştım önceleri, daha doğrusu bilinçaltımda geliştirdiğim bir önyargı olduğundan farkında olmadan hiç yaklaşmamıştım. Geçen dönem o kitabı okudum ve beğendim. Kundera'nın üslubunu da beğendim. Aynı tarzda iki romanı daha olduğunu biliyordum, ama sanki biraz tekrar mı olur düşüncesi vardı kafamda, yine de birini edinmeyi planlıyordum ki karşıma "Yavaşlık" çıktı. Şöyle diyor kapakta: "Yavaşlık ile hatırlama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Bir şey hatırlamak isteyen kimse yürüyüşünü yavaşlatır. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır." Harika bir gözlem, burnumuzun ucunda -adeta bir refleks- olduğu için göz ardı ettiğimiz böylesi bir detayı kapağına taşıyabilmiş, üslubu tanıdık bir yazarın elinden (zira "Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi" pek tatmin edici olmamıştı); işte bu denemeye değerdi.
Sylvia Plath, bana hep tuhaf şeyleri çağrıştırıyor. Adını "Sylvia" adlı filmle duyduğum bir şair-yazardı ve -o filmle hissettiğim- taşıyamadığı düşünceleri yüzünden boğulduğu hayattan, daha keskin, daha alt edilebilir masumlukta bir şeyle boğularak kendini kurtarmayı seçmişti. Hakkında başka bir şey bilmiyordum, hiçbir eserini okumamıştım ve o filmden sonra da karanlıkları ve acıyı çağrıştıran bir karakter olmuştu benim için. Kendime yakın bulduğum tarafı, düşünceleri de düşünüyor olması ve bir şeye birden fazla anlam yükleyebilecek, normalden sapmış bir gözlem yeteneğinin oluşuydu. Bugün bir iki yapıtıyla karşı karşıya geldim, kafamı çevirdim, sonra bir başka rafta "Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı"na ilişti gözlerim. Johnny Panik... "Kırılmış bir oktan geriye kalan on karanlık öykü ve birkaç saptama". Dahası: "Sevilecek tek şey, Korku'nun kendisidir. Korku'nun Sevgisi bilgeliğin başlangıcıdır." Korkuları sevmek... Johnny Panik'le karşılaşmadan hemen önce, onun biraz sağında almamaya karar kılmış olduğum halde arkasındaki bir cümleyi telefonuma kaydetmekten geri duramadığım bir başka kitap incelemiştim: "Bir şeyi yapmaya cesaret edemediğimizde, bu onun zor olduğu anlamına gelmez, o şey cesaret edemediğimiz için zordur." İçimdeki korkular, cesaretsizlikten ileri geldiği söylenerek farklı bir konuma getirilmiş korkular, demek cesaretle yok edilebiliyordu. Şimdi ise sevilecek korkulardı bunlar, bunların üstüne giderken bunları sevmek de gerekebilirdi, ve bu çok düşünen sekiz-boyutlu-madde-kadın buna değinmişti, panikle.
Dün gece bitti Joanne Greenberg'ün "Sana Gül Bahçesi Vadetmedim"i. On altı yaşında bir kızın şizofreni teşhisiyle kaldığı akıl hastanesinde verdiği dünyayı yeniden algılama mücadelesini anlatıyordu. Okuması yer yer zordu, zira biz pek çok sağlıklı insanlar(!) için algılaması kolay olmayan bir ikinci dünyayı canlandırabilmek gerekiyordu. Bir anda ortaya çıkan, ateşler içinde düşen tanrılar, Kuyu'lar, Koro'lar, başka diller ve deyişler. Yabancıydı. Daha tanıdık olabileceğini umdum zaman zaman, bazen de fazla tanıdık gelişinden endişe duydum. Grangé'a ihtiyacım olabilirdi tüm bunların üzerine, "Koloni"yi aldım, elbet alacaktım ondan bir şey.

"Düello" ve "Cave Canem", Pirinçci'nin okumamış olduğum, "Francis" ile "Salve Roma!" arasında kaleme aldığı iki Francis polisiyesi daha. "Salve Roma!" ile birlikte Pirinçci'den yalnız bu üçü vardı mağazada. Şimdi okumayacağımı bildiğim halde, Pirinçci romanlarıyla adım başı karşılaşmadığımdan, (başta, savurganlık mıdır bu, diye kafa patlatarak) zamanı gelince okumak üzere bunları da sepete attım (bana kırmızı bir sepet verdiler sonradan). "Felidae" ve "Francis"e gelince, orada olsalar onları da alırdım. Ortaokulda bir arkadaşım benden onları ödünç almıştı ve ömürlük bir ödünç oldu bu.
Altıncı kitapta Serra'yı evlendirmiş ve "Bir Genç Kızın Gizli Defteri" serisine noktayı koymuştu İpek Ongun. Kimse bu vedayı kabullenmedi, diretildi, yedinci kitap basıldı, ardından sekizinci. Şimdi "Çok Satanlar"da dizilmişti dokuzuncu. Ecem'e bu yüce haberi vermeye hazırlanırken bana anında "Okudum!" dedi. Daha iki hafta önce yoktu bu kitap, meğer benden erken davranmıştı. İkimiz de eskisi gibi keyif almıyorduk aslında okurken, gerçi konu Serra olunca böyle bir cümle kurmak hiç de oturmamış gibi geliyor. Bir çok nedeni olabilirdi bu durumun. İlki, bizim değişimimiz. Eskiden daha çok kapılıyor, daha fazla heyecan duyuyorduk belki, henüz yaşamamış olduğumuz dönemlerde Serra ortaokulu, liseyi, üniversiteyi tecrübe ediyor, biz evimize okulumuza bakarken o yeni hayatlar keşfediyordu ve onun renkli dünyası bizi gezdirdikçe biz de alıp başımızı gidiyorduk. Önden gidiyordu Serra hep, yolumuzu açıyordu. İpek Ongun düşüncesi biraz kalıplı bir prenseslik kursu gibi gelse de kulağa, Serra'nın defterlerini defalarca, defalarca okuyordum. Garip bir his, öyle güzel bir his ki, gerçekti o ve biz oturup Serra'dan bahsediyorduk Ecem'le hep. Babamın teorisi doğru çıkmıştı, kız büyüyüp çoluğa çocuğa karışmıştı ve biz hâlâ onun gizli defterini okuyorduk. Serra'nın Oktay'la ilişkisinin ilk iki yılına, cicim aylarına tanıklık etmiştik ve aradan beş yıl geçtikten sonra ikisinin de farklı yönlere gitmiş oldukları gerçeğiyle, yedinci yıllarında ve bir anda yüz yüze getirilmiş, anlayamamıştık. Ayrılık Ecem'le bana çok ağır gelmişti. Böyle gerçekleri -hayatın gerçekleri- hiç tecrübe etmediğimizden bu masalın nasıl bitebildiğini ve kısa bir süre içinde yeni bir masalın nasıl başladığını kavrayamadık (sözde masal bile dedik içimizden), farklı zamanlarda ve uzamlarda bu ayrılığın resmen yasını tuttuk, ağladık. Ecem bu ayrılığı ve devamındaki yeni evliliği hâlâ içine sindirebilmiş değil, Serra'nın eşini içine bir mantık evliliği olarak gömdü ve altıncı kitaptan sonra şevki kırıldı biraz da olsa. İşte ikinci neden, altıncı kitapta bir evlilik yaşanmıştı, devamında herkes sıra sıra evlenmiş ve sonra yine sırayla çocuk sahibi olmuşlardı. Biz bunlardan çok uzakta hissettiğimizden bize belki biraz hızlı, hatta zorlama derecesinde hızlı bir hayat dersi gibi gelmeye başlamıştı kitaplar. Serra artık okulunda devrim niteliğinde güzelleştirmeler ve farkındalıklar yaratmıyor ya da üniversitenin renkleriyle sarılıp sarmalanmıyordu. İşi, eşi, evi, ve hatta çocuğu vardı, ve farklı bir dünyanın insanıydı artık; belki şimdi bize biraz renksiz gelen bu yeni hayatı ilerde anlayabilecektik ve henüz biraz yabancısıydık bu ara renklerin. Üçüncüsü ise -biraz yargılama gibi ama- belki de yazar gerçekten biraz ders verir gibi olmuştu; belki içindeki kesin vedanın ardından gelen isteklerle şevklenerek yazdığı devamlar, kesinliği kırmak için yeterli ilham perileriyle donatılmamışlardı, bu da bir olasılık. Eskisi gibi olmasa da, zaman tünelinin çok derinlerine değilse bile, bir yerlerine yine bırakıyor Serra bizi.

Ecem'le en son ne zaman buluşmuştuk?.. Tek hatırlayabildiğimiz Cafémiz'e gitmiş olduğumuzdu. Birer mini tavuk külbastı söylemiş ve küçük porsiyon yaratıcılığına çok sevinmiştik. Kesin nefis kurabiyeciklerden de yemişizdir. Şöyle bir buçuk sene olmuştu en azından. Dün gibiydi benim için bir bakıma, son bir buçuk sene biraz kayıp zamandı ne de olsa. Bu kadar süre ne aramış ne sormuştum onu, düşünsel (ve patlamasal) yolculuğum o günlerde çoktan filizlerini vermişti; ama onunla buluştuğum her zaman olduğu gibi sonsuz bir huzur bahşedebilmişti bana arkadaşım. Tıpkı bugünkü gibi saatlerin nasıl geçtiğini anlamamış ve deli gibi özlemini çektiğim bir huzurla kalkmıştım masadan - bugünkünden daha fazla yorulmuştum ki bu, bugünüm için daha da güzel bir olgu. Onun hayatında pek bir değişiklik olmamıştı bu geçen sürede. Makyajı olmaz ve inanılmaz da güzel bir cildi vardır, öyle ki zaten hiç makyaj yapmasın. Bugün yüzünde küçük bir değişiklik olarak allığın simleri seçiliyordu yalnızca. Sabah nereden başlayacağım, diye düşünmüştüm içimden, öyle biriydi ki benim için kafamdan geçmiş her türlü düşünceyi aktarabilmek isterdim, zira ilgileniyordu ve o da bilmek isterdi, ama hangi birini, neresinden? Dehşet bir kovalamaca olacaktı belki de bu, şişelerce su gideremezdi o zaman ağzımda oluşabilecek kuruluğu. Yorgunluk da cabası; ben anlatmaktan, o dinlemekten. Parça parça, o değindikçe döküldü ağzımdan kelimeler, tüm yaşananları ve düşünceleri ikimizi de yormadan, ağrıtmadan, sakin sakin anlatabildim. Aktı gitti konuşmamız, başa döndü, sona gitti, ortaya çalındı, tekrar, tekrar... Saat benim için hâlâ altıyı biraz geçiyordu.