23 Şubat 2010 Salı

Palette



Tuvalime tiner damladı, daha çok boya almaya gidiyorum!


13 Şubat 2010 Cumartesi

Fortune Cookie


Az önce valizlerimi topladım. Hesapta olmayan kayak montu ve diğer dağ ıvır zıvırları yüzünden acaba her şeyi sığdırabilecek miyim diye ailece endişeye kapıldık. Bir ara montların, çantaların ve henüz dolaptaki yerini koruyan pek çok eşyamın bavulların içine kesinlikle erişemeyeceğini düşünüp pes etme noktasına geldiğim oldu, ama yılmadım ve sonunda iki valizi de üstlerine oturmak suretiyle rahatça kapatabildim. Belirtmeliyim ki artık eskisi gibi dikdörtgen değil, yuvarlaklar.

AnkaMall seansında kaleci eldiveni kabalığında olmayan kayak eldivenleri beğenmiştim. Aynı eldivenleri birkaç gün önce Panora'da da görmüştüm, ama iki alışveriş merkezinde de küçük bedeni yoktu ve ben de başka eldiven bakmaya takatimin kalmadığını hissederek eldiven alma işini ta bugüne ertelemek durumunda kalmıştım. Bugün söylene söylene Panora'nın yolunu tuttum. Hayır, madem uygun bedeni yok, al başka eldiven gitsin, kurtul! Yoo efendim, ertelerim ben işte böyle her işi son güne değin ittirir dururum. Bir kuyruk, bir kalabalık, kendime iki kere kızdım girişte. İlla bir kere daha bakacağım diye aynı mağazaya tekrar girdim, koca koca eldivenlerin arasında umutsuzca gezinmeye başladım. Satıcı kadın bana normal bir eldiven alıp üzerine de bunları geçirmemi tavsiye etti ki büyüklüklerini böyle geçiştirebileymişim (yok artık). Sonra bir karambole geldik falan, kadın tuttu benim yığının içinden minik bir çift eldiven çıkardı, eminim sonuncusuydu. Acayip sevindim bu işe, hiç olmazsa bu kalabalığı ve trafiği boşuna çekmemiş, isteğime kavuşmuştum! Kös kös dönmeye şartlamışken kendimi, mis gibi bir dopingim oldu. Pek önemsiz bir ayrıntı gibi görünebilir, ama ben epey tadını çıkardım, bir aklımı seveyim havasına kapıldım.

Bir yılı aşkın süredir ilk defa bugün saçlarımı kestirdim. Kestirdim dediğim de en az dört yıldır ilk defa yalnızca kırıklarını aldırdım. Hep kat, hep kâkül. Bir avuç saçım kesimden sonra kalırdı bir parmak. Ben de bir yıl hiç dokunmadım, zaten bir yıldır herhangi bir şeye dokunmuşluğum yoktu fazlaca. Uzadı, katlar uzadıkça saçın daha gür olduğu yanılsaması da ortaya çıkar gibi oldu, ben de kapıldım bu duyguya. Birkaç haftadır taraktan düşen kısacık kırık saç parçaları beni ürküyordu yalnız. Korktuğum an gelmişti, gün risk alma günüydü. Saçlarımı dokuz yıldır Ali keser. Yalnız bir defa, nerden estiyse, değişiklik olsun diye başka bir adama kestirmiştim ve üç-dört gün sonra koşa koşa Ali'ye gidip mecburiyetten başka bir şehirde (başka bir dünyada da diyebilirdim) saçlarımı kestirmek zorunda kaldığım yalanını uydurmuş, böylece aynada yeniden kendimi görmeye devam edebilmiştim. Kuaförlere genelde böyle söylenmelidir, diğer alanlarda da müşteriyle çalışan arasında gizli bir bağlılık anlaşması bulunsa da, saç bakım sektöründe bu anlaşmanın ihlâli kuaförün küsmesiyle sonuçlanmaya daha bir yatkındır. Ali diğer pek çok kuaför gibi alıngan, yapış yapış, fazla samimi ya da kırık bir adam değildir yalnız, öyle kuaförlere de hepten sinir olurum. Tanımadığım etmediğim ve profesyonel olmaları beklenen insanların beni teyzelerinin kızıymışım gibi karşılamalarından bazen tuhaf bir elektrik alıyorum.




Dün, bu akşam için bizim birkaç kez gitmiş bulunduğumuz balıkçımız Trilye'de yemek yemeyi kararlaştırmıştık, sonra bu sabah ben bu fikri benimseyemedim. Trilye çok güzel, yalnız biraz ağır bir yer. Böyle iş adamları, yabancılar falan oluyor, fırıl fırıl garsonlar dönüyor. Pek bir kibarlık, şıklık kokuyor yani. Son gecemde değil ilk gecemde gitmek isteyebileceğim türden bir yer olduğu düşüncesi yer etti kafama. Bu gece için daha sevimli, renkli, rahat bir yer istiyordum. Ben böyle düşününce annemlerin de aklına yattı, ya ne gidecez dedik şimdi iki dirhem bir çekirdek. Ben kazan kazan suşi yiyebilirim, annem her ne kadar gitmiş olduğumuz her restoranda çok yağlıydı, çok tuzluydu diye ağlasa da çin yemeğine itiraz etmez pek. (Babamla ben de annemden hiç farklı değiliz gerçi, ama daha az yaygaracıyız. Biz biraz dışarda pek yemesinler ailesiyiz). Babam hiç sevmez yalnız, benim çiğ yumurtayı bile buzdolabının kapağının önünde lop diye yutabilen her-şeyi-yer babam, orada aç bile kalır. Nasıl oldu bilmem, annemin Quick China önerisi babamın da hoşuna gitti ve akşam için orada yer ayırttık. Baltimore'da yediğim efsanelerin ardından burdakiler biraz sönük geliyor, ama taze yosuna taze balığı sarıp pirinçliyorsan, suşi suşidir.




Uzun zamandır böylesi bir akşam yaşamamıştım. Ecem'le çıktığımız gün bir, bugün iki. Dışarda yenmiş yemeklerin arkasından vay neden bunu yedim, şunu niye içtim, ay çok mu yedim falan gibi insanüstü tavırlar takınmadığım, iki lokma yiyip çatalı bir kenara atmak ya da tabağı da götürecek kadar yumulup üstüne de tatlı börek çörek ısmarlamak gibi anoreksik veya oburesk uçlarda gezinmediğim, son derece normal ve bu nedenle çok da normal bir akşam geçirdim ailemle. Güleyim mi ağlayım mı bilmiyorum; (şu son bir iki hafta hariç) en son ne zaman dışarda, keyifli ve rahat bir şekilde yemek yediğimi gerçekten hatırlayamıyorum çünkü. Bodrum'da yarım ekmek sucuklu kaşarlı tost vardı, bir o geliyor aklıma, istisnai. Beyaz ekmek falan da yemeye başladım ben bu aralar. Takıntılarımın esiri olmaktan kurtulmaya başladığımın sinyallerini veriyorum yani yavaş yavaş. Her şey bir anda olmuyor tabi, ama kontrolün elimde olduğunu hissediyorum. Sınırlarımı sınıflandırıyorum: gerekli ve gereksiz olanlar. Hayatın tadını ben de çıkarıyorum - bu sefer bilerek üstelik!







Bugün yemekte kadehlerimizi kaldırırken, yeni döneme, dedim, ve bir daha böyle kötü günler görmeyelim. Daha önce böyle bir şey dilememiştim. Hep çabalamıştım her şey eskisi gibi olsun diye, ama bir daha böyle günler yaşamayalım deyip yoluma devam edebilecek kadar çıkamamıştım demek ki o "böyle günler"in içinden.

Quick China'ya son gidişimiz Ankara'ya daha önce gelişlerimden birinde babamın seyahatte olduğu bir akşama denk düşmüştü. Ne zaman gerçekleşeceğinin bilinmezliği içinde beni daha bir ürküten sebepsiz sinirim nüksetmişti. Bir şeyler yemek şöyle dursun, gözümün önünü göremiyordum adeta. Kendimce, yanlış üstüne yanlış yaptığım, daha doğrusu kendimi çok salıverdiğim ve ipimi tutamadığımdan kendimi de tanımazdan geldiğim bir dönemdi; bu yüzden müthiş değişken, ama genellikle kara duyguların esiri oluyordum. Bu sis beni hesaplaşmaktan ve silkelenmekten kaçırıyordu. Boyuna kaçıyordum gerçeklerden. Birkaç saat önce ise, diğerinden üç beş masa ötede ne gerçeklerle yüzleşmek yapıyordum ne dört nala koşmak. Oturduğum yerde oturuyor, yediğimi yiyor, konuştuğumu konuşuyordum işte. Yüzleşmek diye ağır bir etiket yapıştırdığım tek şeyin, sadece "an"ın kendisi olduğunu gördüm. Ve o "an", şimdi bu "an", son derece yumuşak bir şeymiş.

Biraz sudan çıkmış balık halim var. İlkokula başlayacakmış gibi hissediyorum kendimi. Bir senedir okulla ilgim yoktu (bunu itiraf ederken kendim de şaşırıyorum), şimdi öğrencilik hayatıma kaldığım yerden devam edecek olmanın heyecanı, az da korkusu var içimde. Bir şeyler öğrenmeyi, derslere girip çıkmayı, yeni şeyler gördükçe "Vay be adamlar neler bulmuş!" demeyi, saygı ve gurur karışımı kabarık duygulara kapılmayı özledim. Bunları duyumsadığımda bir zorlanma korkusu çörekleniyordu içime. Kaç, diyordu. Şimdi bağır, çağır, ağla, yakın, tepin; ama kaçma. Ne yapıyorsan yap, tıpkı eskisi gibi. İşin içinden çık.

Bir şeyi iki kere düşünür olmuştum. Eskiden bir defa düşünmek yetiyordu. "Şunu severim." Bitmiştir. Düşüncelerin yarışması, bunu ikiye çıkardı. "Neden?" ve "ama..." geldi işin içine. Neden böyle yapıyorum, ama şöyle de olabilir - ben mi yanlış düşünüyorum, ben mi göremiyorum, diye aklımdan geçen her şeyin arkasına bir cümle daha ekleyerek yüklemelerin en gereksizini yapıyordum. Kendimi iki kat sorguluyordum. Yorum yapmak zaten bir iç sorgulama demekti, devamı geldikçe kendime olan inancım zedeleniyordu. Her şeye bir ama getirerek kafamda kocaman bir ağaç yarattım, her düşünceden en az iki dal filizleniyordu. Bu karışık odun kümesinin hoşgörü, edinim, yeniliklere açıklık ya da fikir teatileriyle ilgisi yoktu anlaşıldığı üzere. Büyük bir yanılgı, boş ve tehlikeli bir felsefe dağarcığı büyüttüm onca zaman.

Hayatta tek başına yükselmesi gereken dallar olmalı artık, ve evet, zamanı geldiğinde belki apansızca kırılacak bunlar. Onlarcasını yaratıp birinin kazanmasını beklemek; bir ton olasılığın sancısıyla boğuştuktan sonra gerçek hariç tüm farazilere gitmiş emeğin kaybettirdiklerini görmek akılcı değil. Gerçek buna değmeyecek bile! Bir tanesini seçeceksin; kalırsa kalır, kırılırsa da hayat bu. Büyük yanlışlar yapacak kadar köksüz olduğuma inanmıyorum - ve bunu ikinci kez sorgulamıyorum.

Bir yandan baharın gelmesini beklerken diğer yandan havanın güzel ve sıcak olmasından korkuyorum, evet, ama sırf tadını çıkaramamaktan, hakkını verememekten. Ben, hava güzel olduğunda bunu çekememekten korkuyorum, bahar havası bile ezmiş beni. Saniye farklarıyla amansız bir narsist ve bir toz tanesi oldum uçlarda. Hiçbir şey kaçmıyor oysa, bense ne tozum ne odak. İkinci bir düşünceye yer vermeyecek şekilde, beni ben yapan her şey "ben"im; havadan bağımsız. Beni üşüten, kısıtlayan derecelerin artmasına bel bağlamışken şimdi gerçekten artmalarının zamanı geldiğinde, eyvah, diye kaçışacağım sözde. Hayır, sadece her şeyden biraz. Gün saatlere bölünmüş, zaman neden zorluklara ve serbestliklere paylaştırılamasın? Böyle bir hayatın içine doğdum ve başka türlüsünü de istemezdim zaten.



Yemekten sonra fortune cookielerimiz geldi. Önceki gidişimizde annem kurabiyenin tamamını kaşla göz arasında ağzına attığından ayrı bir eğlenmiştik, aman ne yaptın onda fal var falan dedim de bir çaresine baktık. O günkü sinir bulutunun arasından annemle bana bir fallar çıkmıştı; bugün hatırlayamadık ama, huşu içinde hayretlere düşmüştük. Birilerine o aylarda yaşadıklarımızı anlatsak da bir cümleyle bize nasihat etmesini istesek anca o kağıtları alırdık. Azametli kurabiyeler bugün bize denk gelmedi, yalnız babam kucaklaşmalardan ilk ayrılan olmamalı, annem yalnız uyumak istemiyorsa horlamamalı ya da eşini değiştirmeliymiş, bense en iyisi benim demek için her gün üretmeliymişim.




...and the cookies have spoken.

11 Şubat 2010 Perşembe

Gulp!


Her Perşembe aynı terane, anlamıyorum buna ne sebeple katlanıyorum. Basiretim bağlanıyor herhalde. Konuştuğum herkes rahatsız, kimse herhangi bir zevk ya da heyecanla izlemiyor artık Aşk-ı Memnu’yu. Her hafta bilumum köşe yazarı tarafından topa tutuluyor, çünkü dizide hiçbir şey ol-mu-yor! Bazen bir şeyler oluyor gibi oluyor, mesela bugün güya Adnan Bey biraz şüphelenmeye başladı; ama artık öyle uzadı öyle yapış yapış bir kıvama geldi ki bu dizi, her şey ortaya dökülüp kıyametler kopsa bir bölüm (yirmi sene sonra falan), yine de kılımı kıpırdatmam. Adnan her şeyi öğrenip delirse, tuhaf tuhaf hareketler falan yapsa, hani biraz güleriz bari. Hayır ben her Perşembe akşamı salak yerine koyulduğumu hissediyorum ve hakikaten salaklık bende herhalde bu gidişata bir dur da diyemiyorum! Biliyoruz, bir şey olmayacak. Sadece günde beş defa kıyafetlerini değiştirecekler, o galeri senin bu dernek benim dolaşacaklar, bol sıfırlı fiyata sahip her şeyden biraz bahsedecekler işte. Dakikalarca gıy gıy gıy bir fon müziğinin önünde -hınnn!- o ona bakıyor, bu buna bakıyor; boşluğa bakanlar, çerçevelere bakanlar, hayırdır inşallah, neler dönüyor bakanlar -hınn!- ne demek istedi bakanlar… Tüm hareketler ağır çekim, koca yalıyı sokmuşlar akvaryumun içine herkes suda hareket ediyor (aslan babamın özlü yorumu). İyi de neden izliyorum o halde? Sıkılıyorum izlerken, ellerimle falan oynuyorum sürekli. Benimle resmen dalga geçiyor koca kadro. Yine hiçbir şey yapmadık; sadece giyindik, süslendik, birbirimize uzuun uzun baktık, havadan sudan iki sohbet ettik, biraz gergin birkaç da nota koyduk aralara - ve seni yine kandırdık! Akvaryum dizisi işte!..

Hayatta zaten o kadar çok sıkılarak katlandığımız, ama zorunluluktan sesimizi çıkaramadığımız durum oluyor ki, bari zorunlu olmadıklarımızı saf dışı edebilsek. Zor ama. Nedenini bilmiyorum, ama bazen yapamıyoruz. Bunaldığım bir ortamı anında terk edebilmek isterdim, ya da istemediğimi bildiğim bir şeyi hayatımdan anında çıkarabilmek. Kurtulamıyor işte insan bazen. Kendine artık yakıştıramadığı, ama hayatında geçmiş vesilesiyle yer etmiş öğelerden bıktığında harekete geçmekte zorlanıyor. Başka her konuda ne istediğini bilen, tuttuğunu koparan, istemediği şeyleri yapmayan biri oluyoruz da iş yararsız ve beklentisiz alışkanlıkları sürdürmeye gelince sinip kalıyoruz. Ya bencillikten, ya da tam zıddından, kendine yeterli saygıyı duymamaktan. Tabii ki nezaketsizlikten, hoşgörüsüzlükten, tamamen ben merkezci bir felsefeyle çevresini hiçe sayıp gönlünden o an ne geçiyorsa patavatsızca uygulayan bir insan olmaktan bahsetmiyorum. Sadece zarar verdiğini, hatta bazen zehirlediğini bildiğimiz şeyleri hayatımızdan bir anda söküp atabilecek bilinçte, ya da güçte demek daha doğru, olabilseydik, biz bazen olamayanlar.

Neyse canım, iki saat televizyonun önünde kafaya alınmakla zehirlenmiyorum.

Dün yatmadan az önce çook yorgundum, ama birkaç sayfa okuyup öyle uyumaya ba-yı-lı-yo-rum! Hangisini okuyacağımı bilmiyordum yalnız. O kadar uykuluydum ki karar vermek için oturup düşünemeyecektim. Bulaşıklıkta tek sayıda çatal varsa Johnny Panik, çift sayıdaysa Nick Hornby dedim ve iki çatal vardı. Buna resmen üzülmüş olduğumu fark ettim ve çatalları boşverip Johnny Panik okumaya başladım.

“Altıkırkbeş Yayın” şöyle diyor ilk sayfanın arkasında:

Bu çevirinin yayın haklarını sahiplendik. Tanıtım alanları dışında -makul boyutlarda- izinsiz çoğaltılması ahlak kurallarına ve yasalarımıza göre suç sayılmaktadır. Böyle bir harekete kalkışmak istediğinizde önce bize sorarsanız uygar dünya adına seviniriz. […] Okurlarımızı yasal dergileri değil ‘fotokopi fanzinleri’ izlemeye çağırıyoruz. Onlar sizi uçurumdan aşağı itecek güce sahiptirler ve uçmayı öğrenmenin zamanı geldi […].

ALTIKIRKBEŞ YAYIN
bir Kaybedenler Kulübü tribidir.

Almam gereken bir şeyler vardı, AnkaMall’e gittim.




Uzunca bir süredir kafayı Şirinler’e taktım ben. İtalya’da bir gece otelimize dönebilmek için epeydir gelmeyen bir otobüsü bekliyorduk, hafif hafif sıyırmaya da başlamıştık ve oturup bilinen kaç tane Şirin olduğunu saymaya çalıştık. Verimli bir çalışma oldu. Öyle arada bir Şirinler’i düşünüyorum nedense. Boşuna değil, yeni sezonu hazırlayanlar da Şirinler’i düşünüyormuş demek!















Şu çok çok çiçekli, eski basma entarilerin desenleriyle bezeli parçalara bayılıyorum ve askıda ya da birinin üzerinde her görüşümde mest olup imrenerek bakmaktan alamıyorum kendimi. Git kendin de al bir tane, olmuyor işte. Ben bir türlü giyemiyorum onları ya, bana olmuyor! Kader!










Erkekler kazaklarını çıkarırken enseden çekiştiriyor, kadınlarsa önce kollarını çıkarıyor. Giyinirken, yine erkekler önce kafayı sokuyor, biz kadınlar ise kolları. Nedendir ki bu? Neden erkekler ayaklarından birini öbür dizlerinin üzerine atıp havada bir üçgen oluşturabilir de kadınların sadece bacak bacak üstüne atmaları uygundur?




Altıkırkbeş’in üçüncü sayfasında, “kişisel toplantı notları” adı altında kısa bir yazı:

"en güçlü balık bile, sudan çıkarıldığında, açılıp kapanan bir ağız haline gelir.
hepsi bu ve daha fazlasını istiyorsan, emin olduğun her şeyi terk etmelisin."
japon kale futbol kılavuzundan.

bir erkek oyunu olarak futbol ya da "ertuğrul sendromu": kendini tanımaya başladığı günlerden beri futbol oynuyordu. yavaş yavaş, önce mahallesinde sonra şehrinde küçük oyunlar çıkarmaya başladığında çevrenin beğenisini toplamıştı. uzunca sayılan boyunun verdiği avantajları topa yükselme ya da zamanlama antrenmanları yaparak arttırmaya çalışıyordu. güçlü ve amaçsızdı. doğru yolda olduğunu hisseden birinin gerginliği içinde, genellikle kaldırımın yola bakan kısmından yürürdü, sanki her an yolunu değiştirmesi, hatta bir dömivoleye ya da en azından kornere hazır olması gerekliydi. sırtını kaleye dönük oynayanlar için yaşamın acımasız olduğu inancıyla sürekli alan boşaltıyordu. kadınların üzerlerine ani dalışlardan ya da onlarla uzun sohbetler yapmak için yağmurda ıslanmaktan asla korkmazdı. en büyük hatası da buydu: yağmurun onun yanında olduğuna inanıyordu. derken bir gün, yağmurun verdiği rahatlıkla, gülümsediği bir gün, kadını oyununu çok beğenip onu defansa aldı. önce durumu anlamadı, sonra orta sahayı geçmemesi konusundaki sayısız uyarının ardından mutsuz günler geliyordu. tribünlerin bir kısmının hâlâ adının çevresinde dönen ağıtlar söylemesi, adamın kulaklarına ve kaslarına asitborik etkisi yapıyordu. sahip oldukları en iyi golcülerini defanslarına koymanın bir kadın geleneği olduğunu anladığında, o sezonu ve diğerini kapatmıştı [...].


10 Şubat 2010 Çarşamba

ZencefilliKekAdam


Gülümseyerek uyanmak çok, çok güzel ve biraz çocukça bir şey. Bu sabah başıma gelmiş olabilir. Bugün sıcak tesadüflerle perçinlenip beklentilerin üzerine çıkmış değildi, aksine planlarımda beklenmedik değişiklikler oldu - ve tasarladığı çizelgenin dışına birazcık bile çıkılsa afallayıp somurtan ben, oh yeni şekillendirmeler yaptım!

Babam sabah İstanbul'a gitti, akşam uçağıyla dönmek üzere. Tonton'un gezdirilmesi gerekiyor spordan önce, ancak tam da benim kardiyo zamanımla çakışıyor. Kahvaltımı yaptım, biraz oturdum ve işte o boşluk hissi, ne yapsam ne yapsam... Bir karınca olsaydım evin içinde gezinmek daha zevkli olabilirdi. Bütün günümü alırdı. Tontişi kaçta gezdirsem? Şu kadar sürse sonra onu eve bıraksam kaçta çıksam? İkiler, üçler, beşler kafamda. Ardından düşüncelerin yarışması sendromu; geçmiş, gelecek hepsi birbirine karman çorman. Dehşet hızlı çağrışımlar, aklıma düşen her kelime yeni bir şey anımsatıyor, ve o yeniler başkalarını, yumak gittikçe büyüyor. Dur, düşünme diyorum, hayır uğraşacak başka bir şey yok, yarış gittikçe ivmeleniyor. İçimde ölmez bir enerji, ama eylemsizlikten gözlerim kapanıyor, enerji ters tepiyor. Silkelen, silkelen... demekle olmuyor? Sonra bir baktım, birkaç nefes, aynanın karşısında şöyle bir poz. Giyinmiş, aşağı inmişim bile! İçimdeki son eylemsiz Pınar kırıntısı koşmamı engellemeye çalışıyor, kovuyorum onu. Önceden hareketliliğimi bozacak diye endişelendiğim soluksuzluk da, karanlık düşünceler de uğramıyor o andan sonra!


Tonton'la gezmek çok zamandır yapmadığım bir şeydi. Keşke boş bir bahar günü olsaydı, o zaman parka gidip koşturabilirdik. Bugün hava eskisine göre bahar gibiydi gerçi, yine de yetmiyor bana. Kuru dalları istemiyorum. Tonton ne kadar çok kokluyor öyle. Bankalardan birinin önündeki küçük ağaççığın çevresinde sekiz tur attı, çalıları didik didik etti burnuyla. Aynı ağacın önünden tekrar geçtiğimizde yine tutamadı kendini, birkaç kez daha döndü. Ailece yürürken en güzeli oluyor; annem babam ve ben onun arkasından yürüyoruz diye arada bir kafasını çevirip bize bakıyor, üçümüz gülüşüyoruz. Bizi görüp içini rahatlatınca neşeli neşeli zıpzıp sekmelerine kaldığı yerden devam ediyor.


Hâlâ vaktim var, evde yeni boşluklara düşmek istemiyorum. Hülya'cığımıza yürürken anneme eşlik edeyim diyorum, yerimde duramıyorum yani.

Yolda bıcır bıcır bir şeyler konuşuyoruz.


Parlıyordu bugün Hülya, yeniden. Sanki bir süredir biraz farklı, eskisinden daha cansız gibiydi, tabi Hülya bizim için ne kadar cansız olabilirse o kadar; çünkü o "o insanlar"dan, hani çevresine içtenlik saçan, öylece dursa bile mutluluk veren, hele bakışlarıyla ya da gülümsemesiyle karşılaşırsan hayatın güzelliğini üst bedeninde hissetmeni sağlayan insanlar. Hülya'yı öyle bir seviyoruz ki, yanında oflaya puflaya geçirdiğimiz bir saatin her dakikasında onca zorlanmaya rağmen sürekli gülüyoruz. "Kibar kibar" yapıyoruz sporumuzu, "bööyle kurbağa gibi" hareketler yapmıyoruz. İyiiice uzuyoruz, yukarı, yukarı, bütün kaslarımızı hissediyoruz. Bir on daha yapabiliyor muyuz, "hadi kızlaar", aa yapıyoruz bir on daha. Deriin bir nefes alıyoruz, ve bitiriyoruz. Geride bugün Yann Tiersen çaldı son nefeslerimize yakın.


Bu fotoğraf çekilirken makinelerle çok içli dışlı olmayan hanımlar nedeniyle dakikalarca aynı pozda beklemiyormuş gibi görünmeye özen gösterdiğimiz hiç de belli olmuyor, hem halimizden oldukça memnunuz.



Topları kullanmayı denemiştik zamanında, "pilates topu" pek bir moda olduğundan Pazartesi dersleri topla yapmaya başlamışlardı, ama oy birliğiyle topsuzluğun daha sıkılaştırıcı olduğuna karar verilmiş sene içerisinde. Toplar ağın gerisinde çok sevimli.

Evde yalnız olduğumuzdan annemle ikimiz televizyonu kapatıp azıcık sohbet ettik babam gelene kadar. Max FM açtık, küçük mumu yaktık. Ben küçükken mumu yakınca ışığı kapatırdık, ama böyle şey oluyor bir sıkıntı geliyor sade cılız mum ışığını düşününce.

***

Evimizde,


Salonda bir kırmızılı kadınımız var | Saat babama hediyem


Sağ üst Venedik'ten, sokak ressamından


ve kendimi böyle serpiştiriyorum.


***

Sevdiklerime yalanlar söylesem bir gün, ne garip olurdu! Ama ne yalanlar, mesela büyük ihanetler ettiğimi, aldattığımı uydursam kafadan. Olmuşları çarpıtsam ve başka formlara soksam; kandırdığımı, saman altından su yürüttüğümü söylesem ve korkunç kahkahalarla tamamlasam sahneyi. Ağzımdan birkaç kelime dökülmesi yeterli - ve hayatım tepetaklak olabilir birkaç dakikada. Bağlandığım yakınlarımın nezdinde bir hataya, aptal- yerine-koyan bir haine dönüşebilirim göz açıp kapayıncaya dek! Peki ben ne olurum o zaman? Söylediklerimin hiçbirini aslında yapmadığımı bilmeme rağmen dünya yapmış olduğumu düşündüğünde... Kelimelerin yaşanmamışları yaşanmış kılabilecek, sıfırdan yapıcı ve bir o kadar da tepeden mahvedebilecek güçte olması; ürpertici, değil mi?



***


Bir benzeri varsa tanışmak isterim: babam süper normal her türlü markete ve yiyecek alışverişine tapıyor. İstanbul'a her gidişinde bir şey getiriyor ve burada bulamadığımız şeylerden söz etmiyorum. Örneğin bugün İstanbul kuruyemişi buyrun, dedi ve çantasından paket paket kuruyemiş çıkardı (ben yine de olur da ıslak hamburgere falan denk gelirse diye kendimi hazırlamıştım). Peynir meynir de getirdiği oluyor arada, hadi onu tek bir yerden çok sevdiği için ve burada bulamadığı için alıyor, tamam; ama ta Almanya'dan bavuluna koyduğu iki elma ve bir portakalı, "Buyrun bunlar da Alman Gala'sı!" diye bize sunması unutulacak şey değil!





***

Yıllar önce Ecem'in babasının Britney Spears'ın "I Was Born to Make You Happy" şarkısına çok değişik bir yaklaşımı olmuştu: "Türk yapınca hiç olmazsa 'Seni Anan Benim İçin Doğurmuş' diyor!"

***


Bir sağlık probleminden kaynaklanmadığı halde sağlıklı yaşam takıntısını şişirip şişirip sade omleti yumurtanın yalnızca beyazından yapacak kadar ileri gidenleri anlayamamaya devam etmeyi diliyorum.

***

Bugün bir sanatçı hakkında kısa bir bilgi okurken "singer-songwriter"ı "ginger-songwriter" okudum, süper bir duyguydu!


9 Şubat 2010 Salı

09/02


Atmosfer önemli şey. Işık, renkler, müzik. İnsan, enerji. Örneğin abajur ışığı - tavandan gelen ışık bombardımanı huzur için biraz tekdüze kalıyor böyle akşamlarda.

Bugün çocukluğumun, gençliğimin ve bugünümün bir parçasıyla, Ecem'le buluştum ve saatlerin nasıl geçtiğini anlamadım, saatime bakmadım bile. Böyle keyifli buluşmalar yaşamayalı çok olmuştu. Son zamanlarda ikili sohbetleri çekemediğimi fark etmeye başlamıştım, kiminle olursam olayım yirminci dakikada kıpırdanmaya, saatimi kontrol etmeye yelteniyor, elimi ağzımı oyalayacak bir şeylere müthiş ihtiyaç duyuyor ve çaydan kahveden ayrı kalamıyordum. Arada bir denk gelen akıcı buluşmaların ardından da dehşet bir yorgunluk ve ağrının içinde buluyordum kendimi, kaslarım gerilmiş ve başım zonklar halde ayrılıyordum masanın başından. Filmlerde gördüğüm teketek sohbetlere, gülüşmelere baktığımda içimde bir inanamazlık, şaşırma beliriyordu.



Önce Tunalı D&R'a gittim ve kitapsızlığıma bir son verdim. Sanırım bütün bir dönem beni götürebilecek bir koleksiyon toparladım, zira dersler başladığında aynı tempoda okuyamayacağım bir gerçek (ama bu gerçek beni korkutmuyor). Kimdir bu Nick Hornby, bilmiyorum. Çağlar'ın odasında futbolla ilgili olduğunu söylediği İngilizce bir romanını görmüştüm, kapağı ve yazı tipi çok sıcak ve ilgi çekici görünmesine karşın o zaman aklımın köşesinde bile denemeye dair herhangi bir kırıntı oluşmamıştı. Bugün bir Nick Hornby aldım. Kapılarımı aşka kapatmışlığımı deşebilecek bir roman olur belki. Aşk romanlarını oldum olası sevemedim, romantik olmayışımdan kaynaklanıyor olabilir. Bu biraz daha esprili bir dilde karşı cinsi anlatıyor gibime geldi. Öyle erkekleri anlatan şeylere hepten uyuz olurum; erkekler nasıl düşünür, neden onları anlamayız, bir erkeğin dünyası falan gibi şeyler. Kafamız ve analiz gücümüz, anatomik ve dolayısıyla da psikolojik yönden bizlerden farklı olan canlıları anlamaya yetmezmiş gibi bir havada, yazar bu aşılmaz soruyu cevaplama ve inceleme onuruna erişmişçesine üstten üstten, güya algılayamadığımız gerçekleri kalıplaşmış cümlelerle anlatmaya kalkar... Erkek ya da kadın, birini tanımak değil mi işte asıl mesele? Modayı ve yenilikleri görmek, biraz cıvıldamak için aldığım kadın dergileri de böyle, ortalarında bir yerlerde deli saçması üsluplarla erkeklerle ilgili "tavsiyeler" verildiğinde beynime vurulsa yankı yapacakmış bir topluluğun üyesi gibi hissediyorum kendimi. "Ölümüne Sadakat" ise daha bu yaşlarda, daha modern, daha gerçekçi bir romantik-komedi tadındadır umarım, yapış yapış aşk sözcüklerinden çook uzaklarda bir yerde.



Milan Kundera'nın bir sürü elde gördüğüm, ancak okumamış olduğum "Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği"ne belli belirsiz bir önyargıyla yaklaşmıştım önceleri, daha doğrusu bilinçaltımda geliştirdiğim bir önyargı olduğundan farkında olmadan hiç yaklaşmamıştım. Geçen dönem o kitabı okudum ve beğendim. Kundera'nın üslubunu da beğendim. Aynı tarzda iki romanı daha olduğunu biliyordum, ama sanki biraz tekrar mı olur düşüncesi vardı kafamda, yine de birini edinmeyi planlıyordum ki karşıma "Yavaşlık" çıktı. Şöyle diyor kapakta: "Yavaşlık ile hatırlama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Bir şey hatırlamak isteyen kimse yürüyüşünü yavaşlatır. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır." Harika bir gözlem, burnumuzun ucunda -adeta bir refleks- olduğu için göz ardı ettiğimiz böylesi bir detayı kapağına taşıyabilmiş, üslubu tanıdık bir yazarın elinden (zira "Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi" pek tatmin edici olmamıştı); işte bu denemeye değerdi.




Sylvia Plath, bana hep tuhaf şeyleri çağrıştırıyor. Adını "Sylvia" adlı filmle duyduğum bir şair-yazardı ve -o filmle hissettiğim- taşıyamadığı düşünceleri yüzünden boğulduğu hayattan, daha keskin, daha alt edilebilir masumlukta bir şeyle boğularak kendini kurtarmayı seçmişti. Hakkında başka bir şey bilmiyordum, hiçbir eserini okumamıştım ve o filmden sonra da karanlıkları ve acıyı çağrıştıran bir karakter olmuştu benim için. Kendime yakın bulduğum tarafı, düşünceleri de düşünüyor olması ve bir şeye birden fazla anlam yükleyebilecek, normalden sapmış bir gözlem yeteneğinin oluşuydu. Bugün bir iki yapıtıyla karşı karşıya geldim, kafamı çevirdim, sonra bir başka rafta "Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı"na ilişti gözlerim. Johnny Panik... "Kırılmış bir oktan geriye kalan on karanlık öykü ve birkaç saptama". Dahası: "Sevilecek tek şey, Korku'nun kendisidir. Korku'nun Sevgisi bilgeliğin başlangıcıdır." Korkuları sevmek... Johnny Panik'le karşılaşmadan hemen önce, onun biraz sağında almamaya karar kılmış olduğum halde arkasındaki bir cümleyi telefonuma kaydetmekten geri duramadığım bir başka kitap incelemiştim: "Bir şeyi yapmaya cesaret edemediğimizde, bu onun zor olduğu anlamına gelmez, o şey cesaret edemediğimiz için zordur." İçimdeki korkular, cesaretsizlikten ileri geldiği söylenerek farklı bir konuma getirilmiş korkular, demek cesaretle yok edilebiliyordu. Şimdi ise sevilecek korkulardı bunlar, bunların üstüne giderken bunları sevmek de gerekebilirdi, ve bu çok düşünen sekiz-boyutlu-madde-kadın buna değinmişti, panikle.




Dün gece bitti Joanne Greenberg'ün "Sana Gül Bahçesi Vadetmedim"i. On altı yaşında bir kızın şizofreni teşhisiyle kaldığı akıl hastanesinde verdiği dünyayı yeniden algılama mücadelesini anlatıyordu. Okuması yer yer zordu, zira biz pek çok sağlıklı insanlar(!) için algılaması kolay olmayan bir ikinci dünyayı canlandırabilmek gerekiyordu. Bir anda ortaya çıkan, ateşler içinde düşen tanrılar, Kuyu'lar, Koro'lar, başka diller ve deyişler. Yabancıydı. Daha tanıdık olabileceğini umdum zaman zaman, bazen de fazla tanıdık gelişinden endişe duydum. Grangé'a ihtiyacım olabilirdi tüm bunların üzerine, "Koloni"yi aldım, elbet alacaktım ondan bir şey.








"Düello" ve "Cave Canem", Pirinçci'nin okumamış olduğum, "Francis" ile "Salve Roma!" arasında kaleme aldığı iki Francis polisiyesi daha. "Salve Roma!" ile birlikte Pirinçci'den yalnız bu üçü vardı mağazada. Şimdi okumayacağımı bildiğim halde, Pirinçci romanlarıyla adım başı karşılaşmadığımdan, (başta, savurganlık mıdır bu, diye kafa patlatarak) zamanı gelince okumak üzere bunları da sepete attım (bana kırmızı bir sepet verdiler sonradan). "Felidae" ve "Francis"e gelince, orada olsalar onları da alırdım. Ortaokulda bir arkadaşım benden onları ödünç almıştı ve ömürlük bir ödünç oldu bu.






Altıncı kitapta Serra'yı evlendirmiş ve "Bir Genç Kızın Gizli Defteri" serisine noktayı koymuştu İpek Ongun. Kimse bu vedayı kabullenmedi, diretildi, yedinci kitap basıldı, ardından sekizinci. Şimdi "Çok Satanlar"da dizilmişti dokuzuncu. Ecem'e bu yüce haberi vermeye hazırlanırken bana anında "Okudum!" dedi. Daha iki hafta önce yoktu bu kitap, meğer benden erken davranmıştı. İkimiz de eskisi gibi keyif almıyorduk aslında okurken, gerçi konu Serra olunca böyle bir cümle kurmak hiç de oturmamış gibi geliyor. Bir çok nedeni olabilirdi bu durumun. İlki, bizim değişimimiz. Eskiden daha çok kapılıyor, daha fazla heyecan duyuyorduk belki, henüz yaşamamış olduğumuz dönemlerde Serra ortaokulu, liseyi, üniversiteyi tecrübe ediyor, biz evimize okulumuza bakarken o yeni hayatlar keşfediyordu ve onun renkli dünyası bizi gezdirdikçe biz de alıp başımızı gidiyorduk. Önden gidiyordu Serra hep, yolumuzu açıyordu. İpek Ongun düşüncesi biraz kalıplı bir prenseslik kursu gibi gelse de kulağa, Serra'nın defterlerini defalarca, defalarca okuyordum. Garip bir his, öyle güzel bir his ki, gerçekti o ve biz oturup Serra'dan bahsediyorduk Ecem'le hep. Babamın teorisi doğru çıkmıştı, kız büyüyüp çoluğa çocuğa karışmıştı ve biz hâlâ onun gizli defterini okuyorduk. Serra'nın Oktay'la ilişkisinin ilk iki yılına, cicim aylarına tanıklık etmiştik ve aradan beş yıl geçtikten sonra ikisinin de farklı yönlere gitmiş oldukları gerçeğiyle, yedinci yıllarında ve bir anda yüz yüze getirilmiş, anlayamamıştık. Ayrılık Ecem'le bana çok ağır gelmişti. Böyle gerçekleri -hayatın gerçekleri- hiç tecrübe etmediğimizden bu masalın nasıl bitebildiğini ve kısa bir süre içinde yeni bir masalın nasıl başladığını kavrayamadık (sözde masal bile dedik içimizden), farklı zamanlarda ve uzamlarda bu ayrılığın resmen yasını tuttuk, ağladık. Ecem bu ayrılığı ve devamındaki yeni evliliği hâlâ içine sindirebilmiş değil, Serra'nın eşini içine bir mantık evliliği olarak gömdü ve altıncı kitaptan sonra şevki kırıldı biraz da olsa. İşte ikinci neden, altıncı kitapta bir evlilik yaşanmıştı, devamında herkes sıra sıra evlenmiş ve sonra yine sırayla çocuk sahibi olmuşlardı. Biz bunlardan çok uzakta hissettiğimizden bize belki biraz hızlı, hatta zorlama derecesinde hızlı bir hayat dersi gibi gelmeye başlamıştı kitaplar. Serra artık okulunda devrim niteliğinde güzelleştirmeler ve farkındalıklar yaratmıyor ya da üniversitenin renkleriyle sarılıp sarmalanmıyordu. İşi, eşi, evi, ve hatta çocuğu vardı, ve farklı bir dünyanın insanıydı artık; belki şimdi bize biraz renksiz gelen bu yeni hayatı ilerde anlayabilecektik ve henüz biraz yabancısıydık bu ara renklerin. Üçüncüsü ise -biraz yargılama gibi ama- belki de yazar gerçekten biraz ders verir gibi olmuştu; belki içindeki kesin vedanın ardından gelen isteklerle şevklenerek yazdığı devamlar, kesinliği kırmak için yeterli ilham perileriyle donatılmamışlardı, bu da bir olasılık. Eskisi gibi olmasa da, zaman tünelinin çok derinlerine değilse bile, bir yerlerine yine bırakıyor Serra bizi.



Ecem'le en son ne zaman buluşmuştuk?.. Tek hatırlayabildiğimiz Cafémiz'e gitmiş olduğumuzdu. Birer mini tavuk külbastı söylemiş ve küçük porsiyon yaratıcılığına çok sevinmiştik. Kesin nefis kurabiyeciklerden de yemişizdir. Şöyle bir buçuk sene olmuştu en azından. Dün gibiydi benim için bir bakıma, son bir buçuk sene biraz kayıp zamandı ne de olsa. Bu kadar süre ne aramış ne sormuştum onu, düşünsel (ve patlamasal) yolculuğum o günlerde çoktan filizlerini vermişti; ama onunla buluştuğum her zaman olduğu gibi sonsuz bir huzur bahşedebilmişti bana arkadaşım. Tıpkı bugünkü gibi saatlerin nasıl geçtiğini anlamamış ve deli gibi özlemini çektiğim bir huzurla kalkmıştım masadan - bugünkünden daha fazla yorulmuştum ki bu, bugünüm için daha da güzel bir olgu. Onun hayatında pek bir değişiklik olmamıştı bu geçen sürede. Makyajı olmaz ve inanılmaz da güzel bir cildi vardır, öyle ki zaten hiç makyaj yapmasın. Bugün yüzünde küçük bir değişiklik olarak allığın simleri seçiliyordu yalnızca. Sabah nereden başlayacağım, diye düşünmüştüm içimden, öyle biriydi ki benim için kafamdan geçmiş her türlü düşünceyi aktarabilmek isterdim, zira ilgileniyordu ve o da bilmek isterdi, ama hangi birini, neresinden? Dehşet bir kovalamaca olacaktı belki de bu, şişelerce su gideremezdi o zaman ağzımda oluşabilecek kuruluğu. Yorgunluk da cabası; ben anlatmaktan, o dinlemekten. Parça parça, o değindikçe döküldü ağzımdan kelimeler, tüm yaşananları ve düşünceleri ikimizi de yormadan, ağrıtmadan, sakin sakin anlatabildim. Aktı gitti konuşmamız, başa döndü, sona gitti, ortaya çalındı, tekrar, tekrar... Saat benim için hâlâ altıyı biraz geçiyordu.

7 Şubat 2010 Pazar

Pamuk




Çok şey değişiyor. Eskiden neyini nasılını düşünmeyeceğim şekillerde ve hızda bir şeyler yerini başka şeylere bırakıyor. Arjantin Caddesi'ndeki kafeler artık yok, bir tek Cafémiz caddenin demirbaşlığını bırakmamış haliyle, enfes kurabiyeleriyle Arjantin'i süslemeye devam ediyor minik ışıkları, tülleri ve masalsı dekorasyonu sayesinde. Annemle hala oraya gidiyoruz, tek şikayetim bazen içerdeki müzikten yana oluyor. Sessiz filmlerin gerisinde duyduğumuz, bir alçalıp bir yükselen melodiler, ıslıklar baygın geliyor ara sıra. Bazen zor olmuyor mu kafelerde oturması, bazı günler ağzımdan çıkacak sözcükler hiç olmasın istiyorum adeta, o zaman masalar, sandalyeler arasında kendimi eğreti bulduğum oluyor, sanki başka gün gelseymişim daha tamamlayıcı olurmuşum da o gün olmamam gereken bir yerdeymişim gibi. Yine de kurabiyeler işi çözüyor, Tanrı'm nasıl leziz kurabiyeler! Bizim evde "kurabiye" piştiğini hiç hatırlamam. Kurabiye yapmak babaannemle Belma Teyzem'in işidir, annem kek, pasta, pay, kiş, börek, çörek ve kurabiyeden artan her şeyle ilgilenir, ama o bildiğimiz yuvarlak kurabiyeler hiç bizim fırında pişmez. Cafémiz'in kurabiyeleri tam da bildiğimiz o ev kurabiyelerinden değil tabii, daha küçük ve yassı. Çikolatalı yumuşacık bir şeyleri var, çevresi Hindistan cevizi kaplı. Fındıklı ve cevizli iki ayrı kurabiyeleri daha var. Hiçbir zaman hayır demeyi beceremediğimiz, çünkü hayır demeyi kesinlikle, sonsuz bir bilinçle reddettiğimiz, onlarca yıllık mutluluğumuz kurabiyecikler.

Arjantin Caddesi'nde bir zamanlar var olmuş kafeleri hatırlıyorum ve benimle birlikte benzer hisleri taşıyan insanlara da rastlıyorum, yani bu hızlı değişim karşısında caddenin sönükleşmesine içi burulan bir ben değilim anlaşılan. Çok eskiden L'âl Bistro diye bir yer vardı orda, sürekli yediğimiz de bir makarnası vardı annemle. Çocuktum ve annemle babamla çıkıyordum gezmeye. Dünyanın keyifli bir parçası olan kafeleri keşfetme işini bölüşüyorduk bir nevi, onlar taşıma kısmını üstleniyorlardı, ben seçime katkıda bulunuyordum ve içinde mumlar yanan, sımsıcak, renkleri bizi sakinleştirip rahatlatan yerler buluyorduk. Annemin iş yeri Arjantin'in bir arka sokağındaydı o zamanlar, bazen okuldan çıkıp annemin bürosuna gidiyordum ve L'âl'e kaçıyorduk beraber.

Zamanla şehirler birbirine karışıyor artık. Eskiden hayatımda olmayan bir "İstanbul" kenti var şimdi ve orda gördüklerim buraya akıyor, burdakilerin bazılarından orada da oluyor. Ortaya çıkan yeni Arjantin Caddesi'nin adı Filistin, İstanbul'dan gelen bir sürü yeni kafenin ışığında eski sönüklüğünden eser kalmamış, boncuk boncuk bir cadde. Tatilimin çaylı kahveli kısımları hep burada geçti bu sefer, yeni, aynı zamanda da tanıdık simaların oluşturduğu bir uzamda, büyümüşlüğüme uygun, çocukluğun izlerini hiç taşımayan yüksek tavanların altında oturdum çoğu kez.

Haloş'un -en küçük teyzem- evine gitmiştik geçen geldiğimde, yılbaşından hemen sonra Ankara'daydım. Evinin renkleri, şekli, havası, bir şekilde rahatlatır, sanki başka bir boyuta geçmişçesine; o zaman tüm sorunlar çözülebilir, arada bir gelen sebepsiz buhranlar kaybolmaz, ama temellendirilir, somutlaşır, ete kemiğe bürünür sanki ve böylece belirsizlikler ortadan kalkar o havada. Bu arındırıcılığa eşlik eden bir müzik olur hep evinde, sorduğumuzda bir radyo kanalı olduğunu söyledi, biz de frekansı hemen not ettik evinden ayrılmadan önce.

Yıllar, yüzyıllar önceydi, ilkokul pazarlarını müzikevinde geçirirdim Bahçelievler'de. Annem beni götürüp getirirken hep Capital Radio açık olurdu arabanın radyosunda, Solid Gold Sunday'den arta kalan zamanlarda Natalie Imbruglia'nın o sıralar yaratıp sunduğu Torn her pazar bir defa muhakkak çalardı ve annemle ikimizin şarkısı olmuştu artık. Radyonun "tampon tampona trafik" söz öbeğinin Türkçeye geçişini sağlayan, bitmez enerjisi ve asla üzerinden ayrılmadığı kalite çizgisiyle annemin kalbini fethetmiş DJ'i Kaan Taylaner, radyonun ad ve demek ki el değiştirmesinin ardından bir buçuk senedir yoktu, kaybolmuştu ve annem şimdilerde buna çok üzülüyordu. Eve dönüş yolculuğunda Kaan'sız olmak, yemek yaparken mutfakta onun sorularını bulamamak anneme ağır geliyordu; kendi kendine, kafasının içinde Kaan'ın nerde olduğunu araştırıyor, bulamıyordu.

Haloş'un verdiği frekansı internetten dinlemek üzere aradım ve eski Capital Radio'nun şimdi Ankara'da yerel bir radyo konumunda, tam kadro yayına devam etmekte olduğunu, yalnızca adını Max FM olarak değiştirdiğini, Kaan'ın eve dönüş yolculuğunda anneme eşlik etmeye kaldığı yerden devam edebileceğini keşfettim. Yalnızca annem için yararlı değildi bu, ben de Haloş'un evinin o gizemli rahatlığından bir parçayı İstanbul'a taşıyabilirdim demek ki, bu küçük buluş beni bile heyecanlandırdı ve tek finalime harıl harıl çalıştığım günlerde gece gündüz değişik, aileden bir soluk kattı odama.

Ortaokul yıllarımda çok okurdum ben, okulun kütüphanesine girer çıkardım, klasiklere ve klasik olmayanlara bulaşırdım. Notre Dame'ın Kamburu'nu ortaokulda okumuştum, Üç Silahşörler'i elime geçirmiş, ancak başında bir yerlerde kalakalmıştım nedense. O kütüphanenin tadı hala damağımdadır, ortaokul ve ilkokul yıllarıma dair her ayrıntı, her koku zerreciği gibi kütüphanenin tahtalarından sayfalarına tüm varlığı gözümün önündedir. Halam okuyayım diye bir Roman vermişti bana, Türk asıllı Alman yazar Akif Pirinçci'nin "Felidae"si. Dedektif kedi Francis'in anlattığı bir dizi cinayet üzerine sıkı bir polisiyeydi, bir solukta okumuş ve kadife patili Francis'in dünyasına, ukalalıklarına, çevikliğine karışmış bulmuştum kendimi. Duvarlarda, çatılarda gezinmiş, hayalini hiç kurmamış olduğum yepyeni bir özgürlüğün tadını çıkarmıştım. Romanın devamı niteliğinde ikinci bir kitabın, "Francis"in varlığını öğrendiğimde sevincim ikiye katlanmıştı, halama da içten içe teşekkür ediyordum bizi tanıştırdığı için.

Panora'da bir D&R var ve içinde kendimi kaybediyorum. Çok büyük, boyutlarının avantajı kitapların yerleştirilişinin insanı şevke getirmesinde. Kitap seçmek zor değil, kitap bulamama endişesi yok, çünkü bir şekilde sanki hepsinin yaydığı enerjide özetleri okunuyor, içerde bütün kitapları sırtlayıp götüresim geliyor ve hiç kitapsız, hüsranla ayrılmıyorum oradan. Ankara'ya gelir gelmez yine oraya gittim, amacım biraz polisiyeye sarınmaktı. Dönem dönem polisiye okumaya bayılıyorum ben, yalnızca heyecana kapılıyorum ve hiçbir şey düşünmem, hiçbir ayrıntıyı kafamda evirip çevirmem gerekmiyor. O rahatlığı, sayfaların beni edebiyatla fazlaca içli dışlı etmeden ordan oraya götürmesini seviyorum. Zaman zaman da daha hakiki kitapların sayfalarına çakılıp kalmak, cümlelerin altını çizmek, aynı satırları tekrar tekrar okuyup kelimelerin gücünden büyülenmek ve ihtiyaç duyuyorsam oturup üzerine kafa yormak iyi geliyor. İkisinin bir karışımını yapmak üzere gittim bu sefer kitapçıya. Polisiye bölümünde Agatha Christie'nin okumadığım bir kitabını aradım her zamanki gibi, kısa öykülerden oluşan bir Hercule Poirot romanı edindim ve sonrasında Grangé'a yöneldim. Geziniken raflardan birinde siyah bir kedinin kırmızı gözlerle bana bakmakta olduğunu gördüm, hemen ardından beyaza boyanmış "Akif Pirinçci" yazısını.

Francis bana geri dönmüştü! Üç dört gün beraber Roma sokaklarında gezindik, birkaç ay önce havasını soluduğum, bakışlarımı bıraktığım rüya şehrimin taş binalarının arasından koca bir macera çıkardık.

Dört aylık bir astral seyahat maratonu; ruhun bedenden ayrıldığı, renkten renge boyandığı, çalkalandığı, tersyüz edildiği. Yolculukların da bir sonu var. Deklanşöre basmadım henüz istediğim gibi, yalnızca bir gün, karın bir anda koca tanelerle gökten boşandığı, fakat çocukluğumun torbaları alıp okulun tatil edilmesinden yararlanarak kaymacaya koştuğum günlerindeki acarlığın eksikliğiyle dışarı çıkmadığım bir gün, mutfağın boydan boya camlarının ardından, kuş bakışı biraz çam, biraz çin elması, bir de çocuk parkı çektim.


Günlerime annemin harmanlanmış çayını ve adaçayı yaprakları serptim, yanına çıtır çıtır Ankara simidi!