24 Haziran 2012 Pazar

Cliché


Bir pazar sabahı yaşıyorum. Bu pazar sabahı simit ve gazete alan insanlardan biri de benim. Gazeteyi okumak için, simidi tamamını yemek için almış değilim. 

Yiyeceklerin hep tüketilmesi, gazetelerin hep okunması gerektiğini sanıyoruz; kahveler hep içilmeli, poğaçalar hep ısırılmalı. Oysa ben bu sabah sokaklarda koşarken güneşi başıma yemek suretiyle yaz mahmurluğuna tutulduğumdan burnum yaz kokularıyla ilgili ne var ne yoksa toplayıp beni çocukluğumun yazlarına, yazlığın seslerine itiverdi. 

Hiçbir planım yok. Birkaç gündür yoğun çalışmaktan bu pazar ne yapacağımı hiç düşünmemişim. Aniden yaz kokusu ile birlikte son günlerde pek rastlamadığım ya da dikkat etmediğim için unuttuğum bir rüzgar esiyor. Yaprakların hışırtılarını ve aralarında ne varsa dinlemek için kulaklıklarımı çıkarıyorum. Müzik saati bitti artık. Şehrin gürültüsünü maskelemek içindi müzik, ve şimdi şehirden kaçıyorum. 

Şimdiki zamanı kullanmayı bırakmak istiyorum, bunlar bu sabah daha evvelden oldu. Bu sabahın çok daha evvelinde keşfettiğim bir yer var, oraya gittim yine. Neresi olduğunu söylemeyeceğim çünkü her yer o kadar çok kalabalıklaşıyor ki kimseler oraya gelmesin, kimseler doluşmasın istiyorum. Çünkü ben buldum orayı, ben orada huzur buldum. Herkes kendi bulmalı huzurunu; ben güzel sıfatlarla bezeyip anlattığımda yalnız gidilmesi, görülmesi gereken yer olacak orası. Öyleyken daha çok gidilmeye, görülmeye başlanacak. "Şurada çok huzurlu bir yer varmış, hadi biz de gidelim"ciler huzuru çiğneyip tükürdükçe ben daha çok korkacak, şehir kalabalığının elimden bir şey daha aldığını görüp panikleyeceğim. 

Gelecek zamanı kullanmayı bırakmak istiyorum, bunlar henüz olmadı. Ben huzur bulduğum o yerde yine huzur bularak gezinirken bu sene çok dikkatimi çeken çiçekli ağaçlara baktım kafamı kaldırıp kaldırıp. Bu yaz ömrümde hiç görmediğim güzellikte güller görüyorum her yerde, topraktan fışkırıp apartman girişlerinin yuvarlak demirlerini süsleyenleri, sarısı, pembesi, kırmızısı, bordosu, turuncusu ile.   Gül ağacını şöyle birkaç dalı olan, üç beş kocaman şekilsiz gülünü genişçe açan ve kısa zamanda o ince yaprakların hemen çizgilendiği, döküldüğü bir ağaç sanırdım, hep öyleydi güller. Birkaç hafta önce dikkatimi çektiklerinde mahalleye daha önce olmayan güller ekildiğini düşündüm. Sonra baktım ki bütün sokaklara, Ankara'ya, her yerlere yeni güller ekilmiş olması lazım bunun için. Ama nasıl heyecanlanıyorum görseniz. Güllere bakıp bakıp gülüyor, acayip birtakım duygulara kapılıyorum. Oysaki gülün çok da sinir bir çiçek olduğunu düşünür, bir tek minik turuncu çardak güllerini severdim. Bu sene öyle değil. Benim önceden bildiklerim de gül değil. Bunlara gül demek ve geçmişte gördüğüm çiçeklere pek isim vermemek isterim. 

Bakın etrafa, bu sene çok, çok gül var. Güldür güldür yaprak yığınlarının içine onlarca, ellilerce gül yerleşmiş, top top oturmuşlar.

İşte bu sabah o nezih yolda ilerlerken böcek sesleri işittim. Birkaç balkondan çatal bıçak sesi işittim ki işittiğim aslında çatal bıçak sesi değil, onların tabaklara değerken çıkarttığı sesti ve bunu özellikle belirtmek isterim; çünkü hep çatal bıçak sesi diyoruz fakat çatalla bıçaktan öyle bir armoni almamız mümkün değil. Tabağın hakkını neden yiyoruz, orada en mühim rolü tabak oynuyor. Hem o tınıyla beraber bir aidiyet, aile, sevgi, dostluk hissiyatı da taşıyor ta apartmanın bir iki kat yukardaki balkonundan. 

Böcekler, tabağa değen çatal, yaprakların hışırtısı, rüzgarın kendisi.

Duştan sonra saçlarıma güneş kremi gibi kokan yaz spreyimden sıkıyorum. Sonra saçlarımı kurutmuyorum. İnce telli saçlarımın tepemde pek hacimsiz durması da hoşuma gidiyor. Her türlü hoşuma gidiyor. Üstelik tenim de misler gibi sabun kokuyor, yazın kollarımdan sabun kokusu yayılıyor, yayılır.

Duştan sonra saçlarıma güneş kremi gibi kokan yaz spreyimden sıktım. Sonra saçlarımı kurutmadım. 

Simit istedi canım, çünkü uzunca bir sabah vardı önümde. Dilediğim kadar uzun bir sabaha tüm bu huzur dolu kokularla başlamıştım ve haliyle simit koklamak istedim. Simit yemek değil; simit görmek, simit hissetmek, susam döküntülerine bulanmak, simitçi kadına bakmak, simitçinin bana bakması, simidi poşete koyup bana uzatması, benim ona parayı uzatmam, bir pazar sabahı anını ve pazar sabahı simit alma kavramını paylaşmamız. 

Simidin eşlikçisi gazete, gazete kokusu, gazeteyle simit kokusunun birbirine karışması esas. Yandaki büfeden bir gazete aldım ve hangi gazete olduğu pek de umurumda değildi. Okumaksa eğlenceli bir pazar eki olsun anca, dahasına elimi sürmeyeceğim. Aylardır gazete okumuyorum. Gazeteyi heyecanla, hevesle alıyorum; yaşasın, bir gazetem ve simidim var artık! Ondan sonrası umurumda değil! 

Eve geldim. Mis gibi kokuyor gazeteyle simit. Simit poşetin içinde nasıl güzel görünüyor. Poşet hışırtısıyla gazete kağıdı birbirine dokunuyor. Poşet dalgalandıkça simit susamı kokuyor ortalık. Kokan simit susamı mı sade. Ah o simit poşetiyle gazeteden neler yayılıyor içime. Yazlıkta sabah erkenden markete gidilir, ekmekle gazete alınır, kalmışsa muhakkak simit alınır. Hep birbirinin yanında kokar bunlar. O sıralarda güneş daha tam tepeye tırmanmamıştır ve daha turuncumsu bir rengi vardır, sabah rengi - ama doğma rengi, çok erken rengi de değil. Muhakkak bir esinti sesi, illaki çay kaşığıyla bardağının ve birbirine değen çatal tabağın sesi vardır. 

Ah hayır şimdi buldum. Sıkı durun. Çay bardağı ile çay tabağının birbirine değme sesi!

Çünkü pek şeker kullanılmaz bizim mahallede. Tabaklardan da pek ses çıkmaz yemek yerken. Ama çay tabağıyla çay bardağı birleştiğinde çıkar ya hani o tatlı ses. Yüzyılın keşfini yapmış gibi mutluyum şu an.

Simitten biraz yedim yemesine, güzeldi de. Fakat gazete üzerinde, poşette oturan simit kokusu öyle başka ki tadından. Tat daha alelade, gelip geçici bir simit tadı nihayetinde; oysa koku sürekli buram buram, her zerresinde başka duygu, başka anı. Hem geçmişten hem şimdiki zamandan bir şeyler karışıyor kokunun içine. Göz kapaklarımı ağırlaştırıyor böylesi güzel koku.

Bazen harıl harıl yiyoruz aynı tadı bulabilmek için. Kimi lokmalar kokular gibi tatmin etmez oysa. Kekin pişerken yaydığı koku öyle hoşuma gider ki tadı o hoşluğa yanaşamaz bile. Boşuna arandığım oldu keklerin içinde, sonra fark ettim ki güzel kokanı yemek gerekmiyor her zaman. Çilek kokusunu çok sevdim, ama ağzıma ne zaman çilek atsam geçti gitti o hoşluk. Mis kokan çileklerin tadı her zaman koktukları gibi olmadı.

Hem kokuyla yetinebilmek; illaki çiğnemeye geçmeden, sakince, hareketsizce koklamak bambaşka bir keyif veriyor bana. Her şeyi dişlerimle öğütüp yemek borusundan kaydırıp mideme atmak yordu beni. Benim olmaları, bende kalmaları için hepsini yemem gerektiğini sandım. Halbuki sağda solda durdukça, tüketilmedikçe mis gibi kokuyorlardı, ve meğer ben asıl o kokuyu seviyordum, koklamanın hafifliğini.

Gazeteyi okumadım. Ben bu pazar sabahı, bana hissettirebildikleri tüm güzellikleri yanı başımda toplamak için bir adet simit aldım poşette, bir de gazete.


5 Şubat 2012 Pazar

Pepe


Ne kadar çok kar yağdı! Benim de rutinlerim biraz değişti tabi, ama kaç zamandır yağan şahane karı yaşaması çok güzeldi. Kardan adam yapmadım, çıkıp kar topu oynamadım; ama seyrettim. Sokak lambalarına baktım sürekli. İlk karda elimde bir ton kitap ve bilgisayarla hazırlıksız yakalanmış olarak okuldan eve yürüdüm. Çetin bir yürüyüştü ama uzun, çok uzun zamandır yapmadığım, farkında olmadan hasret kaldığım bir yolu alırken buldum kendimi. Kıkır kıkır güldüm kayıp düşmemeye çalışırken. 

Birkaç gün önce, sabah bastırmıştı kar. Sırtımda çantamla spora giderken sitenin içinde, üzerinde kardan toplar asılı bir ağaç gördüm! Ne ağacı olduğunu uzun bir süre çıkaramadım. Kardan top ağacıydı bu. Telefonda annem "At kestanesi ağacı olabilir," dedi. Minik dikenler gördüm yakından bakınca. O kadar şahane bir görüntüydü ki dönüşte ne yapıp edip fotoğrafını çekmek istedim; ama döndüğümde kar durmuş, kar topcukları kaybolmuştu. Olsun. Karlı bir Pepe ağacıydı gördüğüm.


Pepe, benim çok tatlı bir dostum. İlkokulda, 3. sınıftan itibaren okuldan gelişimle annemlerin işten dönüşü arasındaki süreyi bakıcısız geçirmeye başladım, fakat sanıyorum henüz tüm günü bir başıma çıkarmam düşüncesi ailemin aklına pek yatmıyordu. Bu yüzden o sene bir iki dönem yaz okuluna gittim tatilde. Sabahları tenis oynuyor, öğlen yemeğinden sonra üniversitenin yurtlarında iki saat dinleniyor, ardından her öğleden sonra başka bir aktiviteye katılıyorduk. İlk başta hiç istememiştim yaz okuluna gitmeyi ya, sonradan çok keyif aldım. 

Kortların önünde at kestanesi ağaçları vardı. Bir gün kendimi yalnız hissetmiş olacağım herhalde, sapı da boynundan aşağı gelip gövdesini oluşturan bir at kestanesi dalı aldım, yerden olmalı. Yemyeşil bir at kestanesi, orta boylu. Bir kalemle iki göz, bir de gülümseyen ağız oydum üzerine. Burnu ve saçları için dikenleri hazırdı. Hemen bir isim buldum ve adını "Pepe" koydum. Akşam eve gelince yeşil kartondan iki kol, iki de bacak yaptım Pepe'ye. O günden sonra kendimi ne zaman yalnız hissetsem Pepe'ye koştum. İçi astarlı, kalp şeklinde minik bir çikolata kutusunu ona ev yaptım, dergilerden kestiğim bir iki çerçeveyi ve duvar apliklerini evine astım, ortaya da bir kilimle masa uydurdum. 

Çok uzun seneler Pepe'nin evi çekmecemdeydi hep. Kısa bir süre sonra Pepe kararıp kahverengi oldu, ama yüzündeki gülümseme ve gözlerindeki sıcacık bakış hiç kaybolmadı. Büyüyüp koca kız olduğumda, nasıl oldu bilmiyorum ama annemin gereksiz her şeyden kurtulmak prensibine yenik düştü Pepe. Ben de itiraz etmemiş olacağım, çünkü bana sorulmadan atılacak şey değildi Pepe. Kıyameti koparacağım aşikardı. 

Günü geldiğinde Pepe'siz devam etmeye hazırdım demek. İçimde hiçbir pişmanlık olmadan, gittiği günü bile hafızama kazımadan ayrıldım Pepe'den. Onsuz yaşamak beni hüzünlendirmiyor. Birbirimizi ne kadar zamanında, ne kadar da olması gerektiği gibi bırakmışız demek. 

Pepe hala dostum benim. Minik ellerinden tutup onunla konuşmuyorum, Pepe'yi sağa sola hareket ettirmiyorum; ama Pepe'm var benim. İyi ki var Pepe'm!

28 Ocak 2012 Cumartesi

Arabesk



Birazdan "The Hours" filmini izlemeye oturacağım. Biliyor musunuz, Türk yapımı çoğu şeye alerjim var benim. İki Türk filmi bekliyor şuracıkta izleyeyim diye, ikisini de izleyemiyorum. Türk kültürüyle mi desem, Türk bakış açısı yahut mantalitesiyle mi desem, harmanlanmış bir şeyin içinde mutlaka bir olmamışlık, bir zorlama, hep isyan ettiğim halde yansıtılmaktan hiç vazgeçilmeyen geleneksel, acıklı, değersiz ögeler bulunuyor. Neden sürekli boyumuzdan büyük işlere kalkışıyoruz, anlamıyorum. Bizi aşan bir şeyler yapacaksak koyalım şapkamızı önümüze, bu iş nasıl yapılır diye antrenmana çıkalım ve ondan sonra yapalım madem. Yok. Bu derme çatmalıktan içim bayılıyor.

Şu televizyoncağızda on dört kanal belirledim kendime, hepsi de belgesel yahut gezi yayınları yapan kanallar ile film kanalları. Üç hafta kadar önce cuma gecesi, şu çok çok gözetmenlik yapmaktan gözlerimin yorulduğu akşam kendi kanallarımdan dışarı çıkıp bir gezineyim dedim ve günlerdir sporda üzerine yazılmış geldi geliyor yazılarını okuyageldiğim "Son" dizisine rastladım. O kadar okuduk, bari bir takılayım dedim, tam da başlangıcına yetişmişim. İlk bölümü başından sonuna kadar izledim. Arada bir giren ve tabii ki damağımızda arabesk tatlar bırakan gıy gıy müzik haricinde, eh fena da sayılmazdı hani. Neh.ir Erdoğ.an'ın ipincecik bacaklarına, muhteşem giysilerine ve upuzun saçlarına bakmaktan hiç, hiç alamadım kendimi. Açıkçası dizinin son sahnesi baya etkileyici geldi bana, hani birtakım olaylar oluyor, ortada bir senaryo var düşünceleri geldi yerleşti kafama. Belki, dedim, o kadar da önyargılı olmamalıyım, ha? Belki de gerçekten yirmi beş bölüm için emek verdiler, güzel bir şekilde birbirine bağlanacak bir dolu hikaye yarattılar?

İkinci bölümü, evet, bekledim. Yalnız bu arada dizinin o sürekli çalan gerilimli müziği iki üç gün yakamı bırakmadı ve beni bir Kurt.lar Vad.i.si havasına soktu. Günlük hayatımda müzik kulaklarımda sürdükçe kendimi herkesin birbirine yalan söylediği, yakın çekimde uzun uzun birbirine baktığı bir entrikalar diyarında hissedip hafif depresif bir ruh haline bürünmekten alamadım, o kadar ciddi! 

Tanrım bir gün de bir konuya sadık kalabileyim, ama ne yaparsınız ki çağrışımlar insanıyım. Şimdi bu müzik konusunda ne kadar hassas olduğuma örneklerle değinmek durumundayım. Yakın zamanda Ankara'da bir sabah, spordan dönmüşüm ve kahvaltı hazırlıyorum. Mutfakta yedi yirmi dört hizmet veren radyomuz açık, Ankara radyomuz Max FM yerine başka bir kanal dinlemekteyiz ve bu kanal genellikle klasik, bazen biraz rock, nadiren de nostaljik Türkçe şarkılar çalmakta. Biz de o nostalji yelpazesine denk gelivermişiz, bir adam söylüyor. Annem böyle müzikleri pek sevmemekle beraber, çalan şarkıya kapılmak ve "Ah, Alpay'ım!" demekle yükümlü; zira iş artık sevgi ya da tercih meselesinden çıkıp ona gençliğini anımsatan notaların büyüsüne dönüşmüş. Ben güya çalan müziğe dikkat etmiyorum, tamam sevmiyorum ama o kadar da katlanılmaz, o kadar da kötü değil sanki. Beynimle kulaklarım arasındaki iletişimde bir tıkanıklık var gibi, duyuyorum ama yorumlamıyorum. Fakat kahvaltımı hazırladığım sırada içim bir sıkılsın. Tabağa bakıyorum, hiç de aç değilim. O kadar hazırlamışım. Ne kadar da iç sıkıcı bir gün. Bir lokma yiyesim yok. Ah, neden her şey bu kadar karanlık? Derkeen, "Anne ne dinliyoruz biz Allah aşkına?!" deyip anında radyoyu değiştirdim. Elim radyonun düğmesinden kalkar kalmaz da "Oh be!" diye bağırdım. Dağlar kalktı üzerimden! Gün yine ışımaya başladı, kahvaltı tabağım pırıl pırıl, silinip süpürülmeyi bekler oldu! Annem de, "Ay hakikaten, neydi o öyle?" dedi. Yani tamam, Alpay'ı falan da, bir yere kadar yani! 

Dinleyemiyorum işte. Hele sporda, alın bir dedikodu daha yapacağım. Şimdi spor yaparken böyle hareketli, enerjik şarkılar çalmalı değil mi. Çalıyor nitekim. Bence sporda en ideali çok fazla söz içermeyen şarkıların çalması. Aslında bu fikrimde çok da ısrarcı değilim, ama kabul edilebilir bir teori. Yine de sözlü şarkıların çok bir kötü etkisi yok; fakat sözler bizim dilimizde ol-ma-ma-lı. Hadi diyelim Türkçe olageldi, hiç değilse "Tuttu fırlattı kalbimiiiieee" gibi bir şey olmalı ki canımızı sıkmasın, bizi düşüncelere sevk etmesin. Spor yaparken insan güzel şeyler düşünmeli. Benim Türkçe müzikle ilgili bir savım vardır, bilmeyenlerinize tekrar buradan açıklayayım. Ana dilim gibi İngilizce bilmeme ve kendimi gün içinde pek çok şeyi İngilizce düşünürken bulmama rağmen, İngilizce bir şarkıda ne kadar acıklı yahut saçma sözcük olursa olsun fazla etkilenmem. Düşününce o kadar saçma sözleri var ki bu şarkıların! Bir ara "herkes birleşsin, çiçek olalım, kardeş olalım" falan gibi sözler çok modaydı. Yine İngilizce şarkılarda da, tıpkı Türkçe'de olduğu gibi senin için ölürümler, gözlerin şöyle kaşların böyleler, neden bıraktın gittin gibi serzenişler de çok tabi. Fakat bunlar sahiden bir Türkçe olmayagörsün, benim yüreğime oturuveriyorlar! Birisi çıkıp da üzerine basa basa "Ölürüm!" dedi mi içim sıkışıyor, canım çok sıkılıyor.

Sonra biz güzel güzel, hatta haldır huldur spor yapar ve enerjimizi son damlasına kadar harcarken, bir anda Aj.da Pek.kan'ın o arabesk yorumundan "Perişaaaağnım beğğn!" diye bir fıkırtılı remix başlıyor. Böyle yaralı bir yorum, böyle çırpınan bir sesin arkasına iki çıstak verdiler diye şen şakrak mı olunur sanki! Resmen ağlayasım geliyor, gözlerim tavanda yatıp kalkıp mekiğin bin türlüsünü çekerken bir yandan "ümitsiz sevginiiin kurbağğnıyımm beğn" gibi sözler dinlemek son derece elzem olan nefeslerimi kesiyor. Sağıma soluma bakıyorum bir ümit, aman Tanrım herkes de eşlik ediyor maşallah. Azınlıktayım ya sesimi de çıkaramıyorum.

Döneyim benim diziye. İkinci bölümü de şöyle böyle izledim, bir yandan internette Amerika'daki hocamla konuşmakta olduğumdan faza dikkat kesilemesem de ikinci bölüm epey bir şeyler oldu sahiden. Yani Türk dizilerinin genelindeki o Rosalinda havası pek sezilmiyordu sanki. Bizim kafamız resmen Brezilya dizisi kafası çünkü. Hınn diye bir efekt olacak, arkasından müzik girecek ve yakın plan surat görüntüleri ekranda uzuun uzun kalacak. Birtakım entrikalar bölümlerce çözümsüz kalacak, karşılaşması gereken karakterler bir evin içinde oradan girip buradan çıkmak suretiyle hayatta on bölümden önce bir araya gelemeyecek. Rosalinda'yı ortaokuldayken izlerdim, yaşım en fazla on dörttü ve epey de ilgiyle izliyordum hani. Bir ara, en az bir iki hafta delirdi bu kızcağız. Bunun bebeğini mi çaldılar ne olduysa, iki koca hafta boyunca yalnızca boş ellerine bakıp, "Bebeğim! Bebeğim nerde! Bebeğimi çaldılar!" dan başka hiçbir şey söylemedi ve resmen içim bayıldı. Diyeceğim, on dört yaş zekasına hitap eden senaryolardır bunlar ve o zeka için bile yer yer sıkıcı olabilirler.

Fakat üçüncü bölüm tam bir fiyaskoydu arkadaşlar. Böyle bir rölanti perdesi getirilmiş örtülmüş bütün sahnelerin üzerine. Şimdi bakın, kadının kocası bir uçağa bindi ve uçak düştü derken, adamın uçağa hiç binmediği ortaya çıkıyor. Kız önce tabi ölüm haberi üzerine birkaç gün fenalıklar içinde debelendikten sonra bu sefer yaşayan kocasının nerede olduğu gibi tuhaf bir durumla baş etmek durumunda kalıyor. Ondan sonra, bir sahnede, durup dururken mantosunu giyip çıkır çıkır topuklularını ayaklarına geçirerek hışımla çıkıyor evinden. Annesi ve kızın yakın arkadaşı, evin kapısından başlayıp ta ilerdeki arabaya varana kadar kıza refakat ederken bir yandan da "Aylin! Aylin nereye! Aylin nereye gidiyorsun!" diye tavuklar gibi çırpınıyorlar. O kadar çok "Aylin! Aylin!" deniyor ki insan "Ulan Aylin bir ağzını aç da cevap ver!" demekten alamıyor kendini! Şimdi bana tek bir örnek gösterin, sahiden böyle bir durumda bir kişi zart diye evden çıkacak da herkes peşinden koşturacak, ama ağzından ne bir kelime alacaklar ne de onu durduracaklar. Böyle saçma şey mi olur!


Ondan sonra, başka bir kadın var, bir zaman bir kaza mı geçiriyor ne oluyorsa artık orasını bilmiyoruz henüz, hastaneye kaldırılıyor bu kadıncağız. O gece bebeğini düşüyor, rahmini de almak durumunda kalıyorlar. Çok kan kaybediyor, genç bir çocuk da kadına kan verip hayatını kurtarıyor. Seneler sonra kadının kocasıyla hayat kurtaran gariban genç çocuk tekrar karşılaşıyorlar, adam da çocuğu eve yemeğe çağırıyor, hem bizim hanımla da tanışırsın diyor. Bu ikisi akşam gidiyorlar eve, kadına da bir şey demiyor adam, sürprizim var sana, diyor sadece. İçeri girip salona oturuyorlar üçü, adam açıklamayı yapıyor, işte bu adam senin hayatını kurtaran adam diye. Kadın bir buz kessin! Bir sinirlensin, bir essin! Kalkıp içeri gitmesin mi üstüne. Aman bizim adam kadının peşinden, ne oldu diyor tabi. Kadın da diyor ki daha bir gün uyanıp da o günü düşünmediğim olmadı, vay efendim ben bu kadar acılar içindeyken sen tutup bir de o adamı buraya getirmişsin. Bir de üstüne derhal gönder onu bu evden, diyor. Yahu insaf, ne diye bu kadar sömürüyorsunuz ki izleyiciyi. Bakın tamam, çok hassas bir konu bu, anlıyorum. Yani böyle bir tecrübesi olmayan biri olarak, ulan adam senin hayatını kurtarmış, daha ne, diyebilirim ama hadi onu da demiyorum. Yine de öyle acıklı bir şeyler yapıyorlar ki durup dururken, hayır gereksiz yani şimdi ne diye böyle sahneler çekiliyor onu anlamıyorum ben. Ha bunun arkasından başka bir şey çıkarsa bilemem, neticede kadının neden kaza geçirdiğini bilmiyoruz. Belki de bu genç çocukla baştan bir ilgisi var falan diyeceğim ama hiç, hiç sanmıyorum. Anlayışımıza uygun, her şeye mutlaka avuç avuç dram serpelim yaklaşımının bir parçası sadece.

Peki bu senaristler afedersiniz hiç mi yabancı dizi izlemiyorlar yahu? Hiç bakmıyorlar mı olay örgüsü nedir, bir şey nasıl başlar ve başlayan şeyler kısa sürede nasıl akıllıca ve izleyiciye keyif vererek çevrilip sonuçlanır? Bütün yabancı dizileri genelliyor değilim, ama takip ettiğim ve beni çoğunlukla hayal kırıklığına uğratmayan onlarca senaryo var. Bunların onda birini görsek şu dizilerde, çok mu imkansız yani! Bu Aylin'in oğlu mesela, babası ortadan kaybolunca çocuk konuşmayı kesti; fakat annesine de feci tavırlı. Sanırsın kadın gitti de babasını ortadan kaldırdı bunun. Yüzüne bir Küçük Emrah ifadesi oturtmuş, arabasını sürüyor da sürüyor. Başka da bir şey yapmıyor. Yahu madem çocuk kendinden geçti, al o zaman bir pedagoga götür! Yok! Çocuk öyle mahmur ve nefret içinde oturacak, biz de böyle saçma sahneleri dakikalarca izleyeceğiz!

Of, daha neler anlatabilirim ama hatırımda kalanlar bunlar. Geri kalanı, dizinin kemiğiyle uzaktan yakından ilişkisi bulunmayan bir dolu eften püften sahneler silsilesi; o kadar ki az önce bahsi geçen "dizinin kemiği" olgusu yavaş yavaş eriyip ortadan yok oluyor. Bir arkadaşım zamanında senaryo yazarlığı yapmış. Yurt dışında bir senaryo seneler içerisinde yazılıp geliştiriliyor, bizdeyse ortaya yalnız "bir köyde geçecek, bir kızla şehirden gelen bir adam olacak" diye bir fikrin ortaya atılması kral oyuncuların bulunup dizinin başlamasına yetiyormuş; o kadar ki senaryo çekim günü tamamlanıyor, iki günde hazırlanıp, "Motor!" sesini bekleyen oyunculara yetiştiriliyormuş. Belli zaten!

Of of, üzülüyorum yahu. Sahiden üzülüyorum işte. Yazık değil mi milletimize yani!

Oh, onun için sevgili okuyucu, ben şimdi yabancı bir film izlemeye gidiyorum. Bekleşen ve bir türlü izleyemediğim filmler ise Vavien ve Kosmos. Güzel diyorsanız oturayım onları da seyredeyim.


23 Ocak 2012 Pazartesi

Turşu


Şu an labda asistanı olduğum dersin öğrencilerinden birine, mazereti nedeniyle girememiş olduğu final sınavının telafisi süresince gözetmenlik yapıyorum. Dört göz oldum. Arkamdaki bir masaya oturtmuştum, sonra dedim ki, sizden bir ricam var. Şuraya, yan masaya oturabilir misiniz, çünkü böyle arkamdayken ben sizi hiç göremiyorum. Sonra, belli olmaz, şimdi kolunuza bacağınıza bir şeyler yazmış olabilirsiniiiiz, dedim.

Çocuğun gözetlenecek bir yanı yok zaten. Asıl benim bugün herhangi bir şeyi gözetleyecek halim yok. Dün gece hiç uyumadım. Sabaha kadar. Gecenin dördünü geçe, kodda bir uzaklık değerini negatif hesaplıyor olduğumu fark edip, yılmadan onunla bile uğraştım - kodda hatayı düzeltmesi bir kenara, bulması başlı başına dert, hele o saatte. Kettle bütün gece bir nokta sekiz litreye yakın su kaynattı ve ben sadece iki bardak sıcak içecek tüketmeyi hatırlayabildim. Geri kalan su elektrik içerek buhar olup uçtu. Sonra güneş doğdu ve apartman asansörünün aşağı yukarı inip çıkma sesleri kulağıma gelmeye başladı. İnsanlar uyanıyor ve işe falan gidiyor olmalıydı. Bense geceden yanan ışıkları söndürüp çalışma odamın her tarafına saçtığım kağıtlar ile masamın üzerini kaplayan silgi tozlarının arasında yazmaya devam etmek durumundaydım. Saat 9'a doğru çalışma koltuğumda kafamı arkaya atıp bir süre kapadım gözlerimi. O halde kendimden geçmişim sanıyorum, hatta ağzım açık kalmış bile olabilir. Şimdi beni öyle karikatür gibi bir gören olmasın diye hemen kalkıp yatağa attım kendimi, kırk dakika sonra uyanmak üzere. Ve ondan sonra bir de giyinmek, makyaj yapmak, saç taramak o kadar zor geliyor ki! Suratım kabak gibi olmuş, uykusuzluk öyle bir şişkinlik yapar ki bende sormayın gitsin. Bir de uykusuz kaldığım bu gibi gecelerde kaşlarım da mutlaka fırça gibi olur. Artık ekstra ne hormonu salgılıyorsam, sınavdı ödevdi zamanlarında başkalaşım geçiriyorum. Fırça kaşlarımla kafamı arkaya atıp ağzımı açarak uyuyorum dedim, dalga geçiyorum mu sandınız!

Neyse efendim, size tuhaf gecemi ve bugüne sarkan derin sarhoşluğumu anlatmayı bir kenara bırakırsam, yazmaya oturmamın asıl sebebine geleceğim. Bu korkunç yorgunlukla herhangi bir yazı yazmayı planlamıyordum, fakat şu gözetlediğim öğrenci labda tek başına sınav yapıyor ya, benim de bir labda tek başıma yaptığım final geldi aklıma. Yine güldüm kendi kendime, buraya da yazayım istedim.

Üçüncü sınıftaydım, ilk dönemin sonuydu, çünkü o gün mavi kazağımı ve koyu gri, pilili eteğimi giymiştim. (O kadar yorgunum ki "pilili" sözcüğü şu an bana ziyadesiyle acayip geliyor.) Elektronik dersinin finali olacaktı ve bölüm derslerim arasındaki son finaldi, ondan sonra iki finalim daha vardı ve hatta biri sosyoloji falandı sanıyorum, ama bölüm finallerini kapatmak demek finallerin bitmesi demekti işte. Elektronik de epey zor bir dersti, ne inekmişim ki kitaptaki neredeyse bütün soruları çözmeye uğraşarak ve işlediğimiz her şeyin notlarını çıkararak çalışmış da çalışmıştım. Çalışmıştım çalışmasına ama yine de konulara hakim hissedemiyordum bir türlü. Diyorum ya, kolay ders değildi. 

Sabah erken kalktım, 3. slottaki sınav saatine kadar çalışacağım. Bizim okulda böyle üç "slot" var, o zamanlar 3. slot demek saat 3'te başlıyor demekti. Sürekli final takvimimi açıp hangisi kaçtaydı diye tekrar tekrar bakıp duruyordum, öylesine ezber edecektim slotlarımı. O sabah tabi finalsiz sabahlara göre gergin bir sabahtı, öncesinde üç ayrı bölüm finali atlatmış olmamın birikmiş gerilimi iyiden iyiye bir kurtulma arzusuyla dolduruyordu içimi. Sağa sola sıvanasım geliyordu, konsantrasyonumla kovalamaca oynar gibiydik veya o uçan bir kelebek ya da balondu da ben onu yakalamak isteyen küçük ve yerinde duramaya kızdım; çünkü çalışmak istememekten resmen şımarmıştım artık.

Bölümden bir arkadaşımla yazışmaya başladık o sıralarda, saat sabahla öğle arası bir yerde. Arkadaşım bu finali erken alıp değişim programıyla yurt dışına gitmişti, onun tuzu kuru. Sen yaparsın, edersin dedi bir fasıl, sonra bana yurt dışındaki ilk günlerini anlatmaya koyuldu. Ara ara konuşuyorduk, sonra ara ara biraz çalışıyordum ben. Derken öğlen oldu ve karnım çok acıktı. Hiç unutmam, aşağıda da kuru fasulye pilav yok muymuş o gün! Oh bir güzel aldım kuru fasulye pilavımı, yanına da koca bir tabak mis gibi karışık turşu. Turşuları böyle teker teker, tadını çıkara çıkara bir yedim ki. 

Çalışmaktan fenalık geçirdiğim için, yemekten sonra kalan zamanımı uzun uzun giyinerek, güzelce saçlarımı ve makyajımı yaparak, takıp takıştırarak değerlendirdim. Sıkıntılar içinde saatin üç olmasını beklerken arkadaşımdan mesaj geldi: "Pınar sen nerdesin? Şimdi Soner ile konuştum o sınavdan çıkmış!" 

Önce anlayamadım ne demek istediğini. Ne sınavı, Soner kim dedim. Kızım işte senin bugün 3'te gireceğim dediğin sınav, diyor, adam bitirmiş sınavı, çıkmış! Böyle başımdan aşağı kaynar sular bir insin! Kalbim ağzıma çıkacak, yüzüm kim bilir ne renk, slotlarıma tekrar baktım ki ne göreyim! 3'te olduğundan çok çok emin olduğum sınavım öğlen değil miymiş!

Elim ayağım buz kesti bir anda. Arkadaşıma her sesli harfi fazladan on kere basarak bir şeyler yazıp (olamaz yaaaaa, gibi) mantomu, çizmelerimi giydim, kırmızı çantamı koluma takıp ışık hızıyla çıktım odadan. Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik, dediğim, bitse de kurtulsak diye dört döndüğüm sınavı kaçırmıştım! Ben okula doğru yürürken sınıftan tanıdık simalar yanımdan yöremden geçiyordu bile! İşin en komik yanı, millet sınıfta ter dökerken ben odamda adeta bir Kleopatra havasıyla birbiri ardına turşular yiyor, kuru fasulye pilav partisi veriyordum!

Salonun kapısında sınavın kritiğini yapıyordu bizim arkadaşlar. Beni gördüklerinde "Ya Pınar, neredeydin, niye gelmedin?" falan diye soracak oldular, bana beş metreden fazla yaklaşmalarına mahkeme kararıyla yasak gelmiş edasıyla "Sakın bana tek bir kelime söylemeyin!" deyip hocayı bulmak ümidiyle salona yöneldim, çünkü sınıftan birileriyle konuştuğumu görürse sorulardan haberdar olduğumu düşünürdü ve o zaman hiç şansım kalmazdı. 

Hoca da asistan da sınıftaydılar. Ya, biz de Pınar nerede, diyorduk, vallahi merak ettik, dediler. Hocam, dedim, ee, ben - gerisini de getiremiyorum. Slotları karıştırdım desem, diyemiyorum. Hoca "Uyuya mı kaldın?" dedi, hah, evet uyuyakalmışım ya, dedim hemen. Hastaydım da, işte ilaç almıştım falan, içim geçmiş meçmiş bir şeyler söyleyiverdim o anda. Fakat görüntüm o kadar tezat ki; makyaj yapılmış, kirpikler kıvrılmış, küpeler desen yerinde, kolye desen boyundan salına salına şıngırdıyor, kolumda kocaman kıpkırmızı bir çanta ve saçlarım, ah o saçlarım maşayla dalga dalga kıvrılmamış mı sana! 

Ne yapalım, dedi hoca, make-up alacaksın. Hocam diyorum ne olursunuz, son bölüm finalimdi, bakın kimseyle, hiç kimseyle konuşmadım, şuracıkta yapsanız bana şu sınavı da gitsem. Yapamam, diyor hoca, birkaç gün sonrasına yeni soru hazırlamam lazım, senin de o sürede mazeret bildirmen lazım ki sınava girebilesin. Baktım bu işin oluru yok, kaderime razı olup merdivenlere yönelmek zorunda kaldım; ama omuzlarım çökmüş, taş taşıyor gibi korkunç bir ağırlık var üzerimde. Karşıda bölümden bir arkadaşımı görür görmez hedefe kilitlendim: birkaç adımda ona ulaşacak ve kafamı göğsüne gömdüğüm gibi ağlamaya koyulacaktım. Bir iki adım atmış, kaçınılmaz gözyaşlarıma doğru ilerliyordum ki hoca seslendi arkamdan. O da yeniydi o zamanlar, aldı beni bölüm başkanının odasına gittik beraber. Hocam, dedi, Pınar uyuyakalmış, finali kaçırdı. Kimseyle de konuşmamış. Şimdi ben ona hemen sınavı versem, verebilir miyim, dedi. Başkan da, tabi canım istiyorsan neden vermeyecekmişsin, demeye getirdi. Bir anda kaderimin çark etmesiyle kalbim yine hızlandı, yanaklarım al al oldu. O heyecanla beni başka bir laba götürdüler. Kocaman bir masada, çay kahve ikramları eşliğinde çözdüm soruları. 

Herkes sınav olurken kuru fasulye pilav ve turşu yemiş, sınava teşrif ettikten sonra da çay kahve ile ağırlanmıştım iyi mi!

İşin başka bir ilginç tarafı bana atılan neredesin temalı mesajların kendi sınavımla boğuştuğum dakikalarda telefonuma düşmüş olmaları, mesajlara cevap atmadım diye arandığımda telefonumun sürekli meşgul bulunması - annemle laklak ediyordum sıkıntıdan. 

Ama ne gündü yani, fena da değildi hani atlattıktan sonra! Şöyle bir anım oldu işte anlatacak! Bugün labda tek başına sınav olan öğrenciyi görünce işte, turşular falan hep geldi aklıma. Dedim gözetlenmesi gerekmeyen çocukcağız sınavını yaparken ben de orijinal make-up deneyimimi anlatıvereyim, yorgunluktan titrek hale gelmiş şu hayatıma da az renk gelsin.

*Uyandıktan sonra yayınlanacaktır.

18 Ocak 2012 Çarşamba

Maraba Televole



Ah bazen o kadar, o kadaaaar sıkılıyorum ki aklın durur blog. Biraz daha duyarsız olabilmek istiyorum! Hiç farkında olmadan öyle bir yükleniyorum ki! Gün geçmiyor ki kafama absürt bir şey takılmasın, okuduklarım canımı sıkmasın. İzlediklerim demiyorum, çünkü izlediklerim zaten banko asabımı bozuyor. Sinir hastası olmak istemediğim için haberleri izlemeyi bırakmamın yanı sıra hiçbir şekilde diziymiş, tartışma programıymış kaldıramıyorum. Bir yerli dizi yok ki sünmesin, saçma sapan diyaloglara kurban gitmesin. Haber programları çok şok, çok flaşlar ve hatta en pespayelerinin arkasında sürekli aynı film müzikleri dönüp duruyor bile! Nerede bir yangın çıkmış, nerede bir duvar çökmüş, kim kimi kaç yerinden bıçaklamışsa uzun uzun anlatılıyor, gösteriliyor. Çok eğlenceli çünkü.

Şimdi size bir şeylerden yakınacağım ve bu kız da ne çok gündemi takip ediyormuş, ah ne de duyarlıymış, canım canım demeniz için yapmayacağımı bilesiniz. Bölük pörçük bir yakınma olacak bu, çünkü o kadar çok şeyden yakınasım var ki üç beş tanesini anca yazacağım, gerisi sizin de içinizi sıkmaya başlayacak ve okuma hevesiniz kaçacak; zira birkaçına katılım gösterdikten sonra hepsine, tüm kalbinizle katılım gösterseniz bile tüm bunları okumuş olmanız içinizdeki sıkıntının büyük kısmını dağıtmaya yetmeyeceğinden, okumak çok çok bir şey değiştirmeyeceğinden, paylaştığımız bu sıkıntıları tekrar hatırlamış olmanın ağırlığını taşımak durumunda kalacaksınız. Onun için ben şöyle üstten üstten, aklıma geldikçe söyleyeyim canımı sıkanları.

Kikirik kadınlar gidip, ay şekerim, imam nikahı kıydım diye fink atıyorlar ve ben buna sinir oluyorum. Bu tür kimselerin yaptığı hangi bir şeye sinir olmayayım, evet, ama ne yapayım görüyorum ve sinir oluyorum. Diyebilirsiniz ki madem sinir oluyorsun, görme, fakat görecek ve okuyacak bir şeyler lazım oluyor ve "asıl" haberler daha da çok canımı sıktığından bunlar bir nebze daha yüzeysel, üzerine sinirlenmesi bile daha masalsı oluyor. Neyse, evet bir daha söyleme ihtiyacı duyuyorum ki bu tür haberlere sinir oluyorum. Bugün Cen.giz Semer.cioğlu sağ olsun, bu sinirimin hakiki sebebini köşesine taşımış da hislerime tercüman olmuş. 

Ondan sonra çok, çok acayip bir RTÜK hadisesi var ki buna sinir olmamak imkansız. Yani inanın sazı elime alıp ağdalı, esprili bir anlatımla bu adamlarla dalga geçemeyecek kadar aciz durumdayım bugünlerde. Henüz şu çok sinir olduğumuz şeylere gülüp geçebilme noktasına varabilmiş değilim anlayacağınız. Bir de kafamda ikinci bir soru var, vaktiyle çok mu gülüp geçtik de işler şimdi sahiden ciddiye mi bindi?

Radyo 3'ün kısıtlanması durumu var aylardır, resmen oturduğum sandalyede tepinme isteği uyandırıyor bende. Halkımızın yüzde doksan şusu klasik, doksan busu caz dinlemiyormuş diye bütün radyoları dıngıl dıngıl saza, bıngıl bıngıl popa ve kıyır kıyır arabeske çevirmenin anlamsızlığına müthiş sinirleniyorum. Bir dinleyici bir başka konuya da değinmiş, bir Beethoven sonatından sonra araya zart diye ciyak ciyak cep telefonu reklamı girdiğinde neye uğradığımızı şaşırıyoruz, gibi bir şey. Ah, sevgili dinleyici bak ben hep hissediyor da dile getiremiyordum, ne güzel söylemişsin. O reklamları yapanların, bir masanın başında oturup, bak şöyle şöyle bir senaryoya böyle şarkılı türkülü bir de cıngıl bulduk mu tamamdır, diye nasıl heveslendikleri geliyor gözümün önüne, hepten sinir oluyorum.

Herkes, herkes Eurovision profesörü olmuş! Ben geri kaldım, nasıl sinir olmayayım!

Ah bir de, bir gazetenin magazin eklerinden birinin ikinci sayfasında, tüm magazin eklerinin ikinci sayfalarında olduğu gibi kim nerede ne yapmış, hangi mekanda hangi davette neler yaşanmış onların anlatıldığı bir derlemenin yaratıcısı yazar, bahsi geçen şahıslara "elitler" demeyi uygun buluyor. "Hafta sonunu Kartalkaya'da değerlendiren elitleer", "Partide eğlenen elitler, ilerleyen saatlerde bilmem nereye geçmeyi uygun gördü", "Davette boy gösteren elitler, gazetecilerle şakalaşmayı da unutmadı" gibi. Ne demek yahu "elitler"? Allah aşkına yani, "elitler"?!

Magazin haberlerinin ucuzluğuna falan hiç değindirtmeyin beni. Çok haklı olarak sorabilirsiniz, kuzum sen madem bu kadar sinir oluyor, seviyenin çok düştüğünden şikayet ediyorsun, incir çekirdeğini doldurmayacak konuların şişirilip şişirilip gündem yapılmasına ve insanların çok mühim konularda açılımlar yapıyormuşçasına "magazin profesörlüğüne" soyunmalarına gıcık kapıyorsun, kim olduğu belli olmayan kadınların kendi köşelerini mahalle kavgası yapmak için kullanmalarına isyan ediyorsun, e ne diye hala bunlarla içli dışlısın?

Çünkü efendim, çünkü gazetenin ekini değil kendisini okumaya kalksam, sinirlenmek falan bir yana bildiğiniz bunalıma gireceğim. İşin kötü tarafı, ben ne kadar bunlarla ilgilenmek istemesem bile, yine de bir yerden elbet karşıma çıkıyor, kulağıma geliyorlar. Bayram törenlerinin yasaklanmasından tutun adli kararlara, herkesin tutuklanmasına, çocukların okuyamamasına, kadınlara yönelik şiddete, insanların birbirlerini patır kütür kesip rahatça doğrayabilmelerine, toplumun yarıdan fazlasının gitgide ruh hastasına dönüşmesine sinir olmuyor, içten içe kahroluyorum ve bunlarla yüzleştikçe ben de ruh hastası katsayımı yükseltmiş bulunuyorum. 

Kendimi nasıl tehdit altında hissediyorum bilemezsiniz. Ondan sonra çıkıp günlük konulara yönelmek istediğimde içimde bir ses susturmaya kalkıyor beni. Bu kadar şeyin ortasında, sahi, diyorum, şimdi neye cıvıldasam boş. Öyle bir birikim yaratıyor ki insanda bu memleket, insanın kendini yaşayası kalmıyor.

Ah neyse, bitirirken daha kişisel bitireyim bari. Tuna Kiremitçi'nin bugünkü yazısının başlığı, "Mutluluk havuç değildir". Bakmayın altına bir şeyler yazmış ama asıl bana yazmış bu yazıyı, altındakiler falan hiç mühim değil aslında. Mutluluk kasa kasa havuç yemek değil, Pınar, demek istiyor. Görünce keyfim yerine geldi, ay vallahi sağ olsun ya!

15 Ocak 2012 Pazar

Rekolte



En fazla bir iki yıl önce, "sepaj" ve "kupaj" ayrımını yaparak başladığım şarap maceram, sporda okuduğum gazete ekleriyle beraber son zamanlarda iyice ivme kazandı. Vedat Milor olsun, Mehmet Yalçın olsun, hatta anlatımından doğrusu neredeyse hiçbir şey anlayamadığım, cümleleri arasındaki bağlantıyı kendimi ne kadar zorlarsam zorlayayım bir türlü kuramadığım, hatta o kadar ki bir dönem kendi kendime inat edip okuyacağım diye tutturduktan sonra bu keçi inadımdan bile vazgeçtiğim Ali Esad Göksel olsun, okuya okuya kendi çapımda bir ilgi duymaya başladım şaraba.

Önceleri, içki içince boyumuzun birazcık daha uzadığı zamanlar belki, "bir kadeh şarap" şöyle bir havalar, farklı bir ortam ve değişik sohbetler gibi kokmak demekti. Sonraları şarap demek, içki içilecekse en iyi seçenek demek oldu çünkü diğerlerinden çok daha düşük kaloriliydi. Fakat şarapların biri diğerini tutmaz oldu zamanla ve ne zaman içsem pek sinirlendiğim bir içki halini aldı. Öyle baş ağrısından falan şikayet etmiyordum, ama iki kadehten sonra ağzımın burulduğu, feci ağırlaştığım, tat alma zerreciklerimin ziftlendiği ve cinlerimin tepeme çıktığı hislerinden kurtulamıyordum. Sonraları tesadüfen içtiğim bazılarının bu etkiyi yapmamalarıyla beraber tekrar barıştım şarapla. Zaten şarap pek uzun süre küs kalınacak bir şeye benzemiyordu benim için, çünkü tadını bir kenara koyarsak şişesi, sunumu, şişe şişe dizilmiş şarapların havalı görüntüsü, oradan buradan sarkan üzümlerle dekore edilmesi, reklam edilecekse şahane bir peynir aranjmanının yanına oturtulması karşı koyamayacağım bir görsel ve estetik şölene işaret ediyordu. 

Gazete eklerinde okuyacak güzel şeyler bulmanın kimi zaman zorlaştığı ve magazinin gitgide pespayeleştiği, aslında kimseyi ilgilendirmeyecek kişi ve konuların manşetlere taşındığı, konuşmasa da olur kimselerin yazarlığa soyunduğu şu günlerde, şarapla ilgili anlatılar çölde vaha gibiydi. Yemek içmekle derin bir amatör bağ kurmuş olduğumdan, aromalar ve sunumlarla ilgili ballandıra ballandıra yazılan ne varsa heyecan içinde okuyordum. Hangi üretici nasıl şaraplar yapmaya başlamış, ne tür üzümler nerelerde üretiliyormuş, aslında hiç şaraplık üzüm çıkmaz sanılan bir bölgede birileri nasıl dönüm dönüm arazi alıp iklime kafa tutarak üzümler yetiştirmiş, hangi şaraplar nerelerde ne ödüller almış, özellikleri neymiş, hangi şarap kaç derece sıcaklıkta servis edilmeliymiş. Aslında şarap ve üzüm arasındaki bağlantı bu yaz İtalya'da içtiğim Ebo sayesinde kafama dank etti ilk. Ondan önce Öküzgözü'nün bir üzüm çeşidi mi yoksa bir şarap cinsi mi olduğunu sorsanız yanlış yanıtı verebilirdim. Ebo'nun o harika tadının kaynağını araştırdığımda Sangiovese üzümünden yapıldığını gördüm ve daha önce böyle bir üzüm hiç duymamıştım. Cabernet Sauvignon, Merlot, Öküzgözü ve Boğazkere'den ileri gitmiyordu üzüm dağarcığım. Bir de Chianti'yi biliyordum hani şöyle toptan bölge olarak, o kadar. Kısa zaman öncesine kadar Pinot Grigio'yu ve Pinot Noir'ı, Pinot'nun şusu busu şeklinde bir marka sanıyordum, dalga geçmeyin.

Okudukça özlediğim, kendimi ait hissedebildiğim bir havanın beni sardığını hissediyordum. Böyle şeylerde gözüm var benim. Minik sarı ışıklardan, ufak tabaklardan, peynirlerden, büyük kadehlerden bahsedildi mi sıcaklık dolar içime. Aromalar birbiri ardına sıralandıkça şaşırıyordum; bilmem ne ağacının kabuğunun aroması, karanfil tanelerinin ve bilmem kim çiçeğinin tomurcukları, hafif yanık "notalar". Bir bardak şaraptan bu kadar değişik tadı ve kokuyu ayırt etmenin son derece ilginç bir şey olduğunu düşünüyordum. Yapılamayacağına dair bir inancım yoktu, bilen ayrıştırır canım; ama tabi benim yapabileceğim bir şey olmadığı aşikardı. Yine de heves ediyor insan, kendi kadehinden de bir sürü çiçeğin ve ağacın kokuları ayrışsın, ağza ilk alındığında başka yutarken başka tatlar keşfedilsin, nasıl bir fıçıda ne kadar süre saklandığı fark edilsin.

Sonra bir de önologlar var. Eloğlunun üniversitesinde önoloji diye bölüm var yahu! Şöyle gönlümce önoloji okusam, hayatım kırmızının, pembenin ve sarımtrak beyazın tonları arasında geçse, burnum ve uzun, kemikli parmaklarımla oradan oraya uçuşsam, leziz yemekleri yanına en iyi gidecek şarapları uydursam daha ne isterim! Önolog, gurme ünvanına sahip insanlar var! Biz gittik mühendis olduk. 

Okuyordum okuyordum da bazı terimleri anlamıyordum. Bir "rekolte"dir gidiyordu. Ne anlama geldiğini bilmesem de süper bir sözcüktü bu "rekolte", söylenişinde bile bir üstünlük, bir naiflik vardı. Tanenler vardı sonra, tanen nedir bilmiyordum ama buruklukla doğru orantılı bir şey olduğunu çıkarmaya başladım. İçimde üzümümü bulmaya yönelik ütopik bir istek bile belirmeye başladı zamanla.

Bir akşam şarap reyonunun yanından geçerken, günün stresinden uzaklaşmak ve bir süre keyifli keyifli oyalanmak için şişeleri incelemeye başladım. O kadar okuyoruz, boşuna mı yani. Belirttiğim gibi öyle şarap delisi falan olmamama rağmen sırf betimlemeler yüzünden okurken ağzımın suyu akan şaraplara rastlayabilmek isterdim içten içe, öte yandan hangi şarap hakkında ne okuduğumu bilinçli olarak anımsamıyordum bile. Derken şişesi çok cazip bir şarap serisi çıktı önüme. Kayra'nın Vintage serisi; biri Cabernet Sauvignon, biri Merlot, biri de Shiraz. Etiket falan o kadar davetkardı ki Merlot'yu elime alıp evirip çevirdim. Şişenin arkasında uzunca bir yazı vardı, daha ilk cümleyi okumamla gözlerim heyecanla kırpışmaya başladı: "...rekoltenin niteliklerine yoğunlaşarak yarattığımız bir seri. Şarabın karakterini güneş ışığı, yağmur ve rüzgarla birlikte..." Gerisini siz düşünün!

Niyeyse bu Merlot da bir ilgimi çekiyordu ki. Babamın Cabernet Sauvignon-Merlot kupajını seviyor olması bilinçaltıma yerleşmişti belki de. Merlot da iyidir, diyordu, hatta önceden -hala içmediğim- ufak bir Frontera Merlot almıştım denemek için. O gün şarap almaya hiç niyetim yoktu, fakat şişedeki yazı öyle cezbediciydi ki. Hele altında bir de imza görmeyeyim mi, gazetelerde anlatılan meşhur önologlardan biriydi bu! Derhal sepetime ekledim şarabımı, büyük beklentiler içine girmemeye çalışsam da hafif bir heyecan, yeni bir şey deneyecek olmanın güzel hevesi geldi yerleşti yüzüme.

"Bu koyu lal taşı rengindeki şarap burunda frenk üzümü, menekşe, trüf mantar ve yeşil tane biber notalarına sahip. Damakta ise olgun incir, erik, vişne gibi tatlı konsantre meyveler ve onları zenginleştiren kurutulmuş otlar ile puro tütünü aromaları hissediliyor.

Damağı kaplayan dokuya, ipeksi yumuşak tanenlere ve canlı asiditeye sahip zengin, yumuşak ve merak uyandırıcı bir merlot sizleri bekliyor."

Ah yani sanki birisi mutfağa girmiş, harikulade bir iksir hazırlıyor! Bu ne böyle canım! İnsan bu kadar heveslendirilmez ki! Trüf mantarı diyor yahu, can evimden vuruyor beni! Kurumuş otlar diyor, tatlı ekşi meyveleri birbirine karıştırıyor, üzümün başına bir de frenk ekliyor!


Akşam yemeğinde şarabımızı açtık, bardaklara koyduk ve beklenen an geldi. Konuğum da ben de aldığımız ilk yudumun ardından mest olduk! Tabi size menekşe notalarından, buruk puro kokularından söz edemeyeceğim, ama ayrıştıramadığım ve belki zihnimle biraz çoğullaştırdığım o tat"lar" ve koku"lar" şu şarabı kapıp getirmeme nasıl değmiş, heyecanım nasıl haklı çıkmıştı! Sanki okuduklarımın meyvesini alıyor, öğrenerek kendimle ilgili yeni bir şey keşfediyordum; bir seçim yapmış, bir beğeni kazanmıştım. 

"İpeksi yumuşak tanenler" sahiden böyle bir şeydi.

Tat öyle yoğun ve hoştu ki şişenin yarısını içtik o akşam, daha fazlasına gerek duymadık adeta. Kalanı da ertesi gün bitirdik. Şarabı aldığımın ertesi günü babama anlattım ballandıra ballandıra, ha bir de rekoltenin ne olduğunu sordum, anlattı. Rekolte denince o yılın üzüm hasadı kast ediliyormuş sanırım, yani 2008 rekoltesi denince o tür bir anlam oluyormuş, aman karışık biraz. 

Bir de şunları öğrenmiştim gazetelerden: birincisi, bozuk şarap baş ağrısı yaparmış. Aynı şarabı içtiğimiz halde birilerinin başının ağrıdığını, kimilerininse hiç baş ağrısı çekmediğini hatırlayana kadar bu bilgi çok daha gerçekçi gelmişti. Yine de doğruluk payı vardır herhalde. İkincisi, şarabın yanında ceviz geliyorsa bilecekmişiz ki o şarap bozukmuş; çünkü bozuk şarap ceviz gibi kokarmış ve bozuk şarabın kokusunu bastırsın diye ceviz getirilirmiş. Peynir tabaklarının kenarına ceviz serpiştiren işletmecinin böyle bir hinlik düşündüğünü hiç sanmıyorum, görüntü olarak da peynir, üzüm ve cevizin birbirine sokulmalarına bayılıyorum, ama böyle bir durum da varmış yani.

Ah, sevgili şarabımın evime gelmesine vesile olan güzel şişeyi mumlarımın yanına yerleştirdim. 

"İçmeden önce şarabınızı karafınızda bir süre dekante etmenizi öneririz."

14 Ocak 2012 Cumartesi

Yemek ve çiçek günlükleri




Biri ekim, diğeri kasım aylarından kalma iki tabağım: ilkin nohutlu karides yemeğimi spagettiyle karıştırıp afiyetle yemişim, ardından mercimek, ıspanak ve balsamik sirke uyumunun üzerine tavuk, domates ve kırmızı soğanın kekik ve sanırım biraz da fesleğenle birbirine geçişini eklemişim. 


İkinci yemeği pişirirken fazla gelen ıspanağı, fazla geldiğine pek sevinerek ertesi sabah ıspanaklı omlette değerlendirmişim.


Aralık ayında balsamik sirke, soya sosu, sarımsak ve zencefil de içeren bir sosu kaynata kaynata bir hal olaraktan harika bir Asya usulü tavuk pişirip yanında mis gibi kepekli pirinç ve buharda brokoliyle servis etmişim. Mmm!..


Ondan bir hafta kadar sonra, "Cottage Pie" olarak bilinen bir yemek pişirdim ve bunun için tabii dana kıyması kullandım; çünkü bizim evde koyun eti hiç yenmedi. (Zaten kuzu/koyun etiyle yapsam "Shepherd's Pie" olurmuş.) Koyun etiyle ilk tanışmam şöyle oldu, bizim apartmanda bir arkadaşımın evinde oyun oynuyorduk bir gün ve öğle vakti gelince annesi, dolma var, ısıtayım onu yersiniz, dedi. Sofraya oturduk bir güzel, üzerine de yoğurt dökülmüş bildiğimiz biber dolması ve fakat bir tuhaf kokuyor ki sormayın. Bu ne biçim kokuyor böyle, derken bir lokma attım ağzıma ve neye uğradığımı şaşırdım! Dolmaya hayır diyeceğim yoktu, fakat dolmadan hiç mi hiç beklemediğim bu tat ve koku hücumu karşısında ne yapacağımı bilemez hale geldim. Dolmayı yiyip yiyemediğimi tam hatırlayamasam da, o korkunç hislerin şu gün bile olanca netliğiyle aklımda kalmış olduklarından yola çıkarak, yiyebildiğimi sanmıyorum.

Cottage Pie'ın kıymasını alırken, gayet de isim yapmış, buyrunuz efendim, bir yere gidip, "Yarım kilo dana kıyma," demiştim. O sırada telefonda konuşuyordum, adam hangi etten aldı, ne yaptı dikkat etmedim ama yani koyun eti gibi bir düşünce aklımın yakınından uzağından geçmiyordu. Eti tavaya bıraktığım anda bütün mutfak buram buram koyun koktu. Beynimde şimşekler çaktı, olamaz, dedim ve kıymanın etiketine baktım, "dana". Bana öyle geldi herhalde diyorum, fakat koyun koyun kokuyor, yanılmıyorum! Yemeğin bütün klası gitti, günlerce koyun koyun yedim. Sonradan bir arkadaşım, sen dana eti almışsındır ama önceden makinede koyun çektilerse o kalanlar senin ete karışmıştır, diyerek duruma bir açıklık getirdi. Seneler önce annem babama kıyma siparişi verirken hep "Aman dikkat et, önce makinedeki eti temizlemek için bir parça çektir de koyun eti karışmasın," derdi. Bir musibet bin nasihatten iyidir - bundan sonra tezgahın arkasına zıplayıp makineyi bizzat paklayacağım.

Babamla yılbaşı alışverişimizde, birazdan okuyup tanışacağınız koyunumu almadan hemen önce.

İzninizle geç kalmış bir yılbaşı anlatısı yapacağım şimdi. Yılbaşı akşamı için hiç ama hiçbir şey yapmak istemiyordum, çünkü artık beni biliyorsanız şunu da biliyorsunuz, eveet neydi, yılbaşlarını ve doğum günlerini sevmem! Hele bu sene, hiçbir güç beni şu evcağızımdan alıp sokaklara atamazdı. Zaten rahatsız olageldiğim, bu biçimsizleşen ve günbegün kılıksızlaşarak büyüyen kalabalığın yılbaşında hepten farklı bir çehreye bürüneceğinden, gittiğim yerlere normalde uğramayan kim var kim yoksa benim olduğunu sandığım onca kareyi istila edeceğini bildiğimden, yılbaşı gecesi diye çoğu benden uzak kimsenin kendini kaybetmeye ant içip "eğleneceğinden" emindim. Yılbaşı gecesi olduğu için eğlenmek bana manasız geliyordu, çünkü yılbaşı olduğu için eğlenmek fikri bana hiç inandırıcı gelmiyordu. Yılbaşı gecesi benim için herhangi bir başlangıcı, bitişi veya bir kutlama vesilesini temsil etmediğinden o geceyi özelleştirmek ve tepine tepine eğlenmek bana göre değildi. Hele hele gece yarısını beklemesini, on ikiye kadar hop oturup hop kalkmasını, zırt pırt saate bakmasını hiç sevmem; çünkü geri sayımın ardından on iki olur ve herkes birbirini kutlamaya, avaz avaz bağırmaya başlar - sonra, sonrası yok! Hiçbir şey olmamış, hiçbir şey değişmemiştir ve onca gün, onca saat neyi beklediğimizi anlayamaz, resmen düş kırıklığına uğrarım. Koca bir kandırmacaya inanmaya uğraşmış, zorla kitaba uymuş gibi hissederim kendimi. 

Resmen isyankar bir ergen havası estirdiğim şu paragraf sonrasında lütfen isyankar bir ergen olmadığımı vurgulamama izin verin ve bilin ki yılbaşında müthiş heyecanlanıp kırmızı çamaşırlar giyiyor, deli gibi içip yahut içmeden bütün kurtlarınızı döküyor ve benim bu katılımsızlığıma bir anlam veremiyorsanız size hiç mi hiç karşı değilim. Nasıl mutlu oluyorsanız hep öyle mutlu olun ve doyasıya eğlenin!

Fakat bu yıl böyle arkadaş, zaten o sıralar biraz da keyifsiz miydim neydim, hani bir ev partisine falan kapağı atmak gibi nispeten hoş bir seçeneğe iştirak etmek bile gözümde büyüyordu. Annem, biz gelelim yılbaşında senin evine, dedi, ben de pek sevindim. Artık bir evim vardı ve bu sene yılbaşını bu evimizde kutlamak, daha doğrusu benim anlayışımda yılbaşı gecesini kendi evimde ailemle geçirmek en güzeli olurdu.

Böylece yılbaşından bir gece önce anneciğim ve babacığım geldiler, onlar gelmeden minik yılbaşı ağacımı masanın üzerine yerleştirdim. O hafta içerisinde, normalde on, bilemedin on beş dakika sürmesi gereken fakat trafiğin azizliği nedeniyle bir seferinde bir buçuk saate fırlayan Kanyon-evim güzergahında, yine trafikte beklerken çiçek satan basma etekli kadınlardan biriyle göz göze gelme durumunda bulunmuş, bu geri dönülmez yaşanmışlığı keyfe çevirerek kadıncağızın ben daha ağzımı açmadan yirmi liradan beş liraya düşürdüğü yılbaşı çiçeklerinden iki buket kapmış ve trafikteki gergin bekleyişime tatlı bir esneklik katmıştım.



Yılbaşı günü annem temizlik yapıp dinlenirken babamla ben akşam yemeği için gereken malzemelerin listesini yapıp Akmerkez'e gittik beraber. Babam da ben de market alışverişine bayılırız, annem ise Migros ve benzeri yerlerde beş dakika dursa içine fenalıklar basar. Baba kız en büyük eğlencemizi gerçekleştirmek üzere düştük yollara. Babam bana yılbaşı hediyesi olarak güzel bıçaklar almak istedi, bir sürü mağaza gezdik ve sonunda çok şık görünen bir bıçak setinde karar kıldık. Bıçak bakmak için girdiğimiz mağazalardan birinde babamı oyuncakların yanına götüresim tuttu, içime mi doğmuş nedir, kazık kadar kız olmama ve yanımda babam olmasına rağmen kendimi oyuncakları eşelerken buldum ve çok sevimli bir koyun çektim peluşlar arasından. İkimiz de koyunu çok beğendik. Market alışverişimizin ardından aynı mağazaya döndüm, elimizdeki torbaların ağırlığının babamı epey bezdirebileceği riskini de göze alarak tekrar sevimli koyunumun yanına gittim ve babama, ben bu koyunu alacağım, dedim, babam da, al, dedi. Koyunum kendime yılbaşı hediyem oldu! Neden kuzu değil de koyun diye soracak olursanız, zira ben kendime de sordum bu soruyu, hiçbir fikrim yok, fakat koyun. Babama göre de koyun. Kuzunun yüzü daha değişik, burnu daha basık olur, bile dedi babam ne diyorsunuz. Bayağı inceledik biz bu işi, öyle havadan atmıyoruz.


Dönüşte anneme de bir buket nergis aldık. Babam akşam yemeğine mantar pişirerek katkıda bulunurken annemle ikimiz yürüyüşe çıktık. Annem aldığımız bıçak setini görünce yaygarayı kopardı, niye aldınız bunu, böyle setler hiçbir zaman iyi olmaz diye bir ton laf söyledi de çok bozuldum. Salata hazırlarken bir de baktım ki bıçaklar bendekilerden kör. Ekmek bıçağı diye sattıkları bıçak ekmeği kesmiyor, öyle söyleyeyim. Olduğu gibi paketleyip iade ettik ertesi gün.

Babamla alışverişimiz sırasında balık reyonu tablo gibiydi. Şuna "kırlangıç balığı" deniyormuş galiba!

Efendim, yılbaşı menümüzün başrolünde benim elimden çıkma Fransız usülü tavuk bulunuyor ve bunun kesinlikle ama kesinlikle arpa şehriyeyle servis edilmesi gerekiyor. Muhteşem, muhteşem bir lezzet! Ailemizle ilgili en sevdiğim şeylerden biri, hepimizin zevklerinin ayrı olması. Babamın salatası yalnız domates ve soğandan oluşur, üzerine zeytinyağı gezdirilir. Annem benim salatamın altyapısına, marul, kırmızı lahana ve havuç karışımına, zeytinyağı dökerek yer. Ben ise onlarınkinin beş katı boyutlarında ve daha başka bir sürü malzeme ile hazırlarım salatamı.


Soframızda babamla aldığımız bir ahtapot salatası da var ki babamla annem beğenmediler, ahtapot çok daha güzel yapılırmış aslında. Bir gün aslını Trilye'de yemek üzere anlaştık. Annem Ankara'dan zeytinyağlı pazı dolması getirmişti, dikkatinizi çekerim yaprak değil pazı ve çok lezzetli olmuş. Babamın yoğurtlu mantarını da aramıza alıp Fransız tavuğu ve arpa şehriyeyi baş köşeye oturttuk.


Gecemizin kalanını izlerken mest olup keyiften mayıştığımız, benim tüm bölümlerini izlemiş olmama rağmen annemlerle tekrar izlemekten inanılmaz bir zevk duyduğum dizimiz Downton Abbey'i izleyerek geçirdik. Gece yarısında ufak bir ara verip birbirimize sarıldık, yeni yılın gelmiş olduğunu salonumuza doluşan müthiş gürültüyle idrak ettik. Karşı komşum evinde nezih bir parti veriyordu, kalabalıkça bir grup yediler, içtiler, dans ettiler, videolar izlediler, eğlendiler. Ailem yanımda olmasa, herhalde pencere önünde müthiş bir hüzne kapılır ve neden yalnız olduğumu sorgulamak durumunda kalırdım. Komşumuzun eğlencesine bakarken, ben de şimdi böyle bir partide olsam acaba nasıl hissederdim, diye düşündüm; ama olmak istediğim yer kesinlikle olduğum yerdi ve ailemin yanında olduğum için çok, çok mutluydum. Belki normlara pek uymayan bir halim vardı, hatta dışarıdan bakıldığında ruhum pek yaşlı görünüyor bile olabilirdi. Vallahi öyleyse, o gece yaşlanmak çok, çok güzeldi!

Tabii ki yılbaşına ağzımız tatlı girme geleneğimizi bozmadık ve hemen ağzımıza annemin getirdiği elmalı paylardan attık. 

Sonra final dönemi geldi çattı, bir tane finalim ve bir de projem vardı. Projemin teslim tarihi ileride, ancak finalimi atlattım ve o gece kendime görmüş olduğunuz somonlu, krem peynirli harikulade makarnayı pişirdim. Yanına da bir buket şebboy.



Stres ve sorgulamalarla geçen bir final döneminden ve gelenekselleşmiş post final sendromundan, ki bu finallerden sonra yaşadığım boşluğa düşme, "Ee, bitti de ne oldu şimdi?" durumudur, ite kaka çıkardım kendimi. Aylardır gitmediğim alışveriş merkezlerinde, aldığım kilolara inat bir dolu giysi giyip çıkarırken, yedi kilo eklenmiş görüntüme yine de hayran hayran bakabilme güzelliğini gösterip şaşırırken ve üstüne üstlük "Ben buna değerim!" deyip paraya kıyıp üç kazak, bir toka alırken buldum kendimi. Kazaklardan birinin üzerinde şirin mi şirin bir koyun motifi var. Böyle diyince filmlerde gördüğümüz geyikli "loser" kazakları canlandı gözümde, aman diyeyim öyle bir şey değil. Bir de aylardır sporda giymek için yeni bir eşofman altı almak istiyordum, ah ondan da aldım. Ne diyorum, yedi kilo aldım ve XS beden eşofman altına giriyorum hala. Şu aldığım kiloları versem ne giyeceğim Allah aşkına?



Ertesi gün yeni aldığım kırmızı, arkası fiyonklu kazağımı giyip kırmızı rujumu sürdüm ve akşam yemeğinde Özge'yi ağırladım. O akşamın şerefine kocaman sarı çiçekler aldım, hardallı tavuk ve yanında yasemin pirinci pişirdim. Bir de narlı salata yaptım. Büyüdük de evde misafir ağırlıyor, yemekler pişiriyoruz. Özge'm bana harika bir sürahi ile kedili kupalar almış. Benim ilk ev hediyem, üstelik arkadaşım artık çalışan bir kadın! Kahvelerimizi kedili kupalarda içtik, üzerlerine süt köpürtüp öyle servis ettim ve bunu neden kendi kendime hiç yapmıyor olduğuma da şaştım. Ondan sonra kendime de süt köpüklü kahveler hazırlamaya başladım.

Bu kupayı geçtiğimiz yıl almış, buraya da resmini koymuştum hatta. Özge sevimli kedicikli kupalar getirince uzun zamandır eski kedili kupamı hiç hiç kullanmamış olduğumu fark ettim ve siyah kedi bana küsmeden derhal içini köpük köpük yaptım.



Bir sonraki akşam ise Burçin'im geldi yemeğe, ona şaraplı mantarlı tavuk ve fırında bezelyeli pilav pişirdim. Fırında pilav nasıl oluyor, diyeniniz olursa muh-te-şem oluyor! Burçin'e bir fırın gelecek kaç zamandır, kızcağız fırınım gelsin diye gözü yollarda bekliyor, fırınımda elmalı pay yapacağım diyor da başka şey demiyor; fakat fırın da bir türlü gelemiyor, adamlar şu gün geleceğiz deyip başka gün gelmeye kalkıyorlar, siparişlerde sorun oldu diyorlar, devamlı erteleniyor fırının gelişi. Burçin'e fırında bir şeyler yapmam farz olduğundan tercihimi fırında pilavdan yana kullandım. 

Yemekler ve çiçekler üzerinden, sessiz kaldığım zamanlar boyunca yaşadığım en renkli bölümleri dinlediniz.

Hepinize ağzınızın tadının hiç bozulmayacağı, leziz ve taze çiçek kokulu, mutlu bir yıl diliyorum!