23 Ocak 2012 Pazartesi

Turşu


Şu an labda asistanı olduğum dersin öğrencilerinden birine, mazereti nedeniyle girememiş olduğu final sınavının telafisi süresince gözetmenlik yapıyorum. Dört göz oldum. Arkamdaki bir masaya oturtmuştum, sonra dedim ki, sizden bir ricam var. Şuraya, yan masaya oturabilir misiniz, çünkü böyle arkamdayken ben sizi hiç göremiyorum. Sonra, belli olmaz, şimdi kolunuza bacağınıza bir şeyler yazmış olabilirsiniiiiz, dedim.

Çocuğun gözetlenecek bir yanı yok zaten. Asıl benim bugün herhangi bir şeyi gözetleyecek halim yok. Dün gece hiç uyumadım. Sabaha kadar. Gecenin dördünü geçe, kodda bir uzaklık değerini negatif hesaplıyor olduğumu fark edip, yılmadan onunla bile uğraştım - kodda hatayı düzeltmesi bir kenara, bulması başlı başına dert, hele o saatte. Kettle bütün gece bir nokta sekiz litreye yakın su kaynattı ve ben sadece iki bardak sıcak içecek tüketmeyi hatırlayabildim. Geri kalan su elektrik içerek buhar olup uçtu. Sonra güneş doğdu ve apartman asansörünün aşağı yukarı inip çıkma sesleri kulağıma gelmeye başladı. İnsanlar uyanıyor ve işe falan gidiyor olmalıydı. Bense geceden yanan ışıkları söndürüp çalışma odamın her tarafına saçtığım kağıtlar ile masamın üzerini kaplayan silgi tozlarının arasında yazmaya devam etmek durumundaydım. Saat 9'a doğru çalışma koltuğumda kafamı arkaya atıp bir süre kapadım gözlerimi. O halde kendimden geçmişim sanıyorum, hatta ağzım açık kalmış bile olabilir. Şimdi beni öyle karikatür gibi bir gören olmasın diye hemen kalkıp yatağa attım kendimi, kırk dakika sonra uyanmak üzere. Ve ondan sonra bir de giyinmek, makyaj yapmak, saç taramak o kadar zor geliyor ki! Suratım kabak gibi olmuş, uykusuzluk öyle bir şişkinlik yapar ki bende sormayın gitsin. Bir de uykusuz kaldığım bu gibi gecelerde kaşlarım da mutlaka fırça gibi olur. Artık ekstra ne hormonu salgılıyorsam, sınavdı ödevdi zamanlarında başkalaşım geçiriyorum. Fırça kaşlarımla kafamı arkaya atıp ağzımı açarak uyuyorum dedim, dalga geçiyorum mu sandınız!

Neyse efendim, size tuhaf gecemi ve bugüne sarkan derin sarhoşluğumu anlatmayı bir kenara bırakırsam, yazmaya oturmamın asıl sebebine geleceğim. Bu korkunç yorgunlukla herhangi bir yazı yazmayı planlamıyordum, fakat şu gözetlediğim öğrenci labda tek başına sınav yapıyor ya, benim de bir labda tek başıma yaptığım final geldi aklıma. Yine güldüm kendi kendime, buraya da yazayım istedim.

Üçüncü sınıftaydım, ilk dönemin sonuydu, çünkü o gün mavi kazağımı ve koyu gri, pilili eteğimi giymiştim. (O kadar yorgunum ki "pilili" sözcüğü şu an bana ziyadesiyle acayip geliyor.) Elektronik dersinin finali olacaktı ve bölüm derslerim arasındaki son finaldi, ondan sonra iki finalim daha vardı ve hatta biri sosyoloji falandı sanıyorum, ama bölüm finallerini kapatmak demek finallerin bitmesi demekti işte. Elektronik de epey zor bir dersti, ne inekmişim ki kitaptaki neredeyse bütün soruları çözmeye uğraşarak ve işlediğimiz her şeyin notlarını çıkararak çalışmış da çalışmıştım. Çalışmıştım çalışmasına ama yine de konulara hakim hissedemiyordum bir türlü. Diyorum ya, kolay ders değildi. 

Sabah erken kalktım, 3. slottaki sınav saatine kadar çalışacağım. Bizim okulda böyle üç "slot" var, o zamanlar 3. slot demek saat 3'te başlıyor demekti. Sürekli final takvimimi açıp hangisi kaçtaydı diye tekrar tekrar bakıp duruyordum, öylesine ezber edecektim slotlarımı. O sabah tabi finalsiz sabahlara göre gergin bir sabahtı, öncesinde üç ayrı bölüm finali atlatmış olmamın birikmiş gerilimi iyiden iyiye bir kurtulma arzusuyla dolduruyordu içimi. Sağa sola sıvanasım geliyordu, konsantrasyonumla kovalamaca oynar gibiydik veya o uçan bir kelebek ya da balondu da ben onu yakalamak isteyen küçük ve yerinde duramaya kızdım; çünkü çalışmak istememekten resmen şımarmıştım artık.

Bölümden bir arkadaşımla yazışmaya başladık o sıralarda, saat sabahla öğle arası bir yerde. Arkadaşım bu finali erken alıp değişim programıyla yurt dışına gitmişti, onun tuzu kuru. Sen yaparsın, edersin dedi bir fasıl, sonra bana yurt dışındaki ilk günlerini anlatmaya koyuldu. Ara ara konuşuyorduk, sonra ara ara biraz çalışıyordum ben. Derken öğlen oldu ve karnım çok acıktı. Hiç unutmam, aşağıda da kuru fasulye pilav yok muymuş o gün! Oh bir güzel aldım kuru fasulye pilavımı, yanına da koca bir tabak mis gibi karışık turşu. Turşuları böyle teker teker, tadını çıkara çıkara bir yedim ki. 

Çalışmaktan fenalık geçirdiğim için, yemekten sonra kalan zamanımı uzun uzun giyinerek, güzelce saçlarımı ve makyajımı yaparak, takıp takıştırarak değerlendirdim. Sıkıntılar içinde saatin üç olmasını beklerken arkadaşımdan mesaj geldi: "Pınar sen nerdesin? Şimdi Soner ile konuştum o sınavdan çıkmış!" 

Önce anlayamadım ne demek istediğini. Ne sınavı, Soner kim dedim. Kızım işte senin bugün 3'te gireceğim dediğin sınav, diyor, adam bitirmiş sınavı, çıkmış! Böyle başımdan aşağı kaynar sular bir insin! Kalbim ağzıma çıkacak, yüzüm kim bilir ne renk, slotlarıma tekrar baktım ki ne göreyim! 3'te olduğundan çok çok emin olduğum sınavım öğlen değil miymiş!

Elim ayağım buz kesti bir anda. Arkadaşıma her sesli harfi fazladan on kere basarak bir şeyler yazıp (olamaz yaaaaa, gibi) mantomu, çizmelerimi giydim, kırmızı çantamı koluma takıp ışık hızıyla çıktım odadan. Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik, dediğim, bitse de kurtulsak diye dört döndüğüm sınavı kaçırmıştım! Ben okula doğru yürürken sınıftan tanıdık simalar yanımdan yöremden geçiyordu bile! İşin en komik yanı, millet sınıfta ter dökerken ben odamda adeta bir Kleopatra havasıyla birbiri ardına turşular yiyor, kuru fasulye pilav partisi veriyordum!

Salonun kapısında sınavın kritiğini yapıyordu bizim arkadaşlar. Beni gördüklerinde "Ya Pınar, neredeydin, niye gelmedin?" falan diye soracak oldular, bana beş metreden fazla yaklaşmalarına mahkeme kararıyla yasak gelmiş edasıyla "Sakın bana tek bir kelime söylemeyin!" deyip hocayı bulmak ümidiyle salona yöneldim, çünkü sınıftan birileriyle konuştuğumu görürse sorulardan haberdar olduğumu düşünürdü ve o zaman hiç şansım kalmazdı. 

Hoca da asistan da sınıftaydılar. Ya, biz de Pınar nerede, diyorduk, vallahi merak ettik, dediler. Hocam, dedim, ee, ben - gerisini de getiremiyorum. Slotları karıştırdım desem, diyemiyorum. Hoca "Uyuya mı kaldın?" dedi, hah, evet uyuyakalmışım ya, dedim hemen. Hastaydım da, işte ilaç almıştım falan, içim geçmiş meçmiş bir şeyler söyleyiverdim o anda. Fakat görüntüm o kadar tezat ki; makyaj yapılmış, kirpikler kıvrılmış, küpeler desen yerinde, kolye desen boyundan salına salına şıngırdıyor, kolumda kocaman kıpkırmızı bir çanta ve saçlarım, ah o saçlarım maşayla dalga dalga kıvrılmamış mı sana! 

Ne yapalım, dedi hoca, make-up alacaksın. Hocam diyorum ne olursunuz, son bölüm finalimdi, bakın kimseyle, hiç kimseyle konuşmadım, şuracıkta yapsanız bana şu sınavı da gitsem. Yapamam, diyor hoca, birkaç gün sonrasına yeni soru hazırlamam lazım, senin de o sürede mazeret bildirmen lazım ki sınava girebilesin. Baktım bu işin oluru yok, kaderime razı olup merdivenlere yönelmek zorunda kaldım; ama omuzlarım çökmüş, taş taşıyor gibi korkunç bir ağırlık var üzerimde. Karşıda bölümden bir arkadaşımı görür görmez hedefe kilitlendim: birkaç adımda ona ulaşacak ve kafamı göğsüne gömdüğüm gibi ağlamaya koyulacaktım. Bir iki adım atmış, kaçınılmaz gözyaşlarıma doğru ilerliyordum ki hoca seslendi arkamdan. O da yeniydi o zamanlar, aldı beni bölüm başkanının odasına gittik beraber. Hocam, dedi, Pınar uyuyakalmış, finali kaçırdı. Kimseyle de konuşmamış. Şimdi ben ona hemen sınavı versem, verebilir miyim, dedi. Başkan da, tabi canım istiyorsan neden vermeyecekmişsin, demeye getirdi. Bir anda kaderimin çark etmesiyle kalbim yine hızlandı, yanaklarım al al oldu. O heyecanla beni başka bir laba götürdüler. Kocaman bir masada, çay kahve ikramları eşliğinde çözdüm soruları. 

Herkes sınav olurken kuru fasulye pilav ve turşu yemiş, sınava teşrif ettikten sonra da çay kahve ile ağırlanmıştım iyi mi!

İşin başka bir ilginç tarafı bana atılan neredesin temalı mesajların kendi sınavımla boğuştuğum dakikalarda telefonuma düşmüş olmaları, mesajlara cevap atmadım diye arandığımda telefonumun sürekli meşgul bulunması - annemle laklak ediyordum sıkıntıdan. 

Ama ne gündü yani, fena da değildi hani atlattıktan sonra! Şöyle bir anım oldu işte anlatacak! Bugün labda tek başına sınav olan öğrenciyi görünce işte, turşular falan hep geldi aklıma. Dedim gözetlenmesi gerekmeyen çocukcağız sınavını yaparken ben de orijinal make-up deneyimimi anlatıvereyim, yorgunluktan titrek hale gelmiş şu hayatıma da az renk gelsin.

*Uyandıktan sonra yayınlanacaktır.

18 Ocak 2012 Çarşamba

Maraba Televole



Ah bazen o kadar, o kadaaaar sıkılıyorum ki aklın durur blog. Biraz daha duyarsız olabilmek istiyorum! Hiç farkında olmadan öyle bir yükleniyorum ki! Gün geçmiyor ki kafama absürt bir şey takılmasın, okuduklarım canımı sıkmasın. İzlediklerim demiyorum, çünkü izlediklerim zaten banko asabımı bozuyor. Sinir hastası olmak istemediğim için haberleri izlemeyi bırakmamın yanı sıra hiçbir şekilde diziymiş, tartışma programıymış kaldıramıyorum. Bir yerli dizi yok ki sünmesin, saçma sapan diyaloglara kurban gitmesin. Haber programları çok şok, çok flaşlar ve hatta en pespayelerinin arkasında sürekli aynı film müzikleri dönüp duruyor bile! Nerede bir yangın çıkmış, nerede bir duvar çökmüş, kim kimi kaç yerinden bıçaklamışsa uzun uzun anlatılıyor, gösteriliyor. Çok eğlenceli çünkü.

Şimdi size bir şeylerden yakınacağım ve bu kız da ne çok gündemi takip ediyormuş, ah ne de duyarlıymış, canım canım demeniz için yapmayacağımı bilesiniz. Bölük pörçük bir yakınma olacak bu, çünkü o kadar çok şeyden yakınasım var ki üç beş tanesini anca yazacağım, gerisi sizin de içinizi sıkmaya başlayacak ve okuma hevesiniz kaçacak; zira birkaçına katılım gösterdikten sonra hepsine, tüm kalbinizle katılım gösterseniz bile tüm bunları okumuş olmanız içinizdeki sıkıntının büyük kısmını dağıtmaya yetmeyeceğinden, okumak çok çok bir şey değiştirmeyeceğinden, paylaştığımız bu sıkıntıları tekrar hatırlamış olmanın ağırlığını taşımak durumunda kalacaksınız. Onun için ben şöyle üstten üstten, aklıma geldikçe söyleyeyim canımı sıkanları.

Kikirik kadınlar gidip, ay şekerim, imam nikahı kıydım diye fink atıyorlar ve ben buna sinir oluyorum. Bu tür kimselerin yaptığı hangi bir şeye sinir olmayayım, evet, ama ne yapayım görüyorum ve sinir oluyorum. Diyebilirsiniz ki madem sinir oluyorsun, görme, fakat görecek ve okuyacak bir şeyler lazım oluyor ve "asıl" haberler daha da çok canımı sıktığından bunlar bir nebze daha yüzeysel, üzerine sinirlenmesi bile daha masalsı oluyor. Neyse, evet bir daha söyleme ihtiyacı duyuyorum ki bu tür haberlere sinir oluyorum. Bugün Cen.giz Semer.cioğlu sağ olsun, bu sinirimin hakiki sebebini köşesine taşımış da hislerime tercüman olmuş. 

Ondan sonra çok, çok acayip bir RTÜK hadisesi var ki buna sinir olmamak imkansız. Yani inanın sazı elime alıp ağdalı, esprili bir anlatımla bu adamlarla dalga geçemeyecek kadar aciz durumdayım bugünlerde. Henüz şu çok sinir olduğumuz şeylere gülüp geçebilme noktasına varabilmiş değilim anlayacağınız. Bir de kafamda ikinci bir soru var, vaktiyle çok mu gülüp geçtik de işler şimdi sahiden ciddiye mi bindi?

Radyo 3'ün kısıtlanması durumu var aylardır, resmen oturduğum sandalyede tepinme isteği uyandırıyor bende. Halkımızın yüzde doksan şusu klasik, doksan busu caz dinlemiyormuş diye bütün radyoları dıngıl dıngıl saza, bıngıl bıngıl popa ve kıyır kıyır arabeske çevirmenin anlamsızlığına müthiş sinirleniyorum. Bir dinleyici bir başka konuya da değinmiş, bir Beethoven sonatından sonra araya zart diye ciyak ciyak cep telefonu reklamı girdiğinde neye uğradığımızı şaşırıyoruz, gibi bir şey. Ah, sevgili dinleyici bak ben hep hissediyor da dile getiremiyordum, ne güzel söylemişsin. O reklamları yapanların, bir masanın başında oturup, bak şöyle şöyle bir senaryoya böyle şarkılı türkülü bir de cıngıl bulduk mu tamamdır, diye nasıl heveslendikleri geliyor gözümün önüne, hepten sinir oluyorum.

Herkes, herkes Eurovision profesörü olmuş! Ben geri kaldım, nasıl sinir olmayayım!

Ah bir de, bir gazetenin magazin eklerinden birinin ikinci sayfasında, tüm magazin eklerinin ikinci sayfalarında olduğu gibi kim nerede ne yapmış, hangi mekanda hangi davette neler yaşanmış onların anlatıldığı bir derlemenin yaratıcısı yazar, bahsi geçen şahıslara "elitler" demeyi uygun buluyor. "Hafta sonunu Kartalkaya'da değerlendiren elitleer", "Partide eğlenen elitler, ilerleyen saatlerde bilmem nereye geçmeyi uygun gördü", "Davette boy gösteren elitler, gazetecilerle şakalaşmayı da unutmadı" gibi. Ne demek yahu "elitler"? Allah aşkına yani, "elitler"?!

Magazin haberlerinin ucuzluğuna falan hiç değindirtmeyin beni. Çok haklı olarak sorabilirsiniz, kuzum sen madem bu kadar sinir oluyor, seviyenin çok düştüğünden şikayet ediyorsun, incir çekirdeğini doldurmayacak konuların şişirilip şişirilip gündem yapılmasına ve insanların çok mühim konularda açılımlar yapıyormuşçasına "magazin profesörlüğüne" soyunmalarına gıcık kapıyorsun, kim olduğu belli olmayan kadınların kendi köşelerini mahalle kavgası yapmak için kullanmalarına isyan ediyorsun, e ne diye hala bunlarla içli dışlısın?

Çünkü efendim, çünkü gazetenin ekini değil kendisini okumaya kalksam, sinirlenmek falan bir yana bildiğiniz bunalıma gireceğim. İşin kötü tarafı, ben ne kadar bunlarla ilgilenmek istemesem bile, yine de bir yerden elbet karşıma çıkıyor, kulağıma geliyorlar. Bayram törenlerinin yasaklanmasından tutun adli kararlara, herkesin tutuklanmasına, çocukların okuyamamasına, kadınlara yönelik şiddete, insanların birbirlerini patır kütür kesip rahatça doğrayabilmelerine, toplumun yarıdan fazlasının gitgide ruh hastasına dönüşmesine sinir olmuyor, içten içe kahroluyorum ve bunlarla yüzleştikçe ben de ruh hastası katsayımı yükseltmiş bulunuyorum. 

Kendimi nasıl tehdit altında hissediyorum bilemezsiniz. Ondan sonra çıkıp günlük konulara yönelmek istediğimde içimde bir ses susturmaya kalkıyor beni. Bu kadar şeyin ortasında, sahi, diyorum, şimdi neye cıvıldasam boş. Öyle bir birikim yaratıyor ki insanda bu memleket, insanın kendini yaşayası kalmıyor.

Ah neyse, bitirirken daha kişisel bitireyim bari. Tuna Kiremitçi'nin bugünkü yazısının başlığı, "Mutluluk havuç değildir". Bakmayın altına bir şeyler yazmış ama asıl bana yazmış bu yazıyı, altındakiler falan hiç mühim değil aslında. Mutluluk kasa kasa havuç yemek değil, Pınar, demek istiyor. Görünce keyfim yerine geldi, ay vallahi sağ olsun ya!

15 Ocak 2012 Pazar

Rekolte



En fazla bir iki yıl önce, "sepaj" ve "kupaj" ayrımını yaparak başladığım şarap maceram, sporda okuduğum gazete ekleriyle beraber son zamanlarda iyice ivme kazandı. Vedat Milor olsun, Mehmet Yalçın olsun, hatta anlatımından doğrusu neredeyse hiçbir şey anlayamadığım, cümleleri arasındaki bağlantıyı kendimi ne kadar zorlarsam zorlayayım bir türlü kuramadığım, hatta o kadar ki bir dönem kendi kendime inat edip okuyacağım diye tutturduktan sonra bu keçi inadımdan bile vazgeçtiğim Ali Esad Göksel olsun, okuya okuya kendi çapımda bir ilgi duymaya başladım şaraba.

Önceleri, içki içince boyumuzun birazcık daha uzadığı zamanlar belki, "bir kadeh şarap" şöyle bir havalar, farklı bir ortam ve değişik sohbetler gibi kokmak demekti. Sonraları şarap demek, içki içilecekse en iyi seçenek demek oldu çünkü diğerlerinden çok daha düşük kaloriliydi. Fakat şarapların biri diğerini tutmaz oldu zamanla ve ne zaman içsem pek sinirlendiğim bir içki halini aldı. Öyle baş ağrısından falan şikayet etmiyordum, ama iki kadehten sonra ağzımın burulduğu, feci ağırlaştığım, tat alma zerreciklerimin ziftlendiği ve cinlerimin tepeme çıktığı hislerinden kurtulamıyordum. Sonraları tesadüfen içtiğim bazılarının bu etkiyi yapmamalarıyla beraber tekrar barıştım şarapla. Zaten şarap pek uzun süre küs kalınacak bir şeye benzemiyordu benim için, çünkü tadını bir kenara koyarsak şişesi, sunumu, şişe şişe dizilmiş şarapların havalı görüntüsü, oradan buradan sarkan üzümlerle dekore edilmesi, reklam edilecekse şahane bir peynir aranjmanının yanına oturtulması karşı koyamayacağım bir görsel ve estetik şölene işaret ediyordu. 

Gazete eklerinde okuyacak güzel şeyler bulmanın kimi zaman zorlaştığı ve magazinin gitgide pespayeleştiği, aslında kimseyi ilgilendirmeyecek kişi ve konuların manşetlere taşındığı, konuşmasa da olur kimselerin yazarlığa soyunduğu şu günlerde, şarapla ilgili anlatılar çölde vaha gibiydi. Yemek içmekle derin bir amatör bağ kurmuş olduğumdan, aromalar ve sunumlarla ilgili ballandıra ballandıra yazılan ne varsa heyecan içinde okuyordum. Hangi üretici nasıl şaraplar yapmaya başlamış, ne tür üzümler nerelerde üretiliyormuş, aslında hiç şaraplık üzüm çıkmaz sanılan bir bölgede birileri nasıl dönüm dönüm arazi alıp iklime kafa tutarak üzümler yetiştirmiş, hangi şaraplar nerelerde ne ödüller almış, özellikleri neymiş, hangi şarap kaç derece sıcaklıkta servis edilmeliymiş. Aslında şarap ve üzüm arasındaki bağlantı bu yaz İtalya'da içtiğim Ebo sayesinde kafama dank etti ilk. Ondan önce Öküzgözü'nün bir üzüm çeşidi mi yoksa bir şarap cinsi mi olduğunu sorsanız yanlış yanıtı verebilirdim. Ebo'nun o harika tadının kaynağını araştırdığımda Sangiovese üzümünden yapıldığını gördüm ve daha önce böyle bir üzüm hiç duymamıştım. Cabernet Sauvignon, Merlot, Öküzgözü ve Boğazkere'den ileri gitmiyordu üzüm dağarcığım. Bir de Chianti'yi biliyordum hani şöyle toptan bölge olarak, o kadar. Kısa zaman öncesine kadar Pinot Grigio'yu ve Pinot Noir'ı, Pinot'nun şusu busu şeklinde bir marka sanıyordum, dalga geçmeyin.

Okudukça özlediğim, kendimi ait hissedebildiğim bir havanın beni sardığını hissediyordum. Böyle şeylerde gözüm var benim. Minik sarı ışıklardan, ufak tabaklardan, peynirlerden, büyük kadehlerden bahsedildi mi sıcaklık dolar içime. Aromalar birbiri ardına sıralandıkça şaşırıyordum; bilmem ne ağacının kabuğunun aroması, karanfil tanelerinin ve bilmem kim çiçeğinin tomurcukları, hafif yanık "notalar". Bir bardak şaraptan bu kadar değişik tadı ve kokuyu ayırt etmenin son derece ilginç bir şey olduğunu düşünüyordum. Yapılamayacağına dair bir inancım yoktu, bilen ayrıştırır canım; ama tabi benim yapabileceğim bir şey olmadığı aşikardı. Yine de heves ediyor insan, kendi kadehinden de bir sürü çiçeğin ve ağacın kokuları ayrışsın, ağza ilk alındığında başka yutarken başka tatlar keşfedilsin, nasıl bir fıçıda ne kadar süre saklandığı fark edilsin.

Sonra bir de önologlar var. Eloğlunun üniversitesinde önoloji diye bölüm var yahu! Şöyle gönlümce önoloji okusam, hayatım kırmızının, pembenin ve sarımtrak beyazın tonları arasında geçse, burnum ve uzun, kemikli parmaklarımla oradan oraya uçuşsam, leziz yemekleri yanına en iyi gidecek şarapları uydursam daha ne isterim! Önolog, gurme ünvanına sahip insanlar var! Biz gittik mühendis olduk. 

Okuyordum okuyordum da bazı terimleri anlamıyordum. Bir "rekolte"dir gidiyordu. Ne anlama geldiğini bilmesem de süper bir sözcüktü bu "rekolte", söylenişinde bile bir üstünlük, bir naiflik vardı. Tanenler vardı sonra, tanen nedir bilmiyordum ama buruklukla doğru orantılı bir şey olduğunu çıkarmaya başladım. İçimde üzümümü bulmaya yönelik ütopik bir istek bile belirmeye başladı zamanla.

Bir akşam şarap reyonunun yanından geçerken, günün stresinden uzaklaşmak ve bir süre keyifli keyifli oyalanmak için şişeleri incelemeye başladım. O kadar okuyoruz, boşuna mı yani. Belirttiğim gibi öyle şarap delisi falan olmamama rağmen sırf betimlemeler yüzünden okurken ağzımın suyu akan şaraplara rastlayabilmek isterdim içten içe, öte yandan hangi şarap hakkında ne okuduğumu bilinçli olarak anımsamıyordum bile. Derken şişesi çok cazip bir şarap serisi çıktı önüme. Kayra'nın Vintage serisi; biri Cabernet Sauvignon, biri Merlot, biri de Shiraz. Etiket falan o kadar davetkardı ki Merlot'yu elime alıp evirip çevirdim. Şişenin arkasında uzunca bir yazı vardı, daha ilk cümleyi okumamla gözlerim heyecanla kırpışmaya başladı: "...rekoltenin niteliklerine yoğunlaşarak yarattığımız bir seri. Şarabın karakterini güneş ışığı, yağmur ve rüzgarla birlikte..." Gerisini siz düşünün!

Niyeyse bu Merlot da bir ilgimi çekiyordu ki. Babamın Cabernet Sauvignon-Merlot kupajını seviyor olması bilinçaltıma yerleşmişti belki de. Merlot da iyidir, diyordu, hatta önceden -hala içmediğim- ufak bir Frontera Merlot almıştım denemek için. O gün şarap almaya hiç niyetim yoktu, fakat şişedeki yazı öyle cezbediciydi ki. Hele altında bir de imza görmeyeyim mi, gazetelerde anlatılan meşhur önologlardan biriydi bu! Derhal sepetime ekledim şarabımı, büyük beklentiler içine girmemeye çalışsam da hafif bir heyecan, yeni bir şey deneyecek olmanın güzel hevesi geldi yerleşti yüzüme.

"Bu koyu lal taşı rengindeki şarap burunda frenk üzümü, menekşe, trüf mantar ve yeşil tane biber notalarına sahip. Damakta ise olgun incir, erik, vişne gibi tatlı konsantre meyveler ve onları zenginleştiren kurutulmuş otlar ile puro tütünü aromaları hissediliyor.

Damağı kaplayan dokuya, ipeksi yumuşak tanenlere ve canlı asiditeye sahip zengin, yumuşak ve merak uyandırıcı bir merlot sizleri bekliyor."

Ah yani sanki birisi mutfağa girmiş, harikulade bir iksir hazırlıyor! Bu ne böyle canım! İnsan bu kadar heveslendirilmez ki! Trüf mantarı diyor yahu, can evimden vuruyor beni! Kurumuş otlar diyor, tatlı ekşi meyveleri birbirine karıştırıyor, üzümün başına bir de frenk ekliyor!


Akşam yemeğinde şarabımızı açtık, bardaklara koyduk ve beklenen an geldi. Konuğum da ben de aldığımız ilk yudumun ardından mest olduk! Tabi size menekşe notalarından, buruk puro kokularından söz edemeyeceğim, ama ayrıştıramadığım ve belki zihnimle biraz çoğullaştırdığım o tat"lar" ve koku"lar" şu şarabı kapıp getirmeme nasıl değmiş, heyecanım nasıl haklı çıkmıştı! Sanki okuduklarımın meyvesini alıyor, öğrenerek kendimle ilgili yeni bir şey keşfediyordum; bir seçim yapmış, bir beğeni kazanmıştım. 

"İpeksi yumuşak tanenler" sahiden böyle bir şeydi.

Tat öyle yoğun ve hoştu ki şişenin yarısını içtik o akşam, daha fazlasına gerek duymadık adeta. Kalanı da ertesi gün bitirdik. Şarabı aldığımın ertesi günü babama anlattım ballandıra ballandıra, ha bir de rekoltenin ne olduğunu sordum, anlattı. Rekolte denince o yılın üzüm hasadı kast ediliyormuş sanırım, yani 2008 rekoltesi denince o tür bir anlam oluyormuş, aman karışık biraz. 

Bir de şunları öğrenmiştim gazetelerden: birincisi, bozuk şarap baş ağrısı yaparmış. Aynı şarabı içtiğimiz halde birilerinin başının ağrıdığını, kimilerininse hiç baş ağrısı çekmediğini hatırlayana kadar bu bilgi çok daha gerçekçi gelmişti. Yine de doğruluk payı vardır herhalde. İkincisi, şarabın yanında ceviz geliyorsa bilecekmişiz ki o şarap bozukmuş; çünkü bozuk şarap ceviz gibi kokarmış ve bozuk şarabın kokusunu bastırsın diye ceviz getirilirmiş. Peynir tabaklarının kenarına ceviz serpiştiren işletmecinin böyle bir hinlik düşündüğünü hiç sanmıyorum, görüntü olarak da peynir, üzüm ve cevizin birbirine sokulmalarına bayılıyorum, ama böyle bir durum da varmış yani.

Ah, sevgili şarabımın evime gelmesine vesile olan güzel şişeyi mumlarımın yanına yerleştirdim. 

"İçmeden önce şarabınızı karafınızda bir süre dekante etmenizi öneririz."

14 Ocak 2012 Cumartesi

Yemek ve çiçek günlükleri




Biri ekim, diğeri kasım aylarından kalma iki tabağım: ilkin nohutlu karides yemeğimi spagettiyle karıştırıp afiyetle yemişim, ardından mercimek, ıspanak ve balsamik sirke uyumunun üzerine tavuk, domates ve kırmızı soğanın kekik ve sanırım biraz da fesleğenle birbirine geçişini eklemişim. 


İkinci yemeği pişirirken fazla gelen ıspanağı, fazla geldiğine pek sevinerek ertesi sabah ıspanaklı omlette değerlendirmişim.


Aralık ayında balsamik sirke, soya sosu, sarımsak ve zencefil de içeren bir sosu kaynata kaynata bir hal olaraktan harika bir Asya usulü tavuk pişirip yanında mis gibi kepekli pirinç ve buharda brokoliyle servis etmişim. Mmm!..


Ondan bir hafta kadar sonra, "Cottage Pie" olarak bilinen bir yemek pişirdim ve bunun için tabii dana kıyması kullandım; çünkü bizim evde koyun eti hiç yenmedi. (Zaten kuzu/koyun etiyle yapsam "Shepherd's Pie" olurmuş.) Koyun etiyle ilk tanışmam şöyle oldu, bizim apartmanda bir arkadaşımın evinde oyun oynuyorduk bir gün ve öğle vakti gelince annesi, dolma var, ısıtayım onu yersiniz, dedi. Sofraya oturduk bir güzel, üzerine de yoğurt dökülmüş bildiğimiz biber dolması ve fakat bir tuhaf kokuyor ki sormayın. Bu ne biçim kokuyor böyle, derken bir lokma attım ağzıma ve neye uğradığımı şaşırdım! Dolmaya hayır diyeceğim yoktu, fakat dolmadan hiç mi hiç beklemediğim bu tat ve koku hücumu karşısında ne yapacağımı bilemez hale geldim. Dolmayı yiyip yiyemediğimi tam hatırlayamasam da, o korkunç hislerin şu gün bile olanca netliğiyle aklımda kalmış olduklarından yola çıkarak, yiyebildiğimi sanmıyorum.

Cottage Pie'ın kıymasını alırken, gayet de isim yapmış, buyrunuz efendim, bir yere gidip, "Yarım kilo dana kıyma," demiştim. O sırada telefonda konuşuyordum, adam hangi etten aldı, ne yaptı dikkat etmedim ama yani koyun eti gibi bir düşünce aklımın yakınından uzağından geçmiyordu. Eti tavaya bıraktığım anda bütün mutfak buram buram koyun koktu. Beynimde şimşekler çaktı, olamaz, dedim ve kıymanın etiketine baktım, "dana". Bana öyle geldi herhalde diyorum, fakat koyun koyun kokuyor, yanılmıyorum! Yemeğin bütün klası gitti, günlerce koyun koyun yedim. Sonradan bir arkadaşım, sen dana eti almışsındır ama önceden makinede koyun çektilerse o kalanlar senin ete karışmıştır, diyerek duruma bir açıklık getirdi. Seneler önce annem babama kıyma siparişi verirken hep "Aman dikkat et, önce makinedeki eti temizlemek için bir parça çektir de koyun eti karışmasın," derdi. Bir musibet bin nasihatten iyidir - bundan sonra tezgahın arkasına zıplayıp makineyi bizzat paklayacağım.

Babamla yılbaşı alışverişimizde, birazdan okuyup tanışacağınız koyunumu almadan hemen önce.

İzninizle geç kalmış bir yılbaşı anlatısı yapacağım şimdi. Yılbaşı akşamı için hiç ama hiçbir şey yapmak istemiyordum, çünkü artık beni biliyorsanız şunu da biliyorsunuz, eveet neydi, yılbaşlarını ve doğum günlerini sevmem! Hele bu sene, hiçbir güç beni şu evcağızımdan alıp sokaklara atamazdı. Zaten rahatsız olageldiğim, bu biçimsizleşen ve günbegün kılıksızlaşarak büyüyen kalabalığın yılbaşında hepten farklı bir çehreye bürüneceğinden, gittiğim yerlere normalde uğramayan kim var kim yoksa benim olduğunu sandığım onca kareyi istila edeceğini bildiğimden, yılbaşı gecesi diye çoğu benden uzak kimsenin kendini kaybetmeye ant içip "eğleneceğinden" emindim. Yılbaşı gecesi olduğu için eğlenmek bana manasız geliyordu, çünkü yılbaşı olduğu için eğlenmek fikri bana hiç inandırıcı gelmiyordu. Yılbaşı gecesi benim için herhangi bir başlangıcı, bitişi veya bir kutlama vesilesini temsil etmediğinden o geceyi özelleştirmek ve tepine tepine eğlenmek bana göre değildi. Hele hele gece yarısını beklemesini, on ikiye kadar hop oturup hop kalkmasını, zırt pırt saate bakmasını hiç sevmem; çünkü geri sayımın ardından on iki olur ve herkes birbirini kutlamaya, avaz avaz bağırmaya başlar - sonra, sonrası yok! Hiçbir şey olmamış, hiçbir şey değişmemiştir ve onca gün, onca saat neyi beklediğimizi anlayamaz, resmen düş kırıklığına uğrarım. Koca bir kandırmacaya inanmaya uğraşmış, zorla kitaba uymuş gibi hissederim kendimi. 

Resmen isyankar bir ergen havası estirdiğim şu paragraf sonrasında lütfen isyankar bir ergen olmadığımı vurgulamama izin verin ve bilin ki yılbaşında müthiş heyecanlanıp kırmızı çamaşırlar giyiyor, deli gibi içip yahut içmeden bütün kurtlarınızı döküyor ve benim bu katılımsızlığıma bir anlam veremiyorsanız size hiç mi hiç karşı değilim. Nasıl mutlu oluyorsanız hep öyle mutlu olun ve doyasıya eğlenin!

Fakat bu yıl böyle arkadaş, zaten o sıralar biraz da keyifsiz miydim neydim, hani bir ev partisine falan kapağı atmak gibi nispeten hoş bir seçeneğe iştirak etmek bile gözümde büyüyordu. Annem, biz gelelim yılbaşında senin evine, dedi, ben de pek sevindim. Artık bir evim vardı ve bu sene yılbaşını bu evimizde kutlamak, daha doğrusu benim anlayışımda yılbaşı gecesini kendi evimde ailemle geçirmek en güzeli olurdu.

Böylece yılbaşından bir gece önce anneciğim ve babacığım geldiler, onlar gelmeden minik yılbaşı ağacımı masanın üzerine yerleştirdim. O hafta içerisinde, normalde on, bilemedin on beş dakika sürmesi gereken fakat trafiğin azizliği nedeniyle bir seferinde bir buçuk saate fırlayan Kanyon-evim güzergahında, yine trafikte beklerken çiçek satan basma etekli kadınlardan biriyle göz göze gelme durumunda bulunmuş, bu geri dönülmez yaşanmışlığı keyfe çevirerek kadıncağızın ben daha ağzımı açmadan yirmi liradan beş liraya düşürdüğü yılbaşı çiçeklerinden iki buket kapmış ve trafikteki gergin bekleyişime tatlı bir esneklik katmıştım.



Yılbaşı günü annem temizlik yapıp dinlenirken babamla ben akşam yemeği için gereken malzemelerin listesini yapıp Akmerkez'e gittik beraber. Babam da ben de market alışverişine bayılırız, annem ise Migros ve benzeri yerlerde beş dakika dursa içine fenalıklar basar. Baba kız en büyük eğlencemizi gerçekleştirmek üzere düştük yollara. Babam bana yılbaşı hediyesi olarak güzel bıçaklar almak istedi, bir sürü mağaza gezdik ve sonunda çok şık görünen bir bıçak setinde karar kıldık. Bıçak bakmak için girdiğimiz mağazalardan birinde babamı oyuncakların yanına götüresim tuttu, içime mi doğmuş nedir, kazık kadar kız olmama ve yanımda babam olmasına rağmen kendimi oyuncakları eşelerken buldum ve çok sevimli bir koyun çektim peluşlar arasından. İkimiz de koyunu çok beğendik. Market alışverişimizin ardından aynı mağazaya döndüm, elimizdeki torbaların ağırlığının babamı epey bezdirebileceği riskini de göze alarak tekrar sevimli koyunumun yanına gittim ve babama, ben bu koyunu alacağım, dedim, babam da, al, dedi. Koyunum kendime yılbaşı hediyem oldu! Neden kuzu değil de koyun diye soracak olursanız, zira ben kendime de sordum bu soruyu, hiçbir fikrim yok, fakat koyun. Babama göre de koyun. Kuzunun yüzü daha değişik, burnu daha basık olur, bile dedi babam ne diyorsunuz. Bayağı inceledik biz bu işi, öyle havadan atmıyoruz.


Dönüşte anneme de bir buket nergis aldık. Babam akşam yemeğine mantar pişirerek katkıda bulunurken annemle ikimiz yürüyüşe çıktık. Annem aldığımız bıçak setini görünce yaygarayı kopardı, niye aldınız bunu, böyle setler hiçbir zaman iyi olmaz diye bir ton laf söyledi de çok bozuldum. Salata hazırlarken bir de baktım ki bıçaklar bendekilerden kör. Ekmek bıçağı diye sattıkları bıçak ekmeği kesmiyor, öyle söyleyeyim. Olduğu gibi paketleyip iade ettik ertesi gün.

Babamla alışverişimiz sırasında balık reyonu tablo gibiydi. Şuna "kırlangıç balığı" deniyormuş galiba!

Efendim, yılbaşı menümüzün başrolünde benim elimden çıkma Fransız usülü tavuk bulunuyor ve bunun kesinlikle ama kesinlikle arpa şehriyeyle servis edilmesi gerekiyor. Muhteşem, muhteşem bir lezzet! Ailemizle ilgili en sevdiğim şeylerden biri, hepimizin zevklerinin ayrı olması. Babamın salatası yalnız domates ve soğandan oluşur, üzerine zeytinyağı gezdirilir. Annem benim salatamın altyapısına, marul, kırmızı lahana ve havuç karışımına, zeytinyağı dökerek yer. Ben ise onlarınkinin beş katı boyutlarında ve daha başka bir sürü malzeme ile hazırlarım salatamı.


Soframızda babamla aldığımız bir ahtapot salatası da var ki babamla annem beğenmediler, ahtapot çok daha güzel yapılırmış aslında. Bir gün aslını Trilye'de yemek üzere anlaştık. Annem Ankara'dan zeytinyağlı pazı dolması getirmişti, dikkatinizi çekerim yaprak değil pazı ve çok lezzetli olmuş. Babamın yoğurtlu mantarını da aramıza alıp Fransız tavuğu ve arpa şehriyeyi baş köşeye oturttuk.


Gecemizin kalanını izlerken mest olup keyiften mayıştığımız, benim tüm bölümlerini izlemiş olmama rağmen annemlerle tekrar izlemekten inanılmaz bir zevk duyduğum dizimiz Downton Abbey'i izleyerek geçirdik. Gece yarısında ufak bir ara verip birbirimize sarıldık, yeni yılın gelmiş olduğunu salonumuza doluşan müthiş gürültüyle idrak ettik. Karşı komşum evinde nezih bir parti veriyordu, kalabalıkça bir grup yediler, içtiler, dans ettiler, videolar izlediler, eğlendiler. Ailem yanımda olmasa, herhalde pencere önünde müthiş bir hüzne kapılır ve neden yalnız olduğumu sorgulamak durumunda kalırdım. Komşumuzun eğlencesine bakarken, ben de şimdi böyle bir partide olsam acaba nasıl hissederdim, diye düşündüm; ama olmak istediğim yer kesinlikle olduğum yerdi ve ailemin yanında olduğum için çok, çok mutluydum. Belki normlara pek uymayan bir halim vardı, hatta dışarıdan bakıldığında ruhum pek yaşlı görünüyor bile olabilirdi. Vallahi öyleyse, o gece yaşlanmak çok, çok güzeldi!

Tabii ki yılbaşına ağzımız tatlı girme geleneğimizi bozmadık ve hemen ağzımıza annemin getirdiği elmalı paylardan attık. 

Sonra final dönemi geldi çattı, bir tane finalim ve bir de projem vardı. Projemin teslim tarihi ileride, ancak finalimi atlattım ve o gece kendime görmüş olduğunuz somonlu, krem peynirli harikulade makarnayı pişirdim. Yanına da bir buket şebboy.



Stres ve sorgulamalarla geçen bir final döneminden ve gelenekselleşmiş post final sendromundan, ki bu finallerden sonra yaşadığım boşluğa düşme, "Ee, bitti de ne oldu şimdi?" durumudur, ite kaka çıkardım kendimi. Aylardır gitmediğim alışveriş merkezlerinde, aldığım kilolara inat bir dolu giysi giyip çıkarırken, yedi kilo eklenmiş görüntüme yine de hayran hayran bakabilme güzelliğini gösterip şaşırırken ve üstüne üstlük "Ben buna değerim!" deyip paraya kıyıp üç kazak, bir toka alırken buldum kendimi. Kazaklardan birinin üzerinde şirin mi şirin bir koyun motifi var. Böyle diyince filmlerde gördüğümüz geyikli "loser" kazakları canlandı gözümde, aman diyeyim öyle bir şey değil. Bir de aylardır sporda giymek için yeni bir eşofman altı almak istiyordum, ah ondan da aldım. Ne diyorum, yedi kilo aldım ve XS beden eşofman altına giriyorum hala. Şu aldığım kiloları versem ne giyeceğim Allah aşkına?



Ertesi gün yeni aldığım kırmızı, arkası fiyonklu kazağımı giyip kırmızı rujumu sürdüm ve akşam yemeğinde Özge'yi ağırladım. O akşamın şerefine kocaman sarı çiçekler aldım, hardallı tavuk ve yanında yasemin pirinci pişirdim. Bir de narlı salata yaptım. Büyüdük de evde misafir ağırlıyor, yemekler pişiriyoruz. Özge'm bana harika bir sürahi ile kedili kupalar almış. Benim ilk ev hediyem, üstelik arkadaşım artık çalışan bir kadın! Kahvelerimizi kedili kupalarda içtik, üzerlerine süt köpürtüp öyle servis ettim ve bunu neden kendi kendime hiç yapmıyor olduğuma da şaştım. Ondan sonra kendime de süt köpüklü kahveler hazırlamaya başladım.

Bu kupayı geçtiğimiz yıl almış, buraya da resmini koymuştum hatta. Özge sevimli kedicikli kupalar getirince uzun zamandır eski kedili kupamı hiç hiç kullanmamış olduğumu fark ettim ve siyah kedi bana küsmeden derhal içini köpük köpük yaptım.



Bir sonraki akşam ise Burçin'im geldi yemeğe, ona şaraplı mantarlı tavuk ve fırında bezelyeli pilav pişirdim. Fırında pilav nasıl oluyor, diyeniniz olursa muh-te-şem oluyor! Burçin'e bir fırın gelecek kaç zamandır, kızcağız fırınım gelsin diye gözü yollarda bekliyor, fırınımda elmalı pay yapacağım diyor da başka şey demiyor; fakat fırın da bir türlü gelemiyor, adamlar şu gün geleceğiz deyip başka gün gelmeye kalkıyorlar, siparişlerde sorun oldu diyorlar, devamlı erteleniyor fırının gelişi. Burçin'e fırında bir şeyler yapmam farz olduğundan tercihimi fırında pilavdan yana kullandım. 

Yemekler ve çiçekler üzerinden, sessiz kaldığım zamanlar boyunca yaşadığım en renkli bölümleri dinlediniz.

Hepinize ağzınızın tadının hiç bozulmayacağı, leziz ve taze çiçek kokulu, mutlu bir yıl diliyorum!

13 Ocak 2012 Cuma

Bir çamaşır günü


Az önce renklileri yıkadım ve en sevdiğim siyah kazağım çekmiş galiba. Kırk derecede yıkamıştım halbuki, daha ne yapayım? Otuzda mı yıkasaydım acaba? Otuz da ne ki Allah aşkına, ter ve tuza bürünmüş spor kıyafetlerim otuz derecede ne temizlenecekler. Kazağı ayrı mı yıkasaydım acaba? Daha önce de aynı şekilde yıkamıştım, çekmemişti oysa. Önceden mi otuzda yıkadıydım ki? Kazağı tek başına mı yıkasaydım?

İşte benim böyle aşırı bir "ziyan olmasın" huyum var ve canıma okuyor son zamanlarda. Bir restoranda getirilen ekmeklerden bir lokma aldım mı o ekmeğin gerisini yemek zorunda hissediyorum, çünkü çöpe gidecek olması içimi yakıyor. Geçen pazar kahvaltımı dışarda yaptım, bana kocaman bir kase reçel ve kocaman bir kase bal getirdiler, çok üzüldüm. Hepsini yiyemedim tabi ve kalanı çöpe gitti, keşke kazanla getirmeselerdi. Ayrıca 10-15 tane de zeytin getirdiler, yemediğim zeytinleri de attılar çöpe. Şimdi çamaşır makinesini 2 kere çalıştırsaydım kullanılacak suya ve elektriğe çok giderdi içim, dayanamazdım. Böyle de kazağımdan mı oldum acaba?

Galiba ziyana alışmam lazım. Annem derdi ki, çocuğunun yemediği yemeği dökmen gerekiyorsa dökeceksin. Anneler hep çocukların tabakta bıraktıkları yemeği ziyan olmasın diye yer yer şişerler, derdi - ki annem benden tutumludur.

Hiç unutmam bir sabah sahilde kahvaltı yapmaya gitmiştik. Laf aramızda sahilde kahvaltı yapmayı da sevmiyorum ben. Sürekli rüzgar esiyor, ne zaman gitsem üşürüm. Daha fenası, feci bir kalabalık oluyor. Kalabalıktan geçilmiyor zaten bu şehirde. 5-6 sene oldu İstanbul'a geleli, ve şu kısacık zamanda şehrin nasıl kalabalıklaştığına korkular içinde şahit oldum. Eskiden gittiğim yerlere gidemiyor, eskiden keyifle dolaştığım sokaklarda ilerleyemiyor, eskiden huzur bulduğum kafelerde şimdi adım atacak yer bulamıyorum. Çok üzülüyorum bu çirkin kalabalıklaşmaya, çok. Sevdiğim tüm mahallelerin çehresi değişiyor, her yer gönlümden, ellerimden kayıp gidiyormuş gibi hissediyorum. Yarın bir gün kendi mahallem, şu sokağım da benden alınacakmışçasına korkuyorum. Her an burası da mahvolacak, hayatım hep geçmişin dinginliğine öykünerek geçecek gibi.

Hiç unutmam bir sabah sahilde kahvaltı yapmaya gitmiştik. Bize simit getirmediler, kalmamış. Bir süre sonra ilerde, setin üstünde bir koca sepet simit ilişti gözüme. Garsonu çağırdım, hani simit kalmamıştı, diye sordum. Onlar kalkan masanın, dedi. Ne yapacaksınız o dokunulmamış simitleri, dedim, atacağız ne yapalım, dedi. Getir sen onları, dedim ve kahvaltımıza çıtır çıtır, pek güzel simitleri ekledik. Ne saçma şey yahu! İçine mi tükürdüler sanki simit sepetinin? Sanki o simitleri doğrarken eliyle tutanların elleri steril mi? Simiti getiren çok mu pak sanki? Hiç takmam böyle şeyleri. Titiz olmasına çok titizim ama bazen böyle anti-titizim demek ki.

Kazak çekerse ılık suda on dakika bekletip sıkıp serip çekiştirip kurumaya bırakınca işe yarayabilirmiş. Kurusun da bakalım, o zamana panik kalbim de durulmuş olur.

16 Aralık 2011 Cuma

60


Babacığım dün altmış yaşını bitirdi. Sonunda sıfır olması bir on yılın devrildiği süsünü taşıdığından, uzun zaman önce dün burada olmaya karar vermiştim - babamın haberi olmadan. Patch Adams filminde gördüğüm bir oda dolusu balondan feci esinlenip evimizi çok çok balonla doldurmak istedim, tabi filmdeki kadar çok balonla dolduramazdım çünkü o profesyonel bir iş olurdu ve babam bir Patch değildi ne de olsa. Elli altmış balon ile beş yüz balon arasında bir kıyaslama yapacak olsak biz gerçek hayat insanlarına ilk sayı gayet makul gelir sanıyorum. Tamam beş yüz balon şişirilip evin içine doldurulsa belki çok şikayet etmeyiz, ama bütün şişirme ve bağlama aşamalarını rahatça atlatmış olduğumuzu varsaysak bile o beş yüz balonu sonradan ne edeceğimiz sorununu yabana atamayız! Beş yüz tane "Pat!" oldukça fazla olabilir.

Çocukluğumdan beri korkulu rüyamdır balon şişirmek, çünkü hiçbir zaman bir balonu rahat rahat şişiremedim. Lastik lastik balonlar bir türlü şişecek kıvama gelemez. Öncelikle sağa sola çekiştirmek, uzatmaya çalışmak gerekir; zaten bu aşamayı atlarsanız hepten yandınız. Ne kadar uzatılıp esnetilirse esnetilsin o balon ilk şişikliğini kazanıncaya dek ciğerlerinizi tam kapasite kullanmanız gerekir ve bunun sonucunda elde edeceğiniz şişkinlik minik bir elma kadardır. Balon ancak bundan sonra gardını indirip adam gibi şişmeye başlar. Şişen balonun ucunu bağlamak iyice bir meseledir, balondan hava kaçmaması gerekir. Ufak bir dikkatsizliğe düşerseniz, ciğerlerinizden zar zor aktarmış olduğunuz güzelim hava, bir iki saniye içinde fırrrt diye uçar gider. Balonun ağzını bağlamak için yine ucunu uzuun uzun çekiştirmeniz, parmaklarınıza dolamanız, o doladığınız ucu aradan geçirmeniz falan gerekir. 

Elli beş balon şişirdik ve bağladık annemle ikimiz. Aslında aklıma bisiklet pompası kullanmak gibi şahane bir fikir gelmişti fakat bulamadık öyle bir şey. Aşağı yukarı yirmi dakika içinde hazırladık hepsini. Balonların tadı fenaydı ve ah o bağlama kısmı ellerimi pek acıttı, ama sonra tüm balonları salondaki koltuğa yığdığımızda içimize sindi doğrusu. Annem sabahtan kalkıp pasta yapmış babama, benim eve gelip brownie pişirmek gibi hayallerim vardı ama yetiştiremezdik o zaman. 

Ailemizde sana şunu şunu aldım, doğum günün diye bak sana ne aldım gibi şeyler olmadığını daha önce söylemiştim ama ne olacak canım bir daha söylemiş olayım ki şimdi yazacaklarım kimseye anlamsız gelmesin ya da bu ne biçim kız babasına hediye de almamış denmesin. Ayrıca babama yılbaşı için minicik bir takvim almıştım Garfield'lı, onu getirdim. O takvimciği alırken birilerine yılbaşı hediyesi almak için yola çıkmamıştım ama. Öylesine kitapçıya girip takvimleri görüp sevindirik olmuştum. Kendime her sene aldığım masa takviminden aldım, bir tane Snoopy'li ajanda aldım ve babama aldığım minik takvimin Snoopy'lisinden aldım. Mutfak takvimi annemin vazgeçilmezidir, ona da mutfak takvimi aldım. Hani birbirimize şu bu hediyesi almıyorduk, alıyormuşuz efendim ama yalnız içimizden gelirse. Yani bir anda gelişti ger şey diyorum. Ne diyordum sahi ben, hah evet şöyle bir düşünce gelmişti aklıma, babama doğum günü hediyesi ben olayım işte. Hatta ona sürpriz yapıp buraya gelmem çerçevesinde kendimi kurdelelere sarıp tepeme de bir fiyonk oturtmayı düşünmüştüm. Sonradan bu senaryo içimi açmadı. Birisine "En güzel hediye sensin!" demek başka şey, birisinin sana gelip "Hey, işte hediyen benim!" demesi başka şey ve ikincisi pek narsistçe göründü gözüme - doğum günü sahibinin kızı olsam ve biz topyekûn doğum günlerini pek sallamayanlar ailesi olsak bile.

Hihii bakın bu pastayı annem yaptı! Türkçe kalıbımız yokmuş, üzgünüm.


Babam geldiğinde annemle ikimiz içerdeydik. Hoplaya zıplaya koridordan geçip karşısına çıktım, ben geldiiim diye atladım boynuna çocuk gibi. Babam bir şekilde anlayacak diye tırsıyordum bileti aldığımdan beri, kredi kartı ekstrelerine bakacak olsa uçak biletini görecek örneğin ya da ne bileyim. Babamı şaşırtmak istiyordum işte ve iyi iş başardım, hiç beklemiyormuş sahi babam. Bunda önceki günkü sınavımın ve dönem sonuna yaklaşıyoruz yoğunluğumun da yadsınamaz payı olsa gerek. Hemen babamı salona götürüp balonları gösterdik. Yalnız pasta mumu almayı unutmuşuz, babam Tonton'u gezdirirken kendi mumlarını kendisi aldı da bu krizi de böylece atlatmış olduk. Babam geçenlerde "Bir kuru fasulye pilav olsa da yesek" gibisinden bir şey söylemiş, annem de şahane bir kuru fasulyeyle pilav pişirmiş. Babamla Tonton gezerlerken ben de salata yapmaya koyuldum.

Burda çok kıymetli bir rendecağızımız var, rendeliği batsın. Kendisi pek çok kör rende sendromuna kesin çözüm olması ümidiyle ta Almanyalardan alınmış olup Rös.le markasını taşıması vesilesiyle de acayip kıymetlidir ve sözde dünyanın en iyi, en keskin, en fonksiyonel rendesidir. Ne kadar Rös.le olursa olsun ve üstelik çok hakiki Rös.le olursa olsun geldiğinden beri hiçbir şeyi rendeleyemediği su götürmez bir gerçek olmasına rağmen iyi kötü bir parçalama işlemi gerçekleştirebildiği için çöpü boylayamamıştır maalesef. İşbu rendecağızla havuç rendeleyecektim salataya, ama zaten pek kötü rendelediği için dedim ki bunun yan tarafını kullanayım da verev havuç dilimlerimiz olsun. Rende pek tembel olduğundan bir dilim, iki dilim, derken üçüncüde muhakkak tıkanıyor. Ben de mecbur tıkanan parçayı ittire kaktıra aşağı atıp büyük bir kuvvet uygulayarak havucu dilimlemeye devam ediyorum, derkeen baş parmağım zart diye rendeye girdi. 

Anne, dedim. Bir dakika gelir misin, acil. Sesim de nasıl sakin, ama nasıl korkuyorum anlatamam. Minik bir kesik güya ama ben feci, feci korktum; çünkü gördüm yani parmağım resmen rendeye girdi işte ötesi var mı? Annem tabi durumun aciliyetini tam kavramadı, orada bir "acil" demiş olmam çok yeterli değil. Yine gayet sakin, elim kesildi, diye seslendim. Annem geldi hemen, ay anne çok korkuyorum işte rende şu bu, göz ucuyla bir daha baktım ki parmağımın üstünde böyle bıngıldayan bir parçamsı da var, aman hepten içim gitti. Bunun kanı duracak mı, dikiş mi attırsak gibi düşüncelere kapıldık; fakat babamın doğum günü yani dikişlerle mikişlerle zaman kaybetmenin sırası değil, o sebepten iki bantla sıkı sıkı, çok çok sıkı sardık. Salatanın kalanını annem devraldı, yapmasını bırakın zaten yemesi bile oldukça zordu. 

Kas yapımız ne acayip, diğer dört parmağımı kullanırken bile bir acı oluyor bazen ve nasıl bir acı anlatamam. Bir parmağımın üstü kesildi diye kendi kendimi çok rahat idare edemez duruma geldim. Sol elimle dişlerimi fırçalamakta çok zorlandım, gece yüzümü yıkayamadan uyudum. Sabah spora gidecektim ama elimi her sallayışımda nasıl bir acıyla karşılaşacağımı bilemediğimden önce koridorda koşu denemeleri yaptım, neyse fazla sıkıntı olmayacağa benziyordu. Spor yaptım yapmasına ama gitmeden önce daracık taytımı tek elimle giymem çok zor oldu, işte alınan kiloların zararını bir kez daha görüyoruz. Saçlarımı toplaması ise en en zoruydu; sol elimde tokayı döndürecek refleks yok ve sağ elimle katiyen, katiyen yapamıyorum bunu! 

Spordan sonra annem geldi, beni yıkadı, giydirdi sağ olsun. Saçlarımı tarayıp kurutabildim. Diyorum ya, garip. Bazı hareketleri yapabiliyorum ama bazılarını kesinlikle yapamıyorum ve hangisini yapıp hangisini yapamayacağımı bilemediğim için ne zaman birine ihtiyacım olacağı hiç belli olmuyor. Tabi iki gün saçlarımı toplamadan da yaşayabilirim ama neyse. Annem bantları çıkaralım, kan man oturur diyor fakat mümkün değil o bantları çıkarmamız. Canım öyle acıyor ki o yapışmış bantları ordan kaldırana kadar kesin ayılır bayılırım acıdan, düşünmesi bile korkunç. Öte yandan bir şey yapmamız lazım, kalktık beraber alt sokaktaki sağlık ocağına gittik. 

Hemşire, keşke bantlamasaydınız, dedi; çünkü şimdi bant oraya yapıştığından çıkartması çok zor olacak tabi. Önce makasla kesmeye çalıştı ama makas girmedi, bunun üzerine neşterle kesmeye karar verdi bandı fakat eli mecburen yaranın üstüne değiyor ve canım nasıl acıyor! Anneme sarılıyorum, ellerimi sıkıyorum, ahlayıp vahlıyorum, içimde nasıl bir korku, hayretlerim şaştı. Benim canım meğer ne tatlıymış! Hepi topu derin bir kesik; ama o korku hissi yok mu, her şey o korku yüzünden. Bant zar zor çıktı, biraz rahatladım. Doktor hanım geldi sonra, deriyi kaldırıp bakmam lazım dedi, aman başımı annemin göğsüne yasladım ve bebekler gibi nefesimi tutup canımın feci yanacağı o anı beklemeye başladım, yine şekilden şekle girdim ve sonra hepsi bitti. Parmağım ilaçlandı, sarıldı, çok korkulacak bir kesik olmadığını söylediler ama iyileşmesi uzun sürecekmiş tam eklem yerinde olduğu için. Habire açılıp tekrar kanayacakmış haliyle. 

Ben de kendimi dayanıklı sanırdım! Halimi bir görecektiniz, hemşire hanımla gülüştük sonradan. Dayanıklı olmasına dayanıklıyımdır aslında, nitekim korku geçip canımın ne kadar acıyacağını bir kere tecrübe ettikten sonra diğer müdahalelerde hemşire hanımın "Biraz acıtacağım, üzgünüm," dediği her seferde gözlerimi sıkı sıkı kapatıp "Sorun değil, hiç önemli değil," diyebildim. Çok metanetliydim o sıra; fakat o ilk bilinmezliğin yarattığı korku yok mu, elimi ayağımı titretiyor resmen. 

Annem de dedi, pek tatlıdır senin canın, diye. İyi bilirmişim kendimi korumasını. Bantlar gevşesin diye elime su tutuyordum ilk gittiğimizde, hemşire hanımın kızı geziniyordu odada. Minicik bir şey. Yüzüne bir baktım ki birkaç ufak benek var, sivilce gibi. Anne, dedim, bu kız su çiçeği falan mı olmuş yoksa? Aman yine korkular bastı içimi. Bir de su çiçeği olsam tadından yenmez artık. Annem küçük kıza baktı, senin yüzünde neler var öyle, dedi, minik kız da "Su çiçeği!" diye yanıtladı. Hah, dedim, bir bu eksikti, pek güzel! Hemşire geldi, hemen "Ben su çiçeği geçirmedim!" dedim, ama neyse kız bulaşıcı evreyi atlatmış artık iyileşiyormuş. Aşısını olmuştum küçükken ama pek garantisi yok galiba o aşıların. Annem hayret etti, hemen nasıl fark ettin kızın su çiçeği olduğunu, diye. Söz konusu pek tatlı canım olunca dikkat kesiliyormuşum demek!

Belirtmeliyim ki hiç öyle yaygaracı bir tip olmadım. Çocukken her gün yeni bir yaram ve iltihap içinde dizlerim olurdu ama hiçbir zaman oturduğum yere çakılı kalıp ortalığı inletmedim. Dün elim kesildiğinde de bakın nasıl sakindim fakat müthiş korktum. Annem, ben sana söylemedim ama dün suratın mosmor olmuştu, dedi sağlık ocağından dönerken. Böyle minicik bir kesikte renkten renge giriyorsam Allah vermeye sahiden büyük bir şey gelse başıma, kim bilir ne hale gelirim, diye düşündüm ama diyorum ya o ilk korku geçince alışıyorum ve eşiği atlamış oluyorum. Bandı çıkaramayacağımdan nasıl emindim, tıpkı küçükken kaşlarımı cımbızla alamayacağımdan emin olduğum gibi. Çok acıyacağını bile bile hayatta o cımbızı tutup çekemem, imkanı yok diyordum. Bir kaş tüyünün derinin altından, kökünden kopup derinin üstüne yaptığı o kısacık seyahat ne kadar uzun soluklu bir filmdi benim için. Diyorum ya, canım ne tatlıymış meğer!

Günün en sevimli anı, bantlar çıkarıldıktan sonra parmağım kanamaya başladığında küçük kızın yere düşen bir damla kana bakıp, kan yere değer değmez sessizliğin ortasında "Eybah!" demesiydi. Odada kim var kim yok hepimiz bir anda rahatlayıp gülmeye başladık.

İstanbul'a dönecektim hemen, ama bu durumda dönemeyeceğim! Çantalarımı taşımam ve eve gidip kendi işimi görmem şimdilik mümkün görünmüyor. Yapacak dünya kadar iş ve ödev var ama bir iki gün daha burada kalmam kısmetmiş demek! Akşam da yemeğe çıkıyoruz. Oh oh. 

Bu arada elime dikiş attırmadık ya, zaten o acayip yere dikiş atılması çok da iyi bir fikir değilmiş, hem zaten kesik öyle süper derin olmadığı için pek dikişlik bir durum yokmuş, endişelenmemeliymişim. Bir de ilk iki sefer kuaförde aldırmıştım kaşlarımı ve sonra hep kendim aldım. Bilirsiniz ki güzellik işlerimin tamamını kendim halletmemle ve kuaföre sadece saçlarımı kestirmeye gitmemle ünlüyümdür.

Ayrıca akşam yemeğinden sonra tencerede kalan pilavı bitirdim ve anneme de dedim ki eğer pirinç pilavına tavuk suyu katıyorsan sakın ola benim bu pilavın tamamını yemeyeceğim gibi uçuk fikirlere kapılma. Tavuk suyunu koyuyorsan neyle karşı karşıya olduğunu bileceksin.

Bugün annem balonları patlatmış da aklıma belediye başkanının, kendisine yöneltilen ve delillerle açıklanmış suçlamalar karşısında hezimete uğrayışının ertesi günü, Se.da Sayanımsı bir programa çıkıp önceki geceki tartışma programından muhtemelen haberdar olmayan bir kısım kör destekçisine oyunlu şenlikli bir havada yarandığı o balon patlatma merasimi geldi. Verseydik de bir kenarda dursaydı balonlar, yarın bir gün benzer bir durumda işe yarar, hahayt. Babam için şişirdiğim balonları bırak, günahımı vermem.

11 Aralık 2011 Pazar

Ohh!..



Bu aralar yaratıcı olmakla uğraşamadım hiç. Bıraktım kendimi, nasıl olacaksam öyle olayım. Şuna buna yetişmekle, bir şeylerin ucundan tutmakla uğraşmayayım. Kimi iplerin arkasından koşturmak zoruma gidiyorsa, salıvereyim gitsin onları. Bana iyi gelen ne ip varsa sırf onları çekeyim. Sabah kalktım günaydın ipi, yeni bir güne başlıyorum ve nasıl istiyorsam öyle olacak ipi, akşam hiçbir yere gitmiyorum ve televizyonun karşısında pinekliyorum ipi, hayır canım kimseyle konuşmak, görüşmek, buluşmak istemiyor ipi, ve inanılmaz ama gerçek, hayatımda ilk kez, hayır, bu hafta da ödevimi yapamıyorum ipi. 

Geçen yazımda hastalandığımı yazmıştım hani, o hastalık bir türlü geçmek bilmedi. Aslında içim devinim içinde, kıpır kıpır olmaya müthiş istekli bir durumda olsam bir iki güne kalmaz geçerdi, biliyorum. Sırf ben istemiyorum diye hastalığın geçmesi uzun, çok uzun sürdü. Üç değişik antibiyotik ve yanlarında verilen bir dolu ağrı kesici, damla ve pastil ile iki-üç hafta geçirdim. Bir yandan iyileşip hayatıma dönmek istiyordum ama bir diğer yandan da o kadar güçsüzdüm ki bıraksınlar öyle kalayım, bir süre daha rölantide durayım diyordum. Benimle birlikte dünyanın da durmasını istiyordum ama; yani huzurlu bir dinlenmeye çekileceğim ve herkes, eh hak etti canım az daha dinlensin, diyecek. Kimse bana dokunmayacak, ilişmeyecek. Böyle bir dünya yok aslında, ama inanır mısınız buna yakın bir dünya kurmuşum kendime. Okulda herkesin bir şeyler söylemesini, artık kendine gel, demesini korka korka bekliyordum, dahası, böyle bir uyarı alırsam bununla baş edemeyecek olduğumu seziyor ve öyle ya da böyle toparlanmam gerektiğini biliyordum. Fakat bana böyle bir yaklaşımda bulunabilecek kim varsa kapalı tuttu ağzını, sanki benim içimden tüm bunların geçtiğini bilir ve erdemli, uzatmalı bir sabrı bana hak görür gibi. 

Hayatımın ruhsal dinamiklerinin kökünden sarsılması bir yana, fiziksel dinamiklerimin de değişmesi canımı sıkmaya başlamıştı artık. Her sabah kalkıp spora gittiğim için sabahları kalkınca yapacak iş bulamamaktan ötürü asabım bozuluyordu bir kere. Kalktığımda aç hissetmiyor ama kahvaltı yapmadan güne başlamak istemiyor, sanki mecburen kendime yiyecek bir şeyler hazırlıyor ve günümün kalanını da başına uydurmak ister gibi hep bir mecburiyetler havasında geçiriyordum. En son geçen cuma üçüncü antibiyotiği kullanmam gerektiğini söyledi doktor ve artık isyan ettim. Başta bir dinlenme bahanesi, bu aralar başıma gelen belki de en güzel şey, demeye kadar vardırabildiğim bu ufak rahatsızlık "fırsatı" korkutucu olmaya başlamıştı. Cumartesi sabahı, öğlene doğru bir saatte yorganın içinde kıvrık kaldığım sırada annem aradı. Bir anda ağlamaya başladım; yataktan çıkmak istemiyordum, giyinmek ya da yıkanmak istemiyordum, okumak ya da yemek istemiyordum, hiçbir şey istemiyordum ve müthiş sinirliydim.

Birilerine, ki bu hayatta hep canım annem olmuştur, yüklenip sinirlerimi azıcık boşalttıktan sonra hiç değilse banyoya gidecek gücü buldum kendimde. Banyodayken odamda çalan telefonun sesini duyuyordum. Çıktıktan sonra annem acele acele tekrar aradı ve yola çıktıklarını, itiraz istemediğini, akşama doğru burada olacaklarını söyledi. Sahiden itiraz edecek gibi oldum, çünkü yediği önünde yemediği ardında kızlarının şımarık histerikliği yüzünden sür sökün atlayıp oralardan buraya gelmelerini kabul edemiyor, çok utanıyordum. Fakat onlara nasıl ihtiyacım vardı, nasıl. Hadi yine ağlamaya başladım, sahi gelecek misiniz, diye. Telefonu kapattıktan sonra kaç zamandır ilk kez güzel güzel giyindim, yazdan beri önünden geçip durduğum ve sonunda iki hafta önce satın almış olduğum baykuşlu kolyemi bile taktım. Çok kilo almış olmama rağmen hiç de fena görünmüyordum. Dışarı çıkıp çiçekçiden "erengül" adında iki buket çiçek aldım. Belki okurlar diye gazete aldım. Aslında okumayacaklarını biliyordum, çünkü akşama burada olacakları anca, ama evimde gazete olmasını istedim. Çoğuna elimizi bile sürmedik nitekim, fakat varlıkları yetiyordu bana ve bu "lüksü" yaşamak istedim. Satın aldığım her şeyin bir işlevselliği olması hususunda son zamanlarda geliştirmiş olduğum katı kurallarımı bu şekilde yıkıp biraz ferahladım. Evin önündeki kocaman ağacın döktüğü sonbahar yaprakları sokağı gerçek bir yaprak denizine çevirmişti, o denizden altı yedi yaprak toplayıp evdeki kırmızı çanağın içine, çanakta duran boncukların tabanına yerleştirdim. En büyük atılımım ise biri taşındığım günden, diğer ikisi yazdan beri boş boş durmakta olan ve günün çeşitli saatlerinde hüzünle bakıp, bu çerçeveleri doldurmam gerek, diye hayıflandığım çerçevelere resimler yerleştirmek oldu. Kafamdaki plan bilgisayarımdaki binlerce fotoğraf arasından üç tane seçip bastırmak ve onları koymaktı, fakat bu da nasılsa tutmak istemediğim iplerden biri halini almış meğer. Ben de iki tanesine birer kartpostal yerleştirip bir tanesine de bir dergiden hemen o an beğenip kestiğim ufak bir fotoğrafı yerleştirdim. Nasıl hafifledim anlatamam.

Annemler gelene dek oturup gazete okudum, film izledim. Daha geleceklerini söylemeleri bile içimde bir yaşam enerjisi oluşturmuştu ya, pek şaştım bu işe. Kendi kendine yetme, güçlü olma durumunu abartmışım zaman içerisinde, herhangi birine ihtiyaç duymamak bir yana annemle babama ihtiyaç duyuyor olmamı bile zor kabullendim sanki. Kaç zamandır korkuyorum insanlardan. İnsanları bıktırmaktan, onlara zayıf taraflarımı yansıtmaktan çekiniyorum; çünkü insanlara zayıf taraflarımı göstermenin büyük bir hata olduğunun bana sürekli hatırlatıldığı bir dönemden geçmiştim vaktiyle. Gülümseyemediğim, ağırlaştığım zaman hemen susuyordum, çünkü kimseye bir şey belli etmeme konusunda hiç usta değilimdir. Halbuki doğam bu benim, neysem oyum. Beğenmeyen küçük oğluna almasın, deyip canım sıkkınsa canımın sıkkınlığını yaşamak da bir erdem sanırım. Bu süreçte iki şey işittim: birincisi, insanları bıktırmanın yalnızca olumsuzları aktarmakla değil, aklınıza gelebilecek olumlu olumsuz her şeyin yansıtılmasıyla yaşanabileceği. İnsanları bıktırmak söz konusuysa sorunlar anlatıldı diye olmuyor bu, varlığınızın tümüyle bir bıkkınlığın ortasında kalıyorsunuz ve çok mutlu, umutlu, şen şakrak bile olsanız sanmıyorum ki bu bıkkınlık atmosferini dağıtabilesiniz. İnsanları ağzınızdan çıkan şahane şeylerle de bıktırabilirsiniz, dolayısıyla aman benden bıkmasınlar diye doğanıza aykırı hareket edip mutluymuş gibi yapmak ya da köşenize çekilmek diğerlerine yapılmış bir lütuf değil.

İkincisi ise yukardaki cümlelerimin devamı niteliğinde, yalnızca iyi hissettiğim zamanlar insanlarla beraber olup çok da iyi hissetmediğimde onlara yüklenmemek adına geri çekilmemin duyarlı, fedakar bir davranış olmamasını bırakın, bunun "küstahlık" olduğu. Küstahlık! Söylenişi bile içimde hiç olmadığını sandığım bir damarın üzerine olanca ağırlığıyla bastırır gibi, öyle kuvvetli bir anlam var bu küstahlıkta. Değer verdiğim insanların bana gelip sorunlarını anlatmalarından hiçbir zaman rahatsızlık duymadım ve bir gün olsun "Aman bu da yine içimi kapatacak şeyler söylüyor!" demedim, bilakis arkadaşlarımın bana sıkıntılarını açmaları, sorunları ne denli büyük olursa olsun, bende hep bir sıcaklık duygusu bıraktı. Aynı şeyi beni dinleyenlerin hissetmeyeceğini düşünmenin, yalnız mutlu zamanlarımı aktarıp küçük sorunlarımı bastırmanın "küstahlık" diye nitelendirildiğini duyduğumda irkildim önce, aradaki bağlantıyı kuramadım. Sanırım hala bu "küstahlık" kelimesini yerli yerine oturtabilmiş değilim, fakat her düşündüğümde beynimin içinde yankılana yankılana ilerliyor ve her seferinde yaklaşıyor anlatmak istediğine.

Siz sevgili okuyucu, sizi bıktırırım diye uzun yazılarımın sonunda kaç kez mahcubiyetimi dile getirdim, dile getirmediysem bile emin olun içime koca mahcubiyetler sıkıştırdım. Beni uzun, upuzun yazılarımla sevebileceğinizi, gününüzün en uzun ve sıkıcı ayrıntısı olmayacağımı düşünmekte zorlandım. Bunun içinde ufak, çok küçük bir bencillik bile yatıyor olabilir: öyle matah bir kişi olmalıyım ki uzun yazdığım için sizi bıktırayım ve edebi kalitesizliklerden sorumlu bulunayım! 

Son günlerde pek yazamadım, çünkü bunu da kabullenmesi zor olmakla beraber canım pek de yazmak istemiyordu işte. Fakat bunun o küstahlıkla bir ilgisi yok. Evvel zaman, herkesin küçük ayrıntılarını okumaktan keyif duyduğum halde kendi küçük ayrıntılarımın pek bezdirici olduğunu düşünegeldiğim süre boyunca kendimden olabildiğince az söz etmeye çalıştım. Oysa insanım ben, benim de sorunlarım olacak. Hele bu aralar, bir buçuk ay önce ömrümde ilk kez soruyormuşçasına "Ben neyi seviyorum? Ben ne yapmak istiyorum?" diye kendime sorduğumdan beri tepetaklak oldum sanki (yukarıda söz ettiğim ruhsal dinamiklerimin kökünden sarsılmış olması bu); fakat bu konuda hiç söz söylememem içsel yolculuğumun derinliğinden kaynaklanıyor, ilgilenmeyip beni küçük göreceğinizden endişelenmemden değil. Şimdi biliyorsunuz işte, neyi sevdiğimi, ne yapmak istediğimi, anlamlarımı bulmaya çalışıyorum bir süredir. Bu da ilk kez çıktığım bir yolculuk; ayrıntılarını keşfetmem uzun sürüyor, aktarmaya kalksam -kendi kendime bile aktaramıyorum- omzuma yük olacak. 

Evet, içimde çalkantılar, anaforlar oluşuyor ve saniyelerle birbirine dönüşen mutluluklarım, umutsuzluklarım var - öylesine olağan bunlar. Kısaca hala, son sürat yaşıyorum!