Şu an labda asistanı olduğum dersin öğrencilerinden birine, mazereti nedeniyle girememiş olduğu final sınavının telafisi süresince gözetmenlik yapıyorum. Dört göz oldum. Arkamdaki bir masaya oturtmuştum, sonra dedim ki, sizden bir ricam var. Şuraya, yan masaya oturabilir misiniz, çünkü böyle arkamdayken ben sizi hiç göremiyorum. Sonra, belli olmaz, şimdi kolunuza bacağınıza bir şeyler yazmış olabilirsiniiiiz, dedim.
Çocuğun gözetlenecek bir yanı yok zaten. Asıl benim bugün herhangi bir şeyi gözetleyecek halim yok. Dün gece hiç uyumadım. Sabaha kadar. Gecenin dördünü geçe, kodda bir uzaklık değerini negatif hesaplıyor olduğumu fark edip, yılmadan onunla bile uğraştım - kodda hatayı düzeltmesi bir kenara, bulması başlı başına dert, hele o saatte. Kettle bütün gece bir nokta sekiz litreye yakın su kaynattı ve ben sadece iki bardak sıcak içecek tüketmeyi hatırlayabildim. Geri kalan su elektrik içerek buhar olup uçtu. Sonra güneş doğdu ve apartman asansörünün aşağı yukarı inip çıkma sesleri kulağıma gelmeye başladı. İnsanlar uyanıyor ve işe falan gidiyor olmalıydı. Bense geceden yanan ışıkları söndürüp çalışma odamın her tarafına saçtığım kağıtlar ile masamın üzerini kaplayan silgi tozlarının arasında yazmaya devam etmek durumundaydım. Saat 9'a doğru çalışma koltuğumda kafamı arkaya atıp bir süre kapadım gözlerimi. O halde kendimden geçmişim sanıyorum, hatta ağzım açık kalmış bile olabilir. Şimdi beni öyle karikatür gibi bir gören olmasın diye hemen kalkıp yatağa attım kendimi, kırk dakika sonra uyanmak üzere. Ve ondan sonra bir de giyinmek, makyaj yapmak, saç taramak o kadar zor geliyor ki! Suratım kabak gibi olmuş, uykusuzluk öyle bir şişkinlik yapar ki bende sormayın gitsin. Bir de uykusuz kaldığım bu gibi gecelerde kaşlarım da mutlaka fırça gibi olur. Artık ekstra ne hormonu salgılıyorsam, sınavdı ödevdi zamanlarında başkalaşım geçiriyorum. Fırça kaşlarımla kafamı arkaya atıp ağzımı açarak uyuyorum dedim, dalga geçiyorum mu sandınız!
Neyse efendim, size tuhaf gecemi ve bugüne sarkan derin sarhoşluğumu anlatmayı bir kenara bırakırsam, yazmaya oturmamın asıl sebebine geleceğim. Bu korkunç yorgunlukla herhangi bir yazı yazmayı planlamıyordum, fakat şu gözetlediğim öğrenci labda tek başına sınav yapıyor ya, benim de bir labda tek başıma yaptığım final geldi aklıma. Yine güldüm kendi kendime, buraya da yazayım istedim.
Üçüncü sınıftaydım, ilk dönemin sonuydu, çünkü o gün mavi kazağımı ve koyu gri, pilili eteğimi giymiştim. (O kadar yorgunum ki "pilili" sözcüğü şu an bana ziyadesiyle acayip geliyor.) Elektronik dersinin finali olacaktı ve bölüm derslerim arasındaki son finaldi, ondan sonra iki finalim daha vardı ve hatta biri sosyoloji falandı sanıyorum, ama bölüm finallerini kapatmak demek finallerin bitmesi demekti işte. Elektronik de epey zor bir dersti, ne inekmişim ki kitaptaki neredeyse bütün soruları çözmeye uğraşarak ve işlediğimiz her şeyin notlarını çıkararak çalışmış da çalışmıştım. Çalışmıştım çalışmasına ama yine de konulara hakim hissedemiyordum bir türlü. Diyorum ya, kolay ders değildi.
Sabah erken kalktım, 3. slottaki sınav saatine kadar çalışacağım. Bizim okulda böyle üç "slot" var, o zamanlar 3. slot demek saat 3'te başlıyor demekti. Sürekli final takvimimi açıp hangisi kaçtaydı diye tekrar tekrar bakıp duruyordum, öylesine ezber edecektim slotlarımı. O sabah tabi finalsiz sabahlara göre gergin bir sabahtı, öncesinde üç ayrı bölüm finali atlatmış olmamın birikmiş gerilimi iyiden iyiye bir kurtulma arzusuyla dolduruyordu içimi. Sağa sola sıvanasım geliyordu, konsantrasyonumla kovalamaca oynar gibiydik veya o uçan bir kelebek ya da balondu da ben onu yakalamak isteyen küçük ve yerinde duramaya kızdım; çünkü çalışmak istememekten resmen şımarmıştım artık.
Bölümden bir arkadaşımla yazışmaya başladık o sıralarda, saat sabahla öğle arası bir yerde. Arkadaşım bu finali erken alıp değişim programıyla yurt dışına gitmişti, onun tuzu kuru. Sen yaparsın, edersin dedi bir fasıl, sonra bana yurt dışındaki ilk günlerini anlatmaya koyuldu. Ara ara konuşuyorduk, sonra ara ara biraz çalışıyordum ben. Derken öğlen oldu ve karnım çok acıktı. Hiç unutmam, aşağıda da kuru fasulye pilav yok muymuş o gün! Oh bir güzel aldım kuru fasulye pilavımı, yanına da koca bir tabak mis gibi karışık turşu. Turşuları böyle teker teker, tadını çıkara çıkara bir yedim ki.
Çalışmaktan fenalık geçirdiğim için, yemekten sonra kalan zamanımı uzun uzun giyinerek, güzelce saçlarımı ve makyajımı yaparak, takıp takıştırarak değerlendirdim. Sıkıntılar içinde saatin üç olmasını beklerken arkadaşımdan mesaj geldi: "Pınar sen nerdesin? Şimdi Soner ile konuştum o sınavdan çıkmış!"
Önce anlayamadım ne demek istediğini. Ne sınavı, Soner kim dedim. Kızım işte senin bugün 3'te gireceğim dediğin sınav, diyor, adam bitirmiş sınavı, çıkmış! Böyle başımdan aşağı kaynar sular bir insin! Kalbim ağzıma çıkacak, yüzüm kim bilir ne renk, slotlarıma tekrar baktım ki ne göreyim! 3'te olduğundan çok çok emin olduğum sınavım öğlen değil miymiş!
Salonun kapısında sınavın kritiğini yapıyordu bizim arkadaşlar. Beni gördüklerinde "Ya Pınar, neredeydin, niye gelmedin?" falan diye soracak oldular, bana beş metreden fazla yaklaşmalarına mahkeme kararıyla yasak gelmiş edasıyla "Sakın bana tek bir kelime söylemeyin!" deyip hocayı bulmak ümidiyle salona yöneldim, çünkü sınıftan birileriyle konuştuğumu görürse sorulardan haberdar olduğumu düşünürdü ve o zaman hiç şansım kalmazdı.
Hoca da asistan da sınıftaydılar. Ya, biz de Pınar nerede, diyorduk, vallahi merak ettik, dediler. Hocam, dedim, ee, ben - gerisini de getiremiyorum. Slotları karıştırdım desem, diyemiyorum. Hoca "Uyuya mı kaldın?" dedi, hah, evet uyuyakalmışım ya, dedim hemen. Hastaydım da, işte ilaç almıştım falan, içim geçmiş meçmiş bir şeyler söyleyiverdim o anda. Fakat görüntüm o kadar tezat ki; makyaj yapılmış, kirpikler kıvrılmış, küpeler desen yerinde, kolye desen boyundan salına salına şıngırdıyor, kolumda kocaman kıpkırmızı bir çanta ve saçlarım, ah o saçlarım maşayla dalga dalga kıvrılmamış mı sana!
Ne yapalım, dedi hoca, make-up alacaksın. Hocam diyorum ne olursunuz, son bölüm finalimdi, bakın kimseyle, hiç kimseyle konuşmadım, şuracıkta yapsanız bana şu sınavı da gitsem. Yapamam, diyor hoca, birkaç gün sonrasına yeni soru hazırlamam lazım, senin de o sürede mazeret bildirmen lazım ki sınava girebilesin. Baktım bu işin oluru yok, kaderime razı olup merdivenlere yönelmek zorunda kaldım; ama omuzlarım çökmüş, taş taşıyor gibi korkunç bir ağırlık var üzerimde. Karşıda bölümden bir arkadaşımı görür görmez hedefe kilitlendim: birkaç adımda ona ulaşacak ve kafamı göğsüne gömdüğüm gibi ağlamaya koyulacaktım. Bir iki adım atmış, kaçınılmaz gözyaşlarıma doğru ilerliyordum ki hoca seslendi arkamdan. O da yeniydi o zamanlar, aldı beni bölüm başkanının odasına gittik beraber. Hocam, dedi, Pınar uyuyakalmış, finali kaçırdı. Kimseyle de konuşmamış. Şimdi ben ona hemen sınavı versem, verebilir miyim, dedi. Başkan da, tabi canım istiyorsan neden vermeyecekmişsin, demeye getirdi. Bir anda kaderimin çark etmesiyle kalbim yine hızlandı, yanaklarım al al oldu. O heyecanla beni başka bir laba götürdüler. Kocaman bir masada, çay kahve ikramları eşliğinde çözdüm soruları.
Herkes sınav olurken kuru fasulye pilav ve turşu yemiş, sınava teşrif ettikten sonra da çay kahve ile ağırlanmıştım iyi mi!
İşin başka bir ilginç tarafı bana atılan neredesin temalı mesajların kendi sınavımla boğuştuğum dakikalarda telefonuma düşmüş olmaları, mesajlara cevap atmadım diye arandığımda telefonumun sürekli meşgul bulunması - annemle laklak ediyordum sıkıntıdan.
Ama ne gündü yani, fena da değildi hani atlattıktan sonra! Şöyle bir anım oldu işte anlatacak! Bugün labda tek başına sınav olan öğrenciyi görünce işte, turşular falan hep geldi aklıma. Dedim gözetlenmesi gerekmeyen çocukcağız sınavını yaparken ben de orijinal make-up deneyimimi anlatıvereyim, yorgunluktan titrek hale gelmiş şu hayatıma da az renk gelsin.
*Uyandıktan sonra yayınlanacaktır.










