12 Eylül 2010 Pazar

XIX. Panjur


Babamın pazar keyfini bozup maaile gittik Çandarlı Pazarı'na. O duyguyu iyi bilirim. Hiç çaktırmadıysa da bence bizim gelmemizi çok da istemezdi. Alışveriş yapacağım zaman ben de etrafımda birileri olsun istemem.





Pazarı görür görmez babamın şans eseri bagajda bırakmış olduğu fotoğraf makinemi almak üzere arabaya geri döndüm.

- Bak bak! Evet, evet! Soğanları sarımsakları çekiyor! Soğan sarımsak çekiyor ya!






- Sen resim mi çekiyon? Beni de çeksene bi?



Biraz sonra amcanın karısı geldi gerilerden. Başında yemenisi vardı, pek tatlı bağlamış, genç kız gibi.

- Resim mi çekiyo? Bizi de çeksin!

Bana ışıl ışıl baktı, gülümseyerek başımı salladım, heyecanlandı biraz. Güzel yemenisini çözdü teyzem, onunla daha bir güzeldi ama onsuz çıkmak istedi demek. Elleriyle saçlarını şöyle bir düzeltti, beyinin yanına geçti.



- Onu ayrı çek ayrı, dedi amca, teyze gülerek ona bakarken.
- Neden onu ayrı çekeyim? Yan yana durun da beraber çekeyim!
- Onunla çekilirsek şimdi dilinden kurtulamam! Devamlı söyler durur!
- Yok yok, söylemez bir şey. Hadi ikiniz durun da öyle çekeyim!


Teyzem bu arada amcanın yanı başında durmuş, bir yandan gülüyor, bir yandan amcayı hafifçe dürtüyordu. Beraber çekilmeye onun bir itirazının olmadığı anlaşılıyordu. Amca da azıcık utanıyor muydu neydi, aslında o da beraber çekilmek istiyordu sanki. Aralarındaki gizemli bir naz gibiydi, öylesine sevgi dolu.



- Şimdi sen bunları çekiyorsun? Ama bunlar neye yarar ki; dalından kopmuş, geçmiş gitmiş bunlar! Tazesi güzel değil mi bunların? Dalında güzel bunlar, dalında...


Tiraje Teyze'min üç torundan biri Deniz. Çok yakışıklı, inanılmaz hareketli, pek de tatlı bir çocuk. Çocukları çoğunlukla bir türlü sevemediğim malum, ama Deniz istisnalardan. "Salata"sı da öyle.




Bayramın ikinci günü, bizim evde öğlen kahvesi içildi. Suna Teyze, Tiraje Teyze, annem, babam ve Tonton, Ünsal Amca ve Duygu Amca. Kimileri fotoğraf çekilmekten pek hoşlanmıyor. Dile getirilmese bile tavırlarından, bakışlarından bazen insanların onların yanında sürekli kareler topladığım sıralar gerildiklerini hisseder gibi oluyorum, belki de ben uyduruyorum. Annem fotoğrafının çekilmesini sevmez, daha doğrusu poz vermeyi sevmez. Fotoğraf çekilmeyi sevmediği gibi herhangi bir şeylerin fotoğraflarını da çok sevmediğini söyler, ama geçmişe ait bir yığın fotoğrafa bakarken bu iddialarından eser görülmez. Nitekim onların şöyle topluca bir fotoğrafını çekmek istediğimde ilk annem öne atılıp heveslendi, herkes de birkaç fotoğrafımız olmasını çok istedi. Aslında istediğim onlar konuşurken o tatlı mimiklerinden birkaç tane yakalayabilmekti, ama yaşıtım değiller ki şimdi doğal davranın, poz vermeyin deyip bir oraya bir buraya koşturayım. Belki de rahatsız olurlardı bu durumdan; pozumuzu verelim, çeksin derlerdi içlerinden.

Tiraje Teyze, "Eyvah Suna, bak başta oturuyoruz! Kilolu çıkacağız şimdi. En başta duranlar şişman çıkar hep." dedikten hemen sonra,



Annem: "Ay Tiraje Hanııım, ne hoşsunuz!"



O sıralarda Kaya Amca'yla Necla Teyze yoldalardı. Onlar bizim hemen yan komşularımız. Yokluklarının bu denli hissedilir olacağını hiç kestirememiştim. Meğer onlar olmadı mı yazlığın tadı çıkmıyormuş, evimiz biraz yarım kalıyormuş. Sabahları annemin uyandığı erken saatlerde onlar da uyanır, annemle beraber çay içerler. Çandarlı'nın serin sabahlarında onların kısık sesli konuşmaları hafif uykumu tatlı tatlı böler. Bu sene ben de erken uyandığımdan uykum bölündüğü gibi yataktan fırlayabilirdim, ama kendiliğimden uyandığımda çay misafirlerimiz yoktu. Duygu Amca da sabah çaylarına gelir, fakat o da oruçlu olduğundan uğrayamadı hiç. Bayramın ilk günü uyandığımda annemle ikisi çay içiyorlardı terasta.





Kaya Amcaları beklerken günlerdir kaldıramadığım kollarım biraz canlanır gibi oldu. İçten içe görmek istediğim, ama bakıp geçmekle yetindiğim etrafımı biraz görür gibiydim. Eylemsizlik bacaklarıma hala hakimdi, zaman da eylemsizliğimden yanaydı artık. Yalnız evimizin etrafımdan birkaç anı topladım. Onlara baktıkça keşke gitseydim, arasaydım, bulup heyecanlansaydım, heveslenseydim, geçmişi hatırlasaydım dediğim onca başka görüntü geldi aklıma. Hatırlayacak çok şey birikti. Ve hala hepsini hatırlamaya heveslenemedim.




Yine de zakkumların hakkını vermek istedim. Bu zakkumları köşenin ilerisindeki bahçeden buldum. Daha dolansam ne zakkumlar bulurdum, belki yapraklarının hepsi kalemle çizilmiş gibi, daha sık, daha canlı zakkumlar çıkarırdım başka başka bahçelerden. Ah, asıl denize gidip akşamüstü turunculuğunda zakkumlu yoldan dönsem kim bilir neler hissederdim? En son iki sene önce yapmış olduğum ve ondan önce her yaz tekrarladığım gibi, her seferinde başka bir insan gibi yürüdüğüm o yoldan bu başka insan olarak geçseydim?




Hanımeline bayılırım. Bizim bahçede de vardı eskiden, nedenini bilmiyorum ama artık yok. Her yaz çiçeklerini tek tek koparıp içlerinden o bir damlacık balın tadını almaya çalışırdım. Hanımeli yok olduktan çok sonra fark ettim kokusunu nasıl sevdiğimi. Şimdi bahar gelir gelmez bir yerlerde hanımeli kokusu arar, ona benzeyenini buldum mu olduğum yerde çakılıp kalır, uzun uzun solurum.



Bizim buralarda çok zeytin yetişir. Çok yakınlarda Zeytindağ diye köy var.




Sonra nar, ayva yetişir. Domates, biber falan da yetiştirirler bahçelerde. Patlıcan yetiştirirler. Bol bol şeftali, armut olur. Arada gizli gizli koparır yerdik. Çoğunlukla olgunlaşmamış olurdu armutlarla elmalar, hiçbir şeye benzemezdi tatları, ama dalından koparılmış meyve diye hiç ses etmeden yerdik.



Bizim hiç rüzgar çanımız olmadı. İlk bu çanı tanıdık. Uzun sabahlar annem Kaya Amca'nın devamlı çay karıştırdığını sandı. Kaya Amca'nın çayındaki şeker hiç erimezmiş, dakikalarca karıştırılması gerekirmiş gibi. Huzurlu bir muammaydı rüzgar çanı.




Tiraje Teyzemin domatesli pilavı senede bir defa yenir. En çok annemle benim tabağıma konur. Herkes pilav aldıktan sonra annemle bana kalan pilavı bitirmemiz için açık çek verilir. Biz de bitiririz!




Gideceğimiz günün sabahı koltukların üstlerini örter, buzdolabını tamamen boşaltır, elektrikleri suları keser, ocağı kontrol eder ve panjurları kapatırız. Komşularımız birer ikişer evlerinden çıkarlar, Necla Teyze'yle Tiraje Teyze ellerinde su kaplarıyla görünürler. Hepimiz tek tek, uzun uzun sarılır, sonraki sene görüşmek üzere birbirimizden ayrılırız. Arabayı hareket ettirmemizle beraber sular boşaltılır, biz gözden kaybolana dek arkamızdan el sallarlar.

O panjurların dili olsa da konuşsa! Her sene kapatılır, sonraki sene yeniden açılırlar. Onlar açılıncaya dek hayatlarımızdan neler, neler akıp gidiyor. Her yıl o kadar çok şey başkalaşıyor, vücudumuzda ve kafamızda öyle çok şey değişiyor ki. Yine aynı yere dönüyoruz sonra. Biz daha farklı olmuşuz, evimiz ise yalnızca biraz eskimiş. Ben yepyeni duygularla tanışıp büyürken o bir sene beklemiş, beklerken biraz yaşlanmış. Başka bir şey yapmamış ama. Sabırlı, sadık bir gözlemci gibi kalmış. Onun için zaman durmuş, bizim için koşmuş. Sanki hiçbir şey değişmemiş gibi, dediğimiz ilk andan sonra yavaş yavaş bizde çok şeyin değiştiğini görüyorum artık. Bir yandan güzel, bir yandan her şeyin bu denli farkında olmadığım zamanları özlüyorum. Geri gelmeyeceğini bildiğim zamanlar ya, üstünde durmuyorum. Geçmişi seviyorum sadece.

Bu sene panjurlarımız da değişti. Minik dut ağacımızın arkasında, sonraki seneleri yeni panjurlar bekleyecek.



10 Eylül 2010 Cuma

İksir içtim, açıldım


Geceleri yanı başımda rengarenk saatimin tiktaklarını duyuyorum. Beni hiç rahatsız etmiyor. Duyuyor da duymuyor gibiyim o sesleri, şaşmayan aralıklarından huzur beklemiyor ya da susmasını dilemiyorum. Alışkın olmadığım, aynı zamanda reddetmediğim bir değişiklik hayatımda.

Odamda iki sene önce duvara yapıştırdığım siyah çiçeklerim gitmiş, zira biz gelmeden lambriler sökülüp arkalarına çıtalar çakıldı. O çıtalar olmadığı ve lambriler duvara bitişik olduğu için tabandan gelen su tavana kadar ilerliyor, her sene lambrilerin bittiği yerden tavana kadar iki karışlık duvarın sıvaları dökülüyordu. Annem tek başına bu işi de göğüsledi.

En fena iş banyoyu yenilemekmiş. Bütün fayanslar indirilmiş, banyo yerden tavana kapkara olmuş. Ne duş var ne tuvalet. Her gün ustalar orayı kırmış, burayı dökmüş. Böyle inşaat zamanlarında annem sabahtan akşama söylenir, gerginliğini bu şekilde atardı; halbuki ne zaman telefonda konuşsak sesi pek keyifli geliyordu bu sefer. Şimdi babam ve ben yanında olmadığımızdan gerginliğini bize yansıtmıyordu, arada bir ümitsizliğe kapılmışsa bile bizim bundan haberimiz olmadı. İyi ki böyle oldu, yoksa banyo yenilenirken üçümüz birbirimizi kim bilir nasıl didiklerdik!

Babamla ikimiz gelir gelmez annemin önderliğinde banyoya koştuk. On dokuz senelik banyomuz en son gördüğümde üflesem un ufak olacak gibiydi, oysa şimdi... Burası artık tam bir "ev" olmuştu! İki sene önce değiştirdiğimiz yatak odası mobilyaları, cephe taşları, bahçe takımları, geçen sene yenilenen mutfak ve şimdi banyomuz ile panjurlarımız. Bir de terasın taşları değişecekmiş seneye, ama o zaten en kolay işmiş. Hiçbir şey kırılıp dökülmeyecekmiş, yeni taşlar eskilerin üstlerine yapıştırılacakmış.

Şimdi banyoya girmek, sabahları uyanıp yüzümü yıkamak ne keyifli anlatamam. İnsan tertemiz olduğunu hissediyor. Yerlere bile bir eğreti basıyordum önceden, yıkanırken ayaklarımı farkında olmadan büzüyormuşum. Şimdi ayağımın her noktası duş teknesine temas ediyor.

Bayramın en güzel anları, ilk günü Çandarlı'ya nöbetçi eczane bulmaya ve gazete almaya gittiğimde eczacıya ve marketteki amcalara bakıp gülümsemek, onlarla bayramlaşmaktı. Hepimizin yanakları kırmızı kırmızıymış gibi!




Bu sene de hafif bir nekahat havasında geçti sanki. İlk üç gün panjurların işi bitmedi, salı günü İzmir'e gittik, çarşambamız yine boş geçti, sonra bayram gezmeleri ve yarın dönüyoruz. Döneceğimiz için mutluyum, çünkü bu sene de buraya entegre olamadım. Entegre olamadım derken neyi kast ediyor olabilirim ki? Kendimi anlama çabalarıma tanıklık edeceksiniz şimdi. Küçüklüğümde sabah kalkar, sütümü içer, biraz televizyon izleyip annemlerle denize giderdim. Öğleden sonra denizden dönmüş olurduk, banyonun ardından rehavete kapılırdık. Ben kitap okurdum, annemler uyurdu. Akşamüstü Öznur'la çocuk parkına gider ya da sitenin içinde dolaşırdık, konuşacaklarımız ve yapacaklarımız hiç bitmezdi. Yemekten sonra da dışarı çıkar, gezinirdik. Yavaş yavaş büyüyüp buluğ çağına girdiğimizde saatler değişti, aileme ayırdığım zaman kısıtlandı, hatta bir ara yok olma noktasına geldi. Sabah geç uyanıp doğru denize koşuyordum, ben giderken onlar dönüyor olurlardı. Öznur'la ikimiz akşama kadar sahilde kalır, bir dolu arkadaşımızla sürekli lak lak ederdik. Çocukluğumuzdaki gibi habire denize girmez, denizde hoplayıp zıplamaz, burnumuzu tıkayıp taklalar atmaz, amuda kalkmaya çalışmaz, birbirimize su atıp uydurma şarkılar söylemezdik; artık büyümüştük ve işimiz gücümüz poz olmuştu. Yemeğe ucu ucuna yetişebilmek üzere eve döner, yıkanır ve sofraya otururdum, alelacele bir şeyler tıkındıktan sonra da akşam gezmesi için giyinir, süslenir ve tekrar dışarı çıkardım. Neredeyse her dakikamı evin dışında, arkadaşlarımla geçiriyordum ve hiç, hiç sıkılmıyordum.




Geçen yaz yalnız üç gün buradaydık, zaten benim kafam kim bilir nerelerdeydi? Bu sene ise niyetim ailemle olmak, onların saatlerine uymaktı. Sabah erken uyanıp koşuya çıkacak, sonra daha gölgeler kısalmamışken bahçede kahvaltımı yapacak, annemle çayımı içecektim. Babam da uyanınca hep beraber denize gidecek ve öğleden sonra dönüp yine hep beraber rehavete kapılacaktık. Ergenliğimden beri yapmadığımı yapacak ve onlar uyurken kitabımı okuyacak, hatta belki ben de uyuyakalacaktım. Akşamları yemekten sonra sohbet edecek, komşularımıza gidecek ya da onları burada ağırlayacaktık, onlar gittikten sonra kimi geceler sandalyelerimizi bahçenin ortasına çekip sohbetimize devam edecek ve arada bir başımızı kaldırıp şehirde göremediğimiz bütün yıldızların tadını çıkaracaktık.




Tüm bunların yerine her gün ve bütün gün rehavete kapılıverdim. Sabahları kalkıp koşuya çıkmak gülünç bir şey oldu. Ustaların gelip gitmesi, babamın doğru düzgün uyku uyuyamaması derken ne annem ne babam denize gitmeye zaman bulamadılar. Ben de nedense deniz aşığı olamadım. Hayalimde sahile gidip kitap okumak, bunalınca denize girip çıkmak, şort ve tişörtten arta kalan bembeyaz gövdemi bronzlaştırmak vardı, ama şimdi hepsi çook uzaklarda duruyordu. Kahvaltımın son lokmasıyla beraber bir şeyler vücudumdaki bütün enerji ve isteği emiyor, dünyaya bakışımı değiştiriyordu. Görmeye geldiğim bütün güzellikleri elimin tersiyle itiyor, etrafıma gözlerime inen birtakım tüllerin arkasından bakıyordum. Sıkıntının ve cezanın en temel belirtisi buzdolabıyla kurduğum ilişkiydi. Ağzım asla boş durmadı; bir iki gün rahatlıktan, hevesten yiyorum diye kendimi rahatlatmaya çalışsam da durum başkaydı. Altı günde iki kilo alınır mı, alınır! Yedikçe kendimden uzaklaşıyor, kendimden uzaklaştıkça inadına yiyordum ve hiçbir şekilde nefsime hakim olacak gücüm kalmamıştı. Kontrolsüzlüğüm öngörülmemiş bir başarısızlıktı ve ipin ucunu bırakmıştım.

Yine de hiç ses etmedim. Hiç sıkıldım, her şey kötü gidiyor, hiçbir şey planladığım gibi olmadı diye patlayıp gözyaşı dökmedim. Kendimi böyle biliyordum çünkü; bir şeyler istediği gibi gitmediği vakit korkutucu dönüşümler geçiren, öfkelenen, öfkesini bastırmayı aklının ucundan bile geçirmeyen, isyanı kendine hak gören biri. İçimde yoğun, sert bir şeyler kaynardı ve fütursuzca her şeyi annemin üzerine taşırırdım. Hepsini, hepsini dinlerdi. Yüklendikçe yüklenirdi ve ona yazık ettiğim düşüncesi yanıma uğramazdı bile.

Bir şeylerin yolunda gitmediğini, ruh halimin normalden saptığını gördüğüm halde ne kendime ne başkalarına içinde bulunduğum durumu açıklamak istemedim. "Oh, hayır, ben hiç iyi değilim! Her şey üstüme üstüme geliyor! Kaçmak, gitmek istiyorum!" Yoo, bu sefer böyle keskin sözcüklerle işim yoktu. Oyuncak bebek gibi boş hissetmek de bir histi. Çok yemek, kendini frenleyememek ve iki adım atmaya dahi mecal bulamamak ufak bir bunalımın habercisiydi - ama hepsi geçecekti, ben geçirecektim ve geçip bitecek üç beş günlük bir ruh halini, hayatı ve kendimi yerden yere vurarak sözcüklere dökmem çocukça göründü gözüme. Yine aynı tatsız, beklenmedik hislere kapılmıştım, evet. Bu sene olmayacaklar sandım, ama buradalardı. Değişen şuydu: onları sakinlikle kabul ettim ve gelişlerine üzüldüm. "Keşke daha güzel olsaydı"lı bir serzenişle üzüldüm ve gelecek yıllara ümitle bakıp rahatlamasını öğrendiğimi fark ettim. Öfkelenmedim. Hayal kırıklıklarına teslim olmadım. Neden hayal kırıklığı olsundu ki tüm bunlar? Canlılığımdan bir şeylerin eksilmesinde büyütülecek hiçbir şey yoktu. Çok beklediğim ya da beklediğimi sandığım bir uzam, ihtiyacını hissettiğim duyguları bana sağlayamamıştı. Belki de ben o duyguları bulamamıştım, neticede sonuç değişmediğinden ikisinin birbirinden hiçbir farkı yoktu. Yaşadıklarım isyana değmiyordu.

Kaya Amca'yla Necla Teyze yoldalar. Akşam yediye doğru burada olacaklar. Hava iyice erken kararmaya başladı. Her sene olduğu gibi bu sene de büyük yemeğimizi yapacağız bu akşam. Tiraje Teyze, adı geçtiğinde annemle ikimizin gözlerimizi kocaman kocaman açıp heyecanla gülümsememize yol açan domatesli pilavından yapacak, yanına piyaz. Suna Teyze tavuk ve mücver pişirecek. İkisinden bayram tatlıları da gelecek soframıza, bizim evden ise yumurtalı, naneli mantar kavurması. Öyle güzel oluyor ki bu yemeklerimiz! Herkes elinde kokulu tabaklarla bahçe yolundan geçip masanın etrafına doluşuyor, bütün gece ondan bundan konuşulup bol bol gülünüyor ve senede bir defa görüşebiliyor olmamıza karşın sofrada o tarifsiz samimiyet, yakınlık, sevgi paylaşılıyor asıl. Zaman ilerledikçe hepsinin keyfini daha bir anladığımı hissediyorum.



5 Eylül 2010 Pazar

Mezun da oldum


Sizin çok haberiniz olmadı ama tatilimin en başında mezuniyetimi de araya sıkıştırdım! Mezun olma telaşım günü gelene kadar törenlerden tamamen bağımsız şekilde ilerliyordu, öyle ki hangi gün ne töreni olacak, balomuz ayın kaçında yapılacak, bütün bunları annemden ve daha sonra arkadaşlarımdan öğrenebildim. Soran olursa "Temmuzun bir şeyleri!" diye yanıtlayabiliyordum ancak.




O hafta neredeyse her gün yağmur yağdı. Mezuniyet töreninde de mutlaka kafamıza indirecek diye epey endişelendik. Toplu törenin gerçekleşeceği sabah kalkıp yürüyüş yaptığımı ve dönüşte fotoğraf makinemi kapıp süslenmiş stadın fotoğraflarını çektiğimi anımsıyorum. Günlerden perşembeydi ve annemle babam sabahtan yola çıkmışlardı.

En son kepimi kafama geçirip tel tokalarla sabitlediğimi hatırlıyorum. Saçımı makyajımı falan hep kendim yaptım. Aynanın karşısında sallana sallana hazırlandığım sıralarda kuaför randevularını ayarlamaya çalışan oda arkadaşlarım vızır vızır geçiyordu arkamdan.

Akşamüstü annemler geldiler, beni şöyle bir görüp oturacakları yere geçmek üzere stada gittiler. Teyzemin davetiyesi olmadığı halde bir yolunu bulup geleceğini ve gerekirse teyzemi yanımda oturtacağımı yazmıştım, işte o teyzem törenin başlamasına iki saat kala stada gelmiş ve eniştemle beraber güzelce bir yer bulup oturmuşlar! Yanıma fotoğraf makinemi de almak istiyordum, daha doğrusu benimki Ankara'da tamirde olduğundan babamınkini almam gerekecekti; ama tabii ki babamdan makineyi bana bırakmasını istemeyi unuttum.




Stadın girişine çıktım, arkadaşlarımı gördüm - arkadaşlarım dediğim politikacılar oluyor. Arada bir bölümümün tabelasını gözlerimle arayıp buluyor, içim rahat ettikten sonra politikacıların yanında durmaya devam ediyordum. Kafamdaki koca kep haricinde hareketlerimi kısıtlayan pek bir şey yoktu. Seksen tokayla sabitlenmiş olmasına rağmen o düşecekmiş hissini bastırması kolay değildi. Düşmeyeceğini bilsem de kafamı fazla oynatmamaya gayret ederken buluyordum kendimi. Bu şekilde beklemesi, hele o sıcağın altında epey eziyetli oldu. O kadar saçımızı makyajımızı yaptık, hepsi yarım saatte eridi gitti.




Alana yürüyeceğimiz an geldi. Çoğu zaman böyle olur, bir şey yapılacak diye heves edersin, beklersin ve o şey yapılmaya başlandığı anda hislerinin uçup gittiği duygusuna kapılırsın. Bana da aşağı yukarı böyle olmuştu işte. Zaten benim için mezun olmak demek projeden ve derslerden kurtulmakla eşdeğerdi, onları yaptığım gün kafadan mezun olmuştum işte. Törenle ilgili kafamda hiçbir düşünce, hiçbir abartı ya da önemsememe yoktu. O sıralar yazdıklarımdan yardım almadan düşündüğümde, başka bir odada bulunmanın ve derslerin bitmiş olmasının verdiği yabancı hislerle, ikinci ve aşina olmadığım başka bir hayatın içinde koşturup durmaktan benimtörenlerim, benim balom diye bir beklentiye girmemiş olduğumu fark ediyorum. Ne zaman ki o müziği çalmaya başladılar ve biz, bizleri ayakta alkışlayan onca ailenin önünde ilerlemeye başladık, o zaman bunun benim törenim olduğunu, artık üniversite mezunu sayıldığımı, hakikaten alkışlanacak, kutlanacak bir başarım olduğunu anladım - ve ağlamaya başladım! Bir yandan gülümsüyor, bir yandan kendime hayret ediyor ve ne demeye gözlerimden sular aktığını idrak etmeye çalışıyordum. Sanki filmlerde gördüğüm sahneleri kopya etmeye heveslenmiş gibiydim, zira ortada ağlanacak denli bir mutluluğum yokmuş gibi görünüyordu; yani öyle bir mutluluğum olsa bunu daha önceden zaten hissedermişim ve böyle hiç alışık olmadığım dışa vurumlar yaşamazmışım gibi geliyordu. "Ve genç kız mutluluk gözyaşları dökmeye başladı!.." gibi bir şeydi bu! Öte yandan o müzik eşliğinde alkışlanıyor ve yürüyor olmak da film gibiydi hani. İçimdeki büyük gururu ve oralarda bir yerlerde beni çoktan görmüş olan ailemin hissettiklerini taşıyarak gözlerimi kurulamaya çalışırken, muzip bir sesin dünya barışı özlemi çeken güzellik yarışması finalistleri gibi gözyaşları içinde poz gülücükleri dağıtmakta olduğumu söylediğini duyumsuyor ve epey eğleniyordum.

Kalabalıkta herkes ailesini bulmaya çalışıyordu, ama benimkiler işte oradaydı! Kocaman, krem rengi, dantelli bir Venedik şemsiyesi sağ tarafta fırıl fırıl dönüyordu - işte teyzem ve geçen sene benden istediği üzere ona armağan ettiğim şemsiyesi!

Yavaş yavaş herkes alana gelip yerine oturuyordu, daha doğrusu yerini bulan hiç kimse oturmuyor, herkes ailesini görme derdine düşüyordu. Cübbelerinin içinde hocalarımız göründüler, Kadri Hoca gelince bizim bölüm ayağa fırladı ve büyük bir alkış koptu. Kısa süre sonra kürsüden bize hitap edişi nasıl güzel, nasıl candandı! Törenin devamı hiç aklıma getirmemiş olduğum kadar uzun, saklamaya gerek yok, sıkıcıydı da. Yine de koskoca adamlarız, bir de üniversite mezunu olmuşuz bugün, artık sıkılsak da bunalsak da görev icabı sessizce oturup bir törenin, hem de bizim için hazırlanmış bir törenin, bitişini sabırla bekleyebiliyor olmalıydık. Nerdee! Arkamdaki oğlanlar, bir de mühendis olmuşlar güya, her konuşmacının her kelimesiyle, kürsüye inip çıkanların adımlarıyla, mimikleriyle, her şeyle dalga geçmeye koyuldular. Konuşmaları öyle saygısızca ve rahatsız ediciydi ki anlatamam. Önceleri ses etmedim, sıkılmışlardır (üstelik törenin daha en başındaydık), birazdan susarlar dedim, susmadılar. Bir iki bakış atayım dedim, yine yok. Kibarca, esprili bir dille uyardım, yok. Sonunda ciddi ciddi sessiz olmalarını istedim, aman dediler herkes konuşuyor, biz niye konuşmayalım? Tabi bunun üzerine bir şey diyemedim artık. Üzüldüğüm, orada bizim için bir şeyler yapılıyor. Çok uzun, sıcağın altında bir süre sonra hakikaten eziyet gibi gelmeye başlamış bir şey, ama herkesin de hakkının verilmesi gerekiyor. Birileri ödüller alacak, isimleri okunacak, birtakım konuşmalar yapılacak. O kürsü ailelere değil, bize çevrilmiş; bizim izlememiz için yapılmış her şey. Annem törenden sonra "Sen bir de yukardan bakacaktın!" dedi. Kalkıp gezinenler mi ararsınız, çimlerin üstünde yuvarlananlar, boğuşanlar mı.

Tokalarımı çıkarıp kepimi havaya attım, ama ertesi gün de aynı kepi kullanmam gerekeceğinden öyle içimden geldiği gibi yükseklere savuramadım. Dışarda annemlerle buluşup yemeğe gittik, yemekten sonra Bebek'ten Ortaköy'e trafik yüzünden bir saati aşkın bir sürede varıp, annemin "Bu gece bizimle kalıyorsun, değil mi?" sorusunu defalarca yinelemiş olması üzerine tekrar Etiler'e geçip eşyalarımı aldık ve gecenin bir vakti otelimize dönebildik.




Ertesi gün bölümün töreni vardı, fakat babamın toplantısı olacağından beni izlemeye gelemedi! İki ayağımız bir pabuca girdi sabah, zaten ayaklarım o pabuçlara ayrı ayrı sığdığında da çok rahat edemiyordum ki. Yazın sıcağında o siyah cübbeleri giydiğimiz yetmiyormuş gibi bir de topuklularla yürümek hiç rahat değildi! Bugün o günü düşündüğümde hep serçe gibi sekmekte olduğum hissine kapılıyorum, bir de babamın yokluğunu sevmediğim. Bölümden de kimseyi tanımadığım için aşağı yukarı formalite icabı steplere çıkıp çok keyif alıyormuşçasına kepimi fırlattım. Böyle anları insan sevdikleriyle paylaşmak istiyor demek, oysa orada annemden ve üç en sevgili hocamdan başka tanıyıp sevdiğim pek kimse yoktu. Merdivenlerden inip annemin yanına koştum, beraber fotoğraflar çekilip elimizde diplomamla manzaraya indik.


Annemin yüzündeki o rahatlık ifadesi inanılmaz hoşuma gidiyor!


Asıl hikaye buradan sonra başlıyor. Banklarda annemle oturmuş diplomama bakıyorduk, sonra acaba diplomanın aslı bu mu yoksa bu yalnızca sembolik bir diploma mı diye merak ettik. Bunun üzerine Kayıt İşleri'ne gidelim de bir soralım dedik, zira ayın altısında master için ön kayıtlar başlıyordu ve İstanbul'dan ayın beşinde ayrılmam gerekeceğinden belgeleri ne zaman verebileceğimi de kesinleştirmemiz gerekiyordu. Aslında daha önce bu sorularımı Kayıt İşleri'neki görevlilere iletmiştim, ama bana biraz muğlak cevaplar vermişlerdi.

Kayıt İşleri'nde bunun diplomanın aslı olduğunu söylediler, sonra asıl derdimi tekrar açıkladım ve belgelerimi altısında değil beşinde getirmemin mümkün olup olmadığını sordum. Bunun üzerine bana bölümümü sordular ve arkada bir kadın birtakım dosyaları karıştırmaya başladı, sonra bana "Siz erken girişlerle kabul almışsınız, ama erken başvuru ön kayıt tarihlerinde kayıt yaptırmamışsınız!" dedi! Yani? Yanisi şu: o sırada ön kayıt yaptırmamış olduğumdan master yapmamaya karar vermiş olduğum sonucu çıkarılabilir, kabulüm kontenjan sınırlaması ve birtakım bürokratik engeller nedeniyle düşebilir ve eylülde master yapacağım diye rahat rahat oturup sırtımı dayadığım duvarlar bir anda çökebilir! Burası Türkiye! Kayıt işlerine başvurum sırasında kaç defa sordum, bana hep "Eylülde geleceksin!" dediler. Eylül, eylül, eylül. En az beş defa sordum, hatta bir seferinde "Annem Akademik Takvim'den bakmış, bir ön kayıt falan görünüyormuş?" dedim, anca o zaman "Öyle miymiş?" diye bakıp "Aa, evet, diplomanızı falan getirirsiniz." dediler, ama devamında yine üstüne basa basa eylül; oysa şimdi öğreniyordum ki ta martta, nisanda gidip belgelerimi götürmem gerekiyormuş. O sıra, tıpkı şimdi olduğu gibi, diplomayla ALES sonucum eksik kalacaktı, yani belgelerde bir farklılık yok, ama insanın içine koca bir kurt düşüyor işte. Kadın dedi ki şu an müdürlerimiz törende, bu sorunu onlarla görüşmemiz lazım. Fen Bilimleri'ne telefon açıp ne yapacağımızı, hala kayıt yaptırıp yaptıramayacağınızı öğrenmemiz lazım. Bu arada benim başımdan aşağı kaynar sular boşanıyor da boşanıyor. Ayakkabılarımın topuğu gittikçe uzadığı gibi eteğimin boyu da gitgide kısalıyor sanki. Rahatsızlık bütün bedenimi ele geçiriyor, saçlarım da uzayıp karman çorman hale geliyor. Ve mecburen orada oturmuş, müdürlerin törenden dönmelerini bekliyoruz.

Bir süre sonra müdürler geldi, bölümden durumumu açıklayan bir yazı almamı istediler. Önce o ayakkabılardan ve elbiseden kurtulmam gerekiyordu, ALES sonucum da odamdaydı, böylece annemle taksiye atlayıp yurda döndük. Bölüm sekreterimiz ne hikmetse ilk başta gözümü korkuttu, vay sen neden bu işi takip etmedin, bak bir çocuk bu duruma düştü de onu almadılar falan diye beni ağladı ağlayacak duruma getirdi. Birkaç dakika sonra çark edip endişelenecek bir şey olmadığını, o zaman kayıt olmuşum bu zaman kayıt olmuşum bir şey fark etmeyeceğini söyledi! Bu sırada zaten bölüm başkanımız da sekreterin odasındaydı ve hazırlanan kağıdı imzalarken sorunumu hiç önemsemiyor gibiydi, yani demek oluyor ki ortada bir sorun falan da yoktu. Birtakım formaliteler işte. Yine de insanın içi bir türlü rahat etmiyor. Elimizde yazımız, bölümden çıkıp fotoğrafçıya gittik ve benim vesikalıklarımı çoğalttık. Oradan okula dönüp bankaya kayıt parasını yatırdık. Makbuzumuzu da belgelerin arasına ekleyip tekrar kayıt işlerine döndük. Ayın beşiydi altısıydı diye kafa yorduğumuz bütün belgeleri teslim ettik, kaydımı yaptırdık ve her şey yoluna girdi. Diplomama en fazla bir saat dokunabildim, babam onu göremedi bile!

Şimdi biz bunun yerine ayın beşinde belgelerimi hazır edip, Ankara'ya doğru yola çıkmadan önce Kayıt İşleri'ne basit bir teslim işimiz var havalarında gitsek ve bunları öğrensek kim bilir ne hallere düşerdik! Yolculuk zamanları zaten bizim ailede bir stres olur, o stres üçe beşe katlanacaktı; annemle babam bu kadar önemli bir konuda nasıl olup da yanıldığımı soracaklardı, bir yandan birbirimizi yiyecek, bir yandan sorunu çözmekle uğraşacaktık. Daha fenası, daha önce Kayıt İşleri'nden bana söylenen ikinci bir çözüm yolunu uygulamayı seçmem olurdu: ayın altısında teslim etsin diye belgelerimi bir başkasıyla göndermek. O bir başkası arkadaşım beni telefonla arar ve kayıt zamanımın geçmiş olduğunu söylerdi; ben Ankara'da ne hale gelirdim ve sonrasında bu işi düzeltmek için artık atlar tekrar İstanbul'a mı dönerdim, ne yapardım düşünmek dahi istemiyorum!

İşte o gün, mezun olup diplomamı aldığım gün, Akademik Takvim'le yatıp Akademik Takvim'le kalkmam gerektiğini anladım.

Annemle ikimiz üstümüzden nasıl bir yük kalktığını anlayamayacak kadar yüklü halde Nero'ya gittik. Kahvaltımızın üzerinden saatler geçtiğini ve epey acıkmış olduğumuzu bile ancak çayımızı içip kendimize gelmeye başladıktan sonra fark edebildik!




Balomuz çok, çok güzeldi! Bir gece önceki BÜMED fiyaskosundan sonra balonun neye benzeyeceğini merak ediyor, fazla beklenti içine de girmiyordum. Eğleniriz umuduyla BÜMED'e gittiğimizde bizi pek bir şeye benzetemediğimiz bir müzik, kimseyi göremediğimiz, konuşamadığımız bir kalabalık karşılamıştı da yarım saate kalmadan meydana çıkıp sakin sakin oturmayı yeğlemiştik. Balo öyle miydi oysa; masalar, sandalyeler hepsi ne güzel sıralanmış, her şey nasıl da yerli yerine oturtulmuştu! Yemekler bu tip organizasyonlarda karşılaşmayacağımız türden güzeldi, hatta bence baya güzeldi, müzik güzeldi, kalabalık keyifliydi, bir ara yağmur yağacak diye endişelendik ama hava da çok, çok güzeldi. Hele meydan; etrafımızda o binalarımız, altımızda çimlerimiz olması ne güzeldi! Olabilecek en güzel yerde, olabilecek en güzel baloydu bizimki.




Kadri Hoca'nın gelişini kaçırdığıma hala inanamıyor ve üzülüyorum. Birkaç gün içinde Facebook'a düşen fotoğraflardan sahneye çıkıp pasta kestiğini görünce, herhalde ben gittikten sonra, yani gece ikiye doğru falan gelmiş olmalı diye düşündüm, zira ben oradayken gelmiş olması ve benim bunu görememiş olmam çok saçmaydı. Saçma olduğu kadar gerçekti oysa, Kadri Hoca'nın ben gayet de meydandayken geldiğini, hatta gelişinin anonslarla duyurulduğunu ilerleyen günlerde bizzat kendisinden öğrendim. O da benim o sırada orada olmadığımı düşünmüş, Pınar burada olsa kesin gelirdi demiş, bunu duyunca hepten üzüldüm. Aynı anda hem kör, hem sağır olmuşum ve bu en az yarım saat böyle sürmüş!




Ertesi gün odamı tekrar kutuladım, gönderilecekleri kargoya verip kalanları depoya kaldırdım ve misafir odamdan çıktım. Akşama doğru otelimizde süslenip aile düğünümüze gittik. Ebru'yla Hakan'ın düğünü Anadolu Hisarı'nın oralarda bir yerlerde, çok tatlı, zarif ve sıcacık bir yerde gerçekleşti. Uzun süredir görmediğimiz aile üyeleriyle bir araya gelip yemekler yedik, şarkı söyledik, arada annemin iteklemesiyle piste çıkıp iki dans ettik. Gelinle damadı fazlaca görememiş olmamıza rağmen baba tarafımın bir araya gelmiş olması, babamın tanımadığım ya da hatırlamadığım kuzenleriyle onların çocukluk oyunlarını, hikayelerini dinlemek çok güzeldi. Ebru da masmavi gözleri ve zarafetiyle gördüğüm en harika, en mutlu gelinlerden biriydi.

İstanbul maceramızı böylece tamamlayıp Ankara'ya döndük, sonra topu topu altı güncük orada kalıp İtalya'ya uçtum. İki günümüz zaten annemle babamın "Bir insanın nasıl bu kadar çok kıyafeti ve ayakkabısı olabilir?" serzenişleri eşliğinde bütün dolabımı yıkamak, ütülemek ve katlamakla geçti. İlk sabah ben uyurken annem sessizce babamı çağırıp girişteki odaya yayılmış tişörtlerimi gösterip, "Bak bak! Şuraya bak! Bu nasıl iş?" dedi, ben duymuyorum sanıyor. Ayırmaya çalıştım, aradan anca üç beş tane şey çıktı. Vallahi hepsini giyiyorum, giymediğim olsa hemen vereceğim ama giyiyorum da. Beni de ürküttü bu sefer bu bolluk, dorma nasıl sığıyormuşum bilmiyorum ama Ankara'ya sığmakta daha bir zorlandım resmen. Yapacak o kadar çok işim vardı ki geldiğimi bir Çağlar'a haber verebildim, onunla Kuki'de geç ve çok leziz bir kahvaltı yapıp hasret giderdik. Onu o kadar özlemiştim ki sohbet ederken bir fotoğraf çektirmek aklıma bile gelmedi ne yazık ki.

Bizim ortaokulda o zamanlar çok garip olduğunu düşündüğümüz, şimdi bakınca bana baldan tatlı gelen bir Saliha Hoca'mız vardı. Derste gülmememizi ister ve bu isteğini "Dişlerinizi görrrmiyceeem!" diye gürlemek yoluyla iletirdi. Amasya'lı olduğundan her ders en az bir Amasya anısı anlatırdı. Kendisi coğrafya hocamızdı ve bir gün tahtada bir arkadaşımız "Türkiye'de ulaşım" konulu bir sunum yapacaktı, başladı: "Türkiye'de ulaşım. Türkiye'de ulaşım, eskiden kömürlü trenlerle sağlanırdı." "Kömürr!" diye ileri atıldı Saliha Hoca ve en öndeki arkadaşımızın kalem kutusunu da kullanarak Amasya'daki kömürlü ütüleri anlatmaya koyuldu. Sunumu yapacak olan Necati tahtada, daha ilk cümlesini tamamlayamadan dakikalarca bekledi, bekledi, bizler kömürlü ütülerin neresinden kömür konurmuş, nasıl giysilerin üzerinde gezdirilerek ütülenirmiş, hem nasıl da ağırmış, hepsini kalem kutusuna bakarak öğrendik, öğrendik ve öğrendik. Neden sonra hikaye sona erdi, sınıfı bir sessizlik kapladı ve Necati "Hocam, baştan başlayayım mı?" diye sordu. "Türkiye'de ulaşım. Türkiye'de ulaşım, eskiden kömürlü trenlerle sağlanırdı." İşte tam bu noktada Saliha Hoca yine "Kömürr! Kömür dedi de oradan aklıma geldi!" diye ileri atıldı ve bu sefer hepimizi bir gülme aldı -bir yandan da dişlerimizi görmesin diye sıraların altına eğilmeye çabalıyorduk, fakat beş dakikada bir bizleri çekiştire çekiştire "Dik oturun! Doğru oturun!" dediği için eğilmek de pek iyi bir çözüm değildi- zira öyle bir ses tonuyla söylemişti ki bu son cümleyi, aynı kömürlü ütü hikayesini en baştan anlatmaya koyulacağı ve ömrümüzün bu kısır döngüde geçeceği hissine kapılmıştık!

Sonra valizlerimi topladım ve İtalya'ya uçtum. Kömürr dedi de oradan aklıma geldi...

2 Eylül 2010 Perşembe

Bizim evimiz yapımı omlet


İnsanın evi gibisi var mı? Daha az klişe bir giriş yapmak isterdim, evet, ama nasıl olacağını çıkaramadım işte! Evimiz çok güzel, çok, çok sıcak. Öğle saatlerinden itibaren mutfakta oturmak imkansızlaşıyor. Kahvaltı ederken saçlarımı topladığım halde resmen ıslanıyorum. Tamirat sezonu açılmış. Üst katta iki gündür tahminimce banyoda bir yerleri kırıp döküyorlar. Bizim apartmanların banyoları da çok güzel üstelik, neyini kırıp döküyorlar anlayamadım. Üst kattan gelen matkap sesleri, aşağıda bir yerlerde başka bir aletin sesine karışıyor. Bu aralar ne müzik dinleyeceğimi bilemiyorum, dolayısıyla bu sesleri gönlüme göre bir müzikle de perdeleyemiyorum. İtiraf ediyorum, kabul etmesi benim için çok zor ama bir süredir Max FM dinlemek istemiyorum. İnternetim yokken dinlememeye çok alışmışım, bir türlü tekrar dinlemeye başlayamıyorum. Belki her sabah spor yaparken sürekli müzik dinlediğim için günün kalan kısmında bir şeyler dinlemeye halim kalmıyordur. Yine de bir kafeye, restorana gittiğim zaman çalan müzikleri seviyorum. Kendim bir şeyler dinlemeye kalkınca film kopuyor. Anlaşılacağı üzere bu aralar yine her şeyi didik didik düşünmeye başladım! Dinlediğim müzik nasıl olmalı - klasik müzik mi dinlemeliyim, sözleri olan şarkılar mı dinlemeliyim yoksa sözsüz mü; ah şu şarkı bilmem kimi çağrıştırıyor, dinlemeyeyim, of bunu da şöyle şöyle hissederken çok dinlemiştim, hiç çekemeyeceğim, bu güzel ama o zamanlar da çok eskide kaldı, yani güzel zamanlardı ama eskidi ve eskidikleri için şimdi anımsamak istemiyorum. Dinleyecek şarkı seçemiyorum!

Geçen salı akşamı yine o Arap-Hint yerine gittik ki zaten asıl adı "The Arabic-Indian Restaurant"mış. Son gidişimizde belirlemiş olduğum üzere şiş kebap istedim, hiçbir şeye de benzemiyordu iyi mi! Arnab'a da verdim hatta, o da dedi benim geçen yediğim çok daha güzeldi diye. Bir sürü şey ikinci sefer denemeye kalktın mı aynı tadı vermiyor. Yemek boyunca hayati önem taşıyan bir sabır testine tabi tutuldum ve çok şükür başarıyla geçtim. Daha labdan bile çıkmamıştık, uzun boylu Petr o akşam bira içmem konusunda baskıcı şakalar yapmaya başladı. Lukas'ı telefonla arayıp "Yemeğe gidiyoruz, Pınar bira içecek ona göre!" demeler, şöyle içersin böyle içersinler, espriler uzadıkça uzadı. Yol boyunca ben ve güya içeceğim bira hakkında yapılmadık espri, söylenmedik söz kalmadı. Güldük eğlendik, iyi hoş, sonra restorana vardık ve içecek siparişlerini vermeye başladık. Yine aynı bira muhabbeti, yavaş yavaş kabak tadı vermeye başlıyordu ama. Daha sonra olacakları bilsem o sıralar bu şakalardan sıkılmamaya çalışırdım tabii. İki buçuk saat boyunca sürekli ben ve bir türlü içmediğim bira hakkında o kadar çok üstüme gelindi ki artık gülünecek hiçbir şey kalmamıştı. Kendi biralarını arka arkaya yuvarlayan iki arkadaşım, belki de içtikçe iyice artan bir muhakemesizlikle ciddi ciddi sinirlenmeye başladığımı görmüyor, anlamıyorlardı - hakikaten sinirlendiğimi göstermeye ya da bir süre sonra tane tane söylemeye çalıştığım sırada beni daha fazla sinirlendirmek için ne yapabileceklerini, ne söyleyebileceklerini tartışmaya koyuldular. Bir süre idare etmeye çalıştım, sonra onları hiç takmamaya, başımı onlardan yana çevirmemeye başladım, sinirlendiğimi gösterdim, yumuşadım, sakinleştim, sonra tekrar sinirlendim ama hep sakince hislerimi anlatmaya çalıştım - hiçbir şey geçmedi elime. Sanki sağ çaprazımda iki ilkokul çocuğu oturuyordu ve ne yaparsam yapayım onların yegâne eğlencesini değiştiremeyecek, ellerinden alamayacaktım. Yatma saatleri gelene dek benimle uğraşacaklardı. Dönüş yolunda -diğerlerinin uyarıları sayesinde- ben ve bira üzerine bir şeyler söylemediler, fakat otuzunu çoktan aşmış iki genç adamın sokak ortasında birbirlerini itip kakmaları ve gülmeleri, o geceki hal ve tavırlarını hem tamamlayan hem de oldukça iyi bir şekilde özetleyen bir görüntüydü. Ertesi sabah yemekteki diğer arkadaşlarla konuşurken kötü niyetli olmadığı kadar rahatsız edici tüm o muamelenin kendilerini bile çileden çıkardığını, benim yerimde olsalar benim kadar nazik ve sabırlı olamayacaklarını öğrendim. Ne yapayım, elimi masaya vurup "Eeeh, yettiniz ama!" diye bağırmasını da bilirdim; oysa o zaman ben haksız duruma düşer, durup dururken fevri davranan, gram espri anlayışından yoksun biri olur çıkardım. Yüzüme bir gülücük oturtup saatlerce aynı okların hedefi olmayı bile başarabiliyormuşum demek. Nereden nereye!


Eski Şehir meydanı ve meydandaki Belediye Sarayı Saati. Her saat başı saatin üzerindeki figürler oynamaya, yukarıda küçük bir pencereden aziz heykelleri geçit yapmaya başlıyor ve kulenin tepesinde borular öttürülüyor, herkes bu minik gösteriyi izlemeye saatin önüne toplaşıyor!


Perşembe sabahı 8:35 treniyle Prag'a gittik. İki saat sürmesi gereken yolculuğumuz iki saat kırk beş dakika sürdü, çünkü tren rotası üzerinde durulmadık yer bırakmadı. İstasyondan otelimize gitmemiz fazla sürmeyecekti, ama yükümüz ağır olduğundan taksiye binmeyi denedik ve taksicinin söylediği fiyat karşısında şoke olduk, üstüne şoför bey bize "Peki onun yerine ne kadar vermeye niyetlisiniz?" diye iyice açık verince valizlerimizi çeke çeke on beş dakika gibi kısacık bir süre yürüyerek otelimize vardık. Hava çok güzeldi; ne soğuk ne sıcak. Otelimiz de olabilecek en merkezi yerdeydi, valizlerimizi bırakıp hemen gezmeye koyulduk.


Meydanın hemen ilerisinde telefon şirketlerinden birinin sponsorluğunda yapılmış anahtarlardan oluşan bu eseri gördük. Sağ tarafta Yahudi mezarlığı ve sinagoglardan birinde, ölülerin adlarının yazılı olduğu duvardan bir parça.


Prag güzel, çok güzel bir şehir. Sayamayacağım kadar çok ve görkemli katedral, ortasında uzun bir nehir ve bir dolu köprü. Öyle çok turist vardı ki bir şeylerin içime sinen fotoğraflarını çekmek neredeyse imkansızdı. Ben de şunu gördüm, bunu gördüm diyebilmeme yetecek fotoğraflar çekmekle yetindim. Açıkçası öyle sağa sola koşturmaya, ilginç bir şeyler bulup fotoğraflamaya da fazla halim kalmamıştı. Bu hislerimi okuyanların bir kısmı anlamayacak belki, içlerinde kendini beğenmiş, beylik bir anlatı bulacak; öte yandan bir o kadarı da duygularımı paylaşacak sanıyorum. Prag'da gezinirken anladım ki kiliselere, meydanlara, yüksek, işli kulelere, köprülere, memleketimde yer almayan tüm o sokaklara, gökyüzünün az ilerisinin altında uzanan her şeye doymuşum. Yine güzel, yine gördüğümde her şey hoşuma gidiyor; ama yeni bir şeyle karşılaştığım hissine kapılmıyor, başımı yukarılara kaldırıp şaşırmıyor, ağzım hayretten ve mest olmaktan aralanmış vaziyette boynumu sağa sola çevirmiyorum. Önce bu hissi biraz yadırgadım, bulunduğum yerin kıymetini bilmiyor muyum yoksa, diye düşündüm; sonra pekala da alışmış olabileceğim kanaatine vardım. Senelerce pek çok bayram tatilini uçağa binip sağı solu gezerek, son iki yazımın ise neredeyse tamamını yurt dışında geçirmiş olmam bu doygunluğu sağlamayacaksa daha başka ne sağlayabilirdi ki? Ömrüm boyunca memleketimden her havalandığımda hop oturup hop kalkacak, el toprağını yere göğe sığdıramayacak olsam çok daha anlaşılmaz, çok daha kıymet bilmez duruma düşerdim. Ortaokul yıllarımdan beri beni heyecanlandıran o yurt dışı sevdası artık resmen durulmuş, her yer dünyanın başka köşelerine dönüşmüştü sonunda. Elbet işin içine sona yaklaşmanın iyice körüklediği bir sıla hasreti de karışmıştı, tüm bunların etkisiyle artık görülmedik yer, girip çıkılmadık sokak bırakmama isteğim yoktu. Hele önümde topu topu bir buçuk gün varken. Adı sanı bilinmeyen bir şehirde gezintiye çıkmayı yeğliyordum yalnız. Yine de bir yol arkadaşım vardı ve bana kıyasla o her şeye daha hevesliydi, hatta biraz fazla hevesliydi. Önümüze çıkan tüm kiliselere uğradık, tavanlara, fresklere, camlara baktık. Onlarcasının ardı ardına gelişiyle aynılaşması çok beklendik bir sonuçtu, fakat arkadaşım için öyle olmadı işte. Yalnız kiliseler mi, Yahudi Mahallesi'ndeki, içlerinde mimari açıdan pek bir enteresanlık bulunmadığından tarihi eserlerin sergilendiği ufak müzelere çevrilmiş sinagogların da tamamına girip çıktık. Prag kitabını elimde tutuyor, gideceğimiz sokakları ben belirliyordum; kendisine ilginç gelen sokakları, binaları görüp beni oralara yönlendirmek Nagendra'ya kalıyordu. Genelde onun gidelim dediği yerlerin altından pek bir şey çıkmıyordu, ama despotluk edip "Hayır efendim, oraya gitmeyeceğiz!" demek de yakışık almazdı. İlk akşam yemeğimizi beğendiğim bir restoranda yemeyi teklif ettim, Nagendra çiçeklerin yanında boş masa kalmadığından başka bir yere gitmek istedi. Bir saat taban teptikten sonra benim ilk gördüğüm yere dönmek istediğini söyledi! İkinci günümüzde sabah marketten aldığım domates, salatalık ve peyniri otelin kahvaltısıyla birleştirip kaleye gittik. Öğlen kaleyi gezmemiz bittiği anda yağmur başladı, kendimizi ufak bir kafeye atıp yağmurdan korunduk. Kalede gezindiğimiz sırada yakınlarda Cartier'nin bir mücevher sergisi olduğunu öğrendik. Cartier'nin böyle sergilerinden birine Rusya'da tesadüfen denk gelmiştik. Bana kalsa umrumda bile olmazdı, ama annem görmek isteyince peşine takılmıştım tabi. O sergiyi gezdiğimiz sırada şimdiden dört yıl daha gençtim ve şimdi bile mücevher meraklısı olmama uzuun seneler var; fakat buna rağmen gördüğüm her tasarıma, yansıyan o binlerce minik parıltıya ve her biri zarafetle işlenmiş takılara bakarken mücevherden ziyade sanat eseri olduklarını görüp büyülenmiştim. Şimdi ikinci bir sergiyle karşılaşınca başta gitmek istedim, fakat tam biletler öğrenci biletlerinden daha pahalıydı ve Nagendra bu işlere pek meraklı olmadığını, ama ben gitmek istiyorsam kesinlikle gitmemizi önerdi, o beni dışarda bekleyecekti. Gidelim mi gitmeyelim mi diye o kadar çok düşündüm ki sergi gözümde büyüdükçe büyüdü ve içeride ne olursa olsun bu kadar düşünüp taşınma zahmetine değemeyecek hale geldi. İkinci mücevher sergim için biraz daha beklesem pek de bir şey kaybetmiş olmam nasılsa!




İlerleyen saatlerde yine biraz yağmur yağdı, hava soğudu, böyle olunca gezmek eskisinden bile az keyifli hale geldi. Nagendra'nın halletmesi gereken birtakım işler çıkınca akşamüstü otele döndük. Otelde otel müşterilerine ücretsiz sergilenen bir tiyatro mu desem, kukla mı desem gösterisi vardı. Hiçbir şeye benzemediği o kadar açıktı ki! Otelimiz küçücük, derme çatma bir işletmeydi. Merkezdeydi, odalar temiz görünüyordu ve başka bir özelliği de yoktu, hani öyle konforuyla ya da sanatıyla öne çıkmış, ün yapmış bir yer olmadığı son derece aşikardı. Buna rağmen o göstericik daha otele adım attığımız anda ne hikmetse Nagendra'nın aklına yerleşmişti bir kere. Kitapta konser salonu, tiyatro salonu, opera sahnesi ya da galeri olarak kullanıldığı belirtilen tüm binaların içlerini görmeye inanılmaz bir istek duyuyor, çoğunun kapılarının kapalı olmasına ya da içerilerin yalnızca bir gösteri esnasında görülebilecek, alelade, bildiğimiz salonlar olduğu gerçeğine hiç aldırış etmiyordu. Yolda gördüğümüz ve tesadüfen bir tiyatronun yakınında oturmakta olan, değişik giyimli çekik gözlü bir gruba "Yoksa az önce gösteriniz mi vardı?" diye sordu defalarca (öğle vakti bir gösteriden çıkmış olmaları bana pek abes göründü, nitekim çıkmamışlardı da). Nagendra'nın işleri bittiğinde ben odamda dinleniyordum, saat yedi buçuk olmuştu - böylece akşam vaktimiz olursa yaparız dediğimiz bot gezintisi de rafa kalkmıştı. Odamın kapısını tıklatıp "Otelin gösterisini izleyelim, aşağıdaki kadınla konuştum beş dakika sonra başlıyormuş!" dedi. Fazla bir şeye hevesim kalmadığından, iyi bari yarım saat bir şeydir, diye düşünüp itiraz etmedim; fakat aman Tanrı'm nasıl bir şeydi o öyle! İnanılmaz bir ses düzeni, şarkıların neredeyse tamamı hızlandırılmış, dolayısıyla o ince, çocuksu ses dolduruyor kulaklarımızı. Kediye benzer kuklalar, evet, birkaç dakika için ilginç gelen ışık oyunları, fakat bir saat boyunca aynı ışık oyunları; kedi makyajlı insanlar, kuklalar, eller! Hikaye yok, oyun yok, yalnız şarkılar ve aynı şekilde dans ettirilen kuklalar. Yarım saati geride bıraktığımızda içimden usul usul "Allah'ım benim burada ne işim var?" diye soruyordum kendime, yine de ilginç bir şeyler bulmaya, keyif almaya çabalıyordum ama bu saçmalık yerine neredeyse her kilisede düzenlenen akşam konserlerinden birine gidebileceğimiz ya da çoktan ısınıp berraklaşmış havanın tadını çıkarabileceğimiz gerçeklerini görmezden gelemedikçe iyice bunalıyordum. Bir noktada daha fazla dayanamadım ve Nagendra'nın "Sıkıldın mı?" sorusunun ardından itiraz etme zamanının geldiğini duyumsayarak salondan çıktım, odamda on beş dakika sakinleşip yemeğe gitmek üzere girişe döndüm.


Kilise orgları! Kiliselerin benim açımdan aynılaşmayan belki de tek parçaları!


Buna benzer sahneler gezimiz boyunca birkaç kez yinelendi, fakat her zaman olduğu gibi zaman bir şekilde geçiyordu işte, böylece hiçbir şeye ses etmeme gerek kalmadığını hissediyordum. Önceki gece yemek yediğimiz restoran az ilerdeki bir otelin restoranıydı, yemekler kadar atmosfer de güzel olduğundan yine orada, fakat bir değişiklik yapmak adına otelin önündeki kısımda karar kıldık. Oturduğumuz sırada yine şiddetli bir yağış başladı, neyse ki şemsiyelerin altındaydık şimdi. Güzel bir yemek yedik ve sabah erken kalkmak üzere otelimize döndük. Kahvaltımızı yine marketten aldığım sebzeler ve peynir eşliğinde, havaalanından aldığımız salatalar ve çaylarla yaptık. Bankodaki Çek kadının avroyla kron arasındaki dönüşümü tamamen kafasından uydurması sayesinde valiz cezamı olması gerekenin çok üzerinde bir rakamla kapattım, fakat tartışmaya ne benim zamanım yetiyordu ne de kadının İngilizcesi.




Atatürk Havalimanı'nın önünde üç haftadır hasretini çektiğim, yapış yapış ve sıcacık bir hava beni bekliyordu. Birkaç saat içinde Ankara uçağına bindim, kalkış için onuncu sırada olmamız bana elli dakika kaybettirdi. Bir türlü dönmek bilmeyen, döndüğü halde üzerinde bavulların görünmesi de sanki saatler alan banttan sonunda valizimi aldım ve dışarda beni bekleyen babama kavuştum! Arabanın anahtarlarını bana verdi, "Özlemişsindir araba kullanmayı!" dedi, sahi araba kullanmayı hakikaten özlemiştim ve yorgunluğumu bir kenara bırakıp direksiyona geçtim. Bana sevdiğimi bildiğinden bamya ve zeytinyağlı fasulye pişirmiş; kahvaltılık biberlerimi, domateslerimi, salatalıklarımı, Ezine peynirimi, tulum peynirini günler öncesinden hazır etmişti - yalnız bilmediği bir şey vardı, artık eskisi gibi biber yemiyordum, üstelik havuç da yemiyordum ve dolayısıyla gittiğim güne oranla ellerimin, hatta ayaklarımın bile rengi epey açılmıştı! Babam bunları duyduğuna ve gördüğüne çok sevindi, sonra her ne kadar benim için bir dolu yemek pişirmiş olsa da onunla dışarda yemek yiyip sohbet etme isteğime hayır demedi ve beraber Big Chefs'e gittik.




Daha içeri girer girmez, yer bakındığımız sırada, girişteki masalardan birinin üzerinden harika bir yemek kitabı alıverdi. Siparişlerimizi vermeden önce kitabı incelemeye koyulduk. Kitap Gamze Üner Cizreli'ninmiş, adını ve hikayesinin bir kısmını daha önce duyduğum bu hanım meğer yalnız Cafemiz'in kurucusu ve Kuki'nin kurucu ortağı değil aynı zamanda Quick China'nın da kurucu ortağı ve Big Chefs'in sahibiymiş! Ömrümde belki de en çok sevdiğim tüm kafelerin ortak bir beynin, ellerin ve emeğin ürünü olduğunu görmek kadar sayfalarını çevirdiğimiz kitabın güzelliği ve içeriği de heyecanlandırmıştı beni. Bu kitaptan bir tane almalıyım, dedim kendi kendime, sonra siparişlerimizi verdiğimiz sırada canım babam hemen atılıp "Bu kitabı satıyor musunuz?" diye sordu, onu da hesaba ekleyin dedi. Bir dahaki gidişimizde belki masalardan, sandalyelerden de birer ikişer toplamaya başlarız. Kitaba bakarken "Keşke şöyle bir işim olsaydı!" dedim. Babam senelerdir "Ben de isterdim kızım incik boncukla uğraşsın..." cümlesiyle anlatmaya çalıştığı, sevdiğim işi yapmamı isteyen ama genel geçer bazı mesleklerin daha bir garantili olduğu gerçeği tarafından önü tıkanan özlemlerini tekrar etti; diplomamla elimizde tuttuğumuz kitabın arasındaki mesafeyi, iç çekişlerime tercüman olan başka cümlelerle özetledi.


İtalya'dan geldiğim üzere, peynir uzmanı babam hemen ikinci gün bana mozzarella aldı. Ben de taze fesleğen ve patlıcan alıp domates ve mozzarella ile omlet yaptım. Patlıcanları fırında ızgara yapayım derken dilimlerin yarısından fazlasını kömür ettim. Dormda fırınımız olsa bunlar olmazdı.


İkimiz de öyle bir yorulmuşuz ki pazar günü öğlen on ikiye kadar uyanamadık. Babam sabah on gibi bir uyanmış, ama benim hala uyuyor oluşumdan cesaret alıp tekrar yatmış. Kalktığımızda ben çamaşırları yıkamaya koyuldum, bu sefer tecrübeliydim artık, nereye ne koyulacağını kendim de çıkarmıştım, ama yine de yazlıkta banyomuzu yenileyen, işçilerle ve inşaat artıklarının temizliğiyle uğraşan annemi arayıp gözleri bir kez daha teyit ettim. Önceki gece yorgunluktan dokunamadığım valizlerimi açtım, giyeceklerden arta kalanları yerleştirdim, sonra kendimi banyoya atıp üstüme başıma çeki düzen verdim. Her şey hallolduğunda çoktan akşam olmuş, sıra bamyayla fasulyeye ve lezzetini İtalya'da hatırladığım üzere bol soğanlı bir salataya gelmişti. Bir sonraki gün ikinci parti çamaşırlar falan derken zaman yine hızlıca geçiverdi.

Eskiden olsa, söz konusu en sevdiğim ve özlediğim arkadaşlarımla buluşmak olsa bile o buluşmayı ne zamana sığdıracağımı bilemezdim; elim telefona bir türlü gitmez, yapacak başka bir işim olmadığı halde o buluşmaları nedensiz yere ertelemeye koyulurdum. Pazartesi günü kahvaltıdan sonra yine aynı şeyi yapacak oldum önce; sanki bunlar ince ince tasarlanması, uzun uzun düşünülmesi gereken meselelermiş gibi en yakın iki arkadaşımı arayıp geldiğimi ve onları görmek istediğimi söylemeyi ertelemeye yeltendim. Bir dakika sonra elime telefonu alıp ikisini birden aradım! İkisinin de gün içinde halletmeleri gereken başka işleri vardı, ama Ecem'le salı günü, Selen'le de çarşamba akşamı buluşmaya karar verdik, böylece ben de kalan işlerimi halledip akşamı ettim.

Salı sabahı Ecem'e karar verme özürlü ve çok düşünen yapım geri dönmüş olduğundan tek mesajla sorulabilecek bir soruyu üç mesajda yollayarak anlaştığımız saatten daha erken buluşup kahvaltı yapmayı önerdim. Birkaç sene önce yine beraber bizim burada bir kafeye gidip kahvaltı yapmıştık beraber, ondan beridir beraber yapacağımız her kahvaltıdan en az benim kadar keyif alacağını hissediyorum. Günümün en önemli öğününü, en zevkli anlarını en sevdiğim insanlarla paylaşmaktan güzeli var mı? Ben spordan döndüğümde o daha yeni uyanmıştı zaten, böylece saat konusunda da hiçbir sorun yaşamadık. İkiye doğru Kuki'ye giderken babamın sürekli alışveriş yaptığı, yolumun üstündeki manavdan birkaç salatalık ve bir paket kiraz domates aldım!




Bir önceki buluşmamızda ve ondan öncekinde ve ondan öncekilerin hepsinde olduğu gibi, her şey öyle huzurlu, öyle neşeliydi ki belki farkında olmadan hasretini çekiyordum böylesi bir samimiyetin. Oturur oturmaz ayaklanıp tuvalete, bostanımı yıkamaya gittim ve Ecem'e kahvaltıya giderken yanına domates salatalık alacak başka bir arkadaş daha edinmesi ihtimalinin ne kadar az olduğunu hatırlattım. Son görüşmemizin üzerinden altı ay geçmişti, dolayısıyla Ecem'in hatırındaki hikayem, daha eski bir "ben"in oralarda bitiyordu. Eski tanıdıklarımla, görüşlerimle, düşüncelerimle ilgili sorular soruyordu ve bunları yanıtlaması pek tuhafıma gidiyordu; sanki onun kadar, hatta ondan daha bile az tanıdığım bir insanın neler yapıp etmiş olduğu hakkında zihnimi kurcalıyordum. O zamanlar adeta başka bir kimlikle, başka bir hayat yaşıyordum, ya da ben bilmediğim bir yerlerde bilmediğim bir tatil yapıyordum da benim yerime başka birisi, hatta çeşitli ve değişken birileri, genelde benim hayatımda yer alan mekanlarda dolaşıyor, kendine birtakım tanıdıklar buluyor ve gününü kurtarıyordu. Bütün bunlardan daha yeni sıyrılmaya, tam yüzeye süzülmeye başladığımız sırada son defa buluşmuştuk, hatta yeniden yazmaya tam o sıralarda başlamış ve ikinci yazımı onunla buluşmamızın ardından yazmıştım. Altı aydır neler düşündüğümü, neler yaptığımı tabii ki bilmiyordu - oysa yakınlığımız sanki ona hepsini bir şekilde fısıldamış gibi farz ediyordum. Uzun uzun anlatabileceğim bir şey değildi, biz de bir yerlerden başladık ve elbette bu zaman içerisinde, bu sefer gerçekten, değiştiğimi ve mutlu olduğumu gördü. Ben de onun değiştiğini gördüm; bu defa konuşmalarımız öncekilerin tamamından daha da hızlı akıp gidiyordu, konularımız hiç bu kadar rahat değişmemişti sanki ve bir an olsun sohbetimizin tükeneceği hissine kapılmadım. İkimiz de bu altı ayı bir şeyler yaparak, yeni bir şeyler düşünerek ve hayatla ilgili yeni yollar benimsemeye çalışarak geçirmiştik, belliydi. Yeni yollar, yeni gelecekler bizi birbirimize daha da yakınlaştırmıştı; zira o kadar zaman sık sık haberleşmemiş olsak bile sanki aşağı yukarı aynı değişimleri geçirmiş, ne yapıp edip yine birbirine uyan görüşlere, planlara dayanmıştık. "Arkadaşlık"ın belirlediği sınırlar nedir bilmiyorum; kim "çok yakın" arkadaşımızdır, kim "tanıdığımız"dır, kim "dost"umuzdur, bunların hiçbirini önemsemiyorum uzun süredir. İnsanları gördüğüm gibi kabul ediyor, hayatıma hangi rol ve vesileyle girdilerse öyle sürdürmeye alışıyorum - oysa benim için yeri çok özel olan birileri olduğunu duyumsamanın da bambaşka olduğunu hissettim dün.

Tam beş saat geçti ve akşam babannem ve halamla yemeğe çıkacağımız için kalkmak durumunda kaldım. Babaannem köfte sever diye halam bir İnegöl köftecisine gitmemizi uygun bulmuş, babam da öyle köfte möfte yemeyeceğimi bildiğinden beni arayıp sevdiğimi ve menülerinde köftenin de bulunduğunu bildiği bir kafede yer ayırtmayı önerdi, yine de gönülleri olsun şimdi arıza çıkartmayayım diye düşünüp boşver dedim. Aile yemeği denince köfteciyle bağdaştırabileceğim son insan olduğunu düşündüğüm halam, tüm kafelerden ve yemeklerinden pek sıkılmış olduğunu söyleyerek beni epey şaşırttı. Babaannemle halam köftelerini yediler, babam tavuk şiş söyledi, ben de piyaz aldım iyi geldi. Eve dönünce kendime kocaman bir salata yaptım haliyle. Bir dolu da elma yedim. İnsan günde bir kilo elma yememeli.




Ertesi akşam Selen'le buluştuk. Ben kendimle meşgul olduğum sıralarda o Londra'daki masterını tamamlayıp temelli dönmüştü ve en son görüştüğümüzde kafam bunların hiçbirini kaydetmeye müsait olmadığından artık gitmeyeceğinin kısa bir süre öncesine dek farkında bile değildim. Onun sorularını duyduğumda da aynı hisleri duyumsadım; bahsettiği isimler ve hayatlar bana öyle uzak kalmıştı ki yanıtları verirken bir yandan gülüyor, bir yandan tanışıklığımızı çıkarmaya uğraşıyordum. Tıpkı Ecem gibi Selen de sorduğu her şeyi benden daha iyi tanıyordu adeta, sanki ben ona anlatmıyordum da o sorularıyla bana bir şeyler anımsatıyordu. Son birkaç buluşmamızda hep Selen bizim bu taraflara gelmişti, bu sefer o yorulmasın diye ben onun yanına gittim, zira yine gece gündüz ders çalışması gerekiyordu! Londra'daki eğitimini ne zorluklarla tamamladığını ilk kez dün adam gibi öğrenip idrak edebildim. Anlattıklarını dinlerken kendi yüzümü görebilsem korkardım belki; duyduklarıma çok üzülmüş, içten içe de öfkelenmiştim. Kaşlarımın gitgide çatıldığını, dudaklarımın incelip yana kaydığını hissettim. Bunca zaman arkadaşımın yanında olamadığıma, ona destek çıkamadığıma, onun inanılmaz bir stres altında kaldığını ve çok gözyaşı döktüğünü öğrendiğime çok, çok üzüldüm. Layıkıyla bir şey de söyleyemedim, zira şimdi bir sıkıntıyı atlatmış, yeni -ve dilerim son- bir maratona girmişti. Ortaokul yıllarımızdan beri sözünü ettiği o işe alınabilmek için sınava hazırlanıyordu. Bir yandan hayatıyla ilgili başka ve önemli kararlar almaya uğraşıyordu. O bunca yükün altındayken bunlar hakkında tavsiyelerde bulunmak, nasıl diyeyim, gereksizdi; onu öyle iyi tanıyordum ki rahatlamasını, sınavını atlatması gerektiğini biliyordum önce. Tanrı'm, artık rahatlamasını istiyorum onun, gerçekten rahatlamasını; daha fazla uğraşmamasını, arkasına yaslanmasını ve sıkılmasına yol açmayacak kadar bir süre, kılını bile kıpırdatmadan, yalnızca emeklerinin karşılığını aldığını ve mutlu olduğunu derinden hissetmesini. Aklını kurcalayan onca şeyin arasında bir an durup ellerimi tuttu ve beni çok özlediğini söyledi. Beni ne kadar özlediğini ve birbirimizi kısa bir süre daha özleyeceğimizi biliyordum, o sınav bitene kadar ve sonra, tıpkı yemekten sonra evlerine gittiğimde Nilüfer Teyze'nin özlediğini söylediği gibi, bol bol gülmeye, ışıl ışıl bakmaya gelecek sıra.

Çok küresel ısınıyoruz. On sekiz yıl Ankara'da yaşadım, ne yaz ne kış dünkü gibi bir hava görmedim. Sanki baştan bir gıcıklık vardı zaten, bütün gün havanın ağırlığı üstüme çökmüş gibi keyifsizdim; ama yine çok sıcak, yine güneşliydi. Sonra ben daha ne olduğunu anlamadan dışarısı karardı, fırtına öncesi sessizliği evin içinde çarpan camlar, kapılar bozdu. Bir iki dakikalık feci bir rüzgarın ardından acayip bir dolu yağmaya başladı. Camları kapatmam bittiğinde öylece durup bu beklenmedik yağışı seyrettim. Birkaç dakika sonra babam telefon açıp doluya arabada yakalandığını ve önünü bile göremediğini söyledi. Rüzgar öyle şiddetliymiş ki akşama böyle olursa benim arabayı al, seninkiyle uçabilirsin dedi.

Yazlıkta işler bugün tamamen bitmiş. Biz de babam ve Tonton'la yarın arabaya atlayıp annemin yanına gidiyoruz. Annemin evde olmadığı günden güne yalnız hissedilir değil aynı zamanda gözle görünür hale gelmeye başladı. Ne kadar silersek silelim annemin hızına yetişemediğimizden mutfakta habire kırıntılar birikiyor, bir yerler sürekli pislenip duruyor! Bugün annemin yokluğunda köpeklerini emanet ettiği, eski evimizin oradaki bir apartman görevlisine yeni bir paket mama götürdüm ve evdeki kuru ekmekleri parkta kuşları beslemeye ayrılmış kaplara yerleştirdim. Kendime taze fesleğenli ve patatesli şahane bir omlet yaptım. Dün bir Marie Claire aldım, ne zaman son noktaya gelecekler bilmiyorum! Sekiz yüz küsur sayfa; pakette dekorasyon dergisi, bilmem ne gazetesi, giyim kuşam eki, duvar kağıtlarında son moda derken ansiklopedi olmuş çıkmış! Birine fırlatsam cinayet aleti görevi görür. Gitmeden kuru meyve almak istiyordum ama zamanım kalmadı gibi. Belki yoldan buluruz bir şeyler. Kuru meyvem de eksik kalıversin canım! Yazlığımızı ve annemi öyle özledim ki. Anneme anlatacaklarımı maddeleyip bir kağıda yazmayı planlıyorum ve bir değil beş kağıt tutacağı hissine kapılıyorum, beni dinlerken sıkılıp bunalmasından endişe ediyorum. Komşularımız tam takım hazır olacaklar, bir tek Kaya Amca'yla Necla Teyze yarın gidiyorlarmış ama bayramın ikinci günü döneceklermiş. Banyoyu gördüğümde ne hissedeceğim acaba? Yazlıkta bir hafta kalacağız, fakat o bir haftayı bin hafta gibi değerlendirmek istiyorum. Orada zaman çabuk geçiyor, ama öyle dingin, huzurlu ve sessiz ki her şey, insan istedi mi her dakikanın tam anlamıyla tadına varıyor.

Gelecekle ilgili aklımdan öyle değişik şeyler geçiyor ki, yazabileceğim kadar gerçekçi olduklarına inanma safhasına erişebilmiş değilim şimdilik. Hayal kurmayı hiç sevmediğimden hayal kurmuyorum, hayal kurmadığım için henüz "hayal" olarak nitelendirebileceğim hiçbir şeyi kelimelere dökmek istemiyorum. Zamanla her şey yolunu bulmaya başlayacak, o zaman aklımdan geçen hisleri bir bir sayıp dökmeye koyulacağım. Öncelik annemin!