9 Şubat 2010 Salı

09/02


Atmosfer önemli şey. Işık, renkler, müzik. İnsan, enerji. Örneğin abajur ışığı - tavandan gelen ışık bombardımanı huzur için biraz tekdüze kalıyor böyle akşamlarda.

Bugün çocukluğumun, gençliğimin ve bugünümün bir parçasıyla, Ecem'le buluştum ve saatlerin nasıl geçtiğini anlamadım, saatime bakmadım bile. Böyle keyifli buluşmalar yaşamayalı çok olmuştu. Son zamanlarda ikili sohbetleri çekemediğimi fark etmeye başlamıştım, kiminle olursam olayım yirminci dakikada kıpırdanmaya, saatimi kontrol etmeye yelteniyor, elimi ağzımı oyalayacak bir şeylere müthiş ihtiyaç duyuyor ve çaydan kahveden ayrı kalamıyordum. Arada bir denk gelen akıcı buluşmaların ardından da dehşet bir yorgunluk ve ağrının içinde buluyordum kendimi, kaslarım gerilmiş ve başım zonklar halde ayrılıyordum masanın başından. Filmlerde gördüğüm teketek sohbetlere, gülüşmelere baktığımda içimde bir inanamazlık, şaşırma beliriyordu.



Önce Tunalı D&R'a gittim ve kitapsızlığıma bir son verdim. Sanırım bütün bir dönem beni götürebilecek bir koleksiyon toparladım, zira dersler başladığında aynı tempoda okuyamayacağım bir gerçek (ama bu gerçek beni korkutmuyor). Kimdir bu Nick Hornby, bilmiyorum. Çağlar'ın odasında futbolla ilgili olduğunu söylediği İngilizce bir romanını görmüştüm, kapağı ve yazı tipi çok sıcak ve ilgi çekici görünmesine karşın o zaman aklımın köşesinde bile denemeye dair herhangi bir kırıntı oluşmamıştı. Bugün bir Nick Hornby aldım. Kapılarımı aşka kapatmışlığımı deşebilecek bir roman olur belki. Aşk romanlarını oldum olası sevemedim, romantik olmayışımdan kaynaklanıyor olabilir. Bu biraz daha esprili bir dilde karşı cinsi anlatıyor gibime geldi. Öyle erkekleri anlatan şeylere hepten uyuz olurum; erkekler nasıl düşünür, neden onları anlamayız, bir erkeğin dünyası falan gibi şeyler. Kafamız ve analiz gücümüz, anatomik ve dolayısıyla da psikolojik yönden bizlerden farklı olan canlıları anlamaya yetmezmiş gibi bir havada, yazar bu aşılmaz soruyu cevaplama ve inceleme onuruna erişmişçesine üstten üstten, güya algılayamadığımız gerçekleri kalıplaşmış cümlelerle anlatmaya kalkar... Erkek ya da kadın, birini tanımak değil mi işte asıl mesele? Modayı ve yenilikleri görmek, biraz cıvıldamak için aldığım kadın dergileri de böyle, ortalarında bir yerlerde deli saçması üsluplarla erkeklerle ilgili "tavsiyeler" verildiğinde beynime vurulsa yankı yapacakmış bir topluluğun üyesi gibi hissediyorum kendimi. "Ölümüne Sadakat" ise daha bu yaşlarda, daha modern, daha gerçekçi bir romantik-komedi tadındadır umarım, yapış yapış aşk sözcüklerinden çook uzaklarda bir yerde.



Milan Kundera'nın bir sürü elde gördüğüm, ancak okumamış olduğum "Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği"ne belli belirsiz bir önyargıyla yaklaşmıştım önceleri, daha doğrusu bilinçaltımda geliştirdiğim bir önyargı olduğundan farkında olmadan hiç yaklaşmamıştım. Geçen dönem o kitabı okudum ve beğendim. Kundera'nın üslubunu da beğendim. Aynı tarzda iki romanı daha olduğunu biliyordum, ama sanki biraz tekrar mı olur düşüncesi vardı kafamda, yine de birini edinmeyi planlıyordum ki karşıma "Yavaşlık" çıktı. Şöyle diyor kapakta: "Yavaşlık ile hatırlama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Bir şey hatırlamak isteyen kimse yürüyüşünü yavaşlatır. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır." Harika bir gözlem, burnumuzun ucunda -adeta bir refleks- olduğu için göz ardı ettiğimiz böylesi bir detayı kapağına taşıyabilmiş, üslubu tanıdık bir yazarın elinden (zira "Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi" pek tatmin edici olmamıştı); işte bu denemeye değerdi.




Sylvia Plath, bana hep tuhaf şeyleri çağrıştırıyor. Adını "Sylvia" adlı filmle duyduğum bir şair-yazardı ve -o filmle hissettiğim- taşıyamadığı düşünceleri yüzünden boğulduğu hayattan, daha keskin, daha alt edilebilir masumlukta bir şeyle boğularak kendini kurtarmayı seçmişti. Hakkında başka bir şey bilmiyordum, hiçbir eserini okumamıştım ve o filmden sonra da karanlıkları ve acıyı çağrıştıran bir karakter olmuştu benim için. Kendime yakın bulduğum tarafı, düşünceleri de düşünüyor olması ve bir şeye birden fazla anlam yükleyebilecek, normalden sapmış bir gözlem yeteneğinin oluşuydu. Bugün bir iki yapıtıyla karşı karşıya geldim, kafamı çevirdim, sonra bir başka rafta "Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı"na ilişti gözlerim. Johnny Panik... "Kırılmış bir oktan geriye kalan on karanlık öykü ve birkaç saptama". Dahası: "Sevilecek tek şey, Korku'nun kendisidir. Korku'nun Sevgisi bilgeliğin başlangıcıdır." Korkuları sevmek... Johnny Panik'le karşılaşmadan hemen önce, onun biraz sağında almamaya karar kılmış olduğum halde arkasındaki bir cümleyi telefonuma kaydetmekten geri duramadığım bir başka kitap incelemiştim: "Bir şeyi yapmaya cesaret edemediğimizde, bu onun zor olduğu anlamına gelmez, o şey cesaret edemediğimiz için zordur." İçimdeki korkular, cesaretsizlikten ileri geldiği söylenerek farklı bir konuma getirilmiş korkular, demek cesaretle yok edilebiliyordu. Şimdi ise sevilecek korkulardı bunlar, bunların üstüne giderken bunları sevmek de gerekebilirdi, ve bu çok düşünen sekiz-boyutlu-madde-kadın buna değinmişti, panikle.




Dün gece bitti Joanne Greenberg'ün "Sana Gül Bahçesi Vadetmedim"i. On altı yaşında bir kızın şizofreni teşhisiyle kaldığı akıl hastanesinde verdiği dünyayı yeniden algılama mücadelesini anlatıyordu. Okuması yer yer zordu, zira biz pek çok sağlıklı insanlar(!) için algılaması kolay olmayan bir ikinci dünyayı canlandırabilmek gerekiyordu. Bir anda ortaya çıkan, ateşler içinde düşen tanrılar, Kuyu'lar, Koro'lar, başka diller ve deyişler. Yabancıydı. Daha tanıdık olabileceğini umdum zaman zaman, bazen de fazla tanıdık gelişinden endişe duydum. Grangé'a ihtiyacım olabilirdi tüm bunların üzerine, "Koloni"yi aldım, elbet alacaktım ondan bir şey.








"Düello" ve "Cave Canem", Pirinçci'nin okumamış olduğum, "Francis" ile "Salve Roma!" arasında kaleme aldığı iki Francis polisiyesi daha. "Salve Roma!" ile birlikte Pirinçci'den yalnız bu üçü vardı mağazada. Şimdi okumayacağımı bildiğim halde, Pirinçci romanlarıyla adım başı karşılaşmadığımdan, (başta, savurganlık mıdır bu, diye kafa patlatarak) zamanı gelince okumak üzere bunları da sepete attım (bana kırmızı bir sepet verdiler sonradan). "Felidae" ve "Francis"e gelince, orada olsalar onları da alırdım. Ortaokulda bir arkadaşım benden onları ödünç almıştı ve ömürlük bir ödünç oldu bu.






Altıncı kitapta Serra'yı evlendirmiş ve "Bir Genç Kızın Gizli Defteri" serisine noktayı koymuştu İpek Ongun. Kimse bu vedayı kabullenmedi, diretildi, yedinci kitap basıldı, ardından sekizinci. Şimdi "Çok Satanlar"da dizilmişti dokuzuncu. Ecem'e bu yüce haberi vermeye hazırlanırken bana anında "Okudum!" dedi. Daha iki hafta önce yoktu bu kitap, meğer benden erken davranmıştı. İkimiz de eskisi gibi keyif almıyorduk aslında okurken, gerçi konu Serra olunca böyle bir cümle kurmak hiç de oturmamış gibi geliyor. Bir çok nedeni olabilirdi bu durumun. İlki, bizim değişimimiz. Eskiden daha çok kapılıyor, daha fazla heyecan duyuyorduk belki, henüz yaşamamış olduğumuz dönemlerde Serra ortaokulu, liseyi, üniversiteyi tecrübe ediyor, biz evimize okulumuza bakarken o yeni hayatlar keşfediyordu ve onun renkli dünyası bizi gezdirdikçe biz de alıp başımızı gidiyorduk. Önden gidiyordu Serra hep, yolumuzu açıyordu. İpek Ongun düşüncesi biraz kalıplı bir prenseslik kursu gibi gelse de kulağa, Serra'nın defterlerini defalarca, defalarca okuyordum. Garip bir his, öyle güzel bir his ki, gerçekti o ve biz oturup Serra'dan bahsediyorduk Ecem'le hep. Babamın teorisi doğru çıkmıştı, kız büyüyüp çoluğa çocuğa karışmıştı ve biz hâlâ onun gizli defterini okuyorduk. Serra'nın Oktay'la ilişkisinin ilk iki yılına, cicim aylarına tanıklık etmiştik ve aradan beş yıl geçtikten sonra ikisinin de farklı yönlere gitmiş oldukları gerçeğiyle, yedinci yıllarında ve bir anda yüz yüze getirilmiş, anlayamamıştık. Ayrılık Ecem'le bana çok ağır gelmişti. Böyle gerçekleri -hayatın gerçekleri- hiç tecrübe etmediğimizden bu masalın nasıl bitebildiğini ve kısa bir süre içinde yeni bir masalın nasıl başladığını kavrayamadık (sözde masal bile dedik içimizden), farklı zamanlarda ve uzamlarda bu ayrılığın resmen yasını tuttuk, ağladık. Ecem bu ayrılığı ve devamındaki yeni evliliği hâlâ içine sindirebilmiş değil, Serra'nın eşini içine bir mantık evliliği olarak gömdü ve altıncı kitaptan sonra şevki kırıldı biraz da olsa. İşte ikinci neden, altıncı kitapta bir evlilik yaşanmıştı, devamında herkes sıra sıra evlenmiş ve sonra yine sırayla çocuk sahibi olmuşlardı. Biz bunlardan çok uzakta hissettiğimizden bize belki biraz hızlı, hatta zorlama derecesinde hızlı bir hayat dersi gibi gelmeye başlamıştı kitaplar. Serra artık okulunda devrim niteliğinde güzelleştirmeler ve farkındalıklar yaratmıyor ya da üniversitenin renkleriyle sarılıp sarmalanmıyordu. İşi, eşi, evi, ve hatta çocuğu vardı, ve farklı bir dünyanın insanıydı artık; belki şimdi bize biraz renksiz gelen bu yeni hayatı ilerde anlayabilecektik ve henüz biraz yabancısıydık bu ara renklerin. Üçüncüsü ise -biraz yargılama gibi ama- belki de yazar gerçekten biraz ders verir gibi olmuştu; belki içindeki kesin vedanın ardından gelen isteklerle şevklenerek yazdığı devamlar, kesinliği kırmak için yeterli ilham perileriyle donatılmamışlardı, bu da bir olasılık. Eskisi gibi olmasa da, zaman tünelinin çok derinlerine değilse bile, bir yerlerine yine bırakıyor Serra bizi.



Ecem'le en son ne zaman buluşmuştuk?.. Tek hatırlayabildiğimiz Cafémiz'e gitmiş olduğumuzdu. Birer mini tavuk külbastı söylemiş ve küçük porsiyon yaratıcılığına çok sevinmiştik. Kesin nefis kurabiyeciklerden de yemişizdir. Şöyle bir buçuk sene olmuştu en azından. Dün gibiydi benim için bir bakıma, son bir buçuk sene biraz kayıp zamandı ne de olsa. Bu kadar süre ne aramış ne sormuştum onu, düşünsel (ve patlamasal) yolculuğum o günlerde çoktan filizlerini vermişti; ama onunla buluştuğum her zaman olduğu gibi sonsuz bir huzur bahşedebilmişti bana arkadaşım. Tıpkı bugünkü gibi saatlerin nasıl geçtiğini anlamamış ve deli gibi özlemini çektiğim bir huzurla kalkmıştım masadan - bugünkünden daha fazla yorulmuştum ki bu, bugünüm için daha da güzel bir olgu. Onun hayatında pek bir değişiklik olmamıştı bu geçen sürede. Makyajı olmaz ve inanılmaz da güzel bir cildi vardır, öyle ki zaten hiç makyaj yapmasın. Bugün yüzünde küçük bir değişiklik olarak allığın simleri seçiliyordu yalnızca. Sabah nereden başlayacağım, diye düşünmüştüm içimden, öyle biriydi ki benim için kafamdan geçmiş her türlü düşünceyi aktarabilmek isterdim, zira ilgileniyordu ve o da bilmek isterdi, ama hangi birini, neresinden? Dehşet bir kovalamaca olacaktı belki de bu, şişelerce su gideremezdi o zaman ağzımda oluşabilecek kuruluğu. Yorgunluk da cabası; ben anlatmaktan, o dinlemekten. Parça parça, o değindikçe döküldü ağzımdan kelimeler, tüm yaşananları ve düşünceleri ikimizi de yormadan, ağrıtmadan, sakin sakin anlatabildim. Aktı gitti konuşmamız, başa döndü, sona gitti, ortaya çalındı, tekrar, tekrar... Saat benim için hâlâ altıyı biraz geçiyordu.

7 Şubat 2010 Pazar

Pamuk




Çok şey değişiyor. Eskiden neyini nasılını düşünmeyeceğim şekillerde ve hızda bir şeyler yerini başka şeylere bırakıyor. Arjantin Caddesi'ndeki kafeler artık yok, bir tek Cafémiz caddenin demirbaşlığını bırakmamış haliyle, enfes kurabiyeleriyle Arjantin'i süslemeye devam ediyor minik ışıkları, tülleri ve masalsı dekorasyonu sayesinde. Annemle hala oraya gidiyoruz, tek şikayetim bazen içerdeki müzikten yana oluyor. Sessiz filmlerin gerisinde duyduğumuz, bir alçalıp bir yükselen melodiler, ıslıklar baygın geliyor ara sıra. Bazen zor olmuyor mu kafelerde oturması, bazı günler ağzımdan çıkacak sözcükler hiç olmasın istiyorum adeta, o zaman masalar, sandalyeler arasında kendimi eğreti bulduğum oluyor, sanki başka gün gelseymişim daha tamamlayıcı olurmuşum da o gün olmamam gereken bir yerdeymişim gibi. Yine de kurabiyeler işi çözüyor, Tanrı'm nasıl leziz kurabiyeler! Bizim evde "kurabiye" piştiğini hiç hatırlamam. Kurabiye yapmak babaannemle Belma Teyzem'in işidir, annem kek, pasta, pay, kiş, börek, çörek ve kurabiyeden artan her şeyle ilgilenir, ama o bildiğimiz yuvarlak kurabiyeler hiç bizim fırında pişmez. Cafémiz'in kurabiyeleri tam da bildiğimiz o ev kurabiyelerinden değil tabii, daha küçük ve yassı. Çikolatalı yumuşacık bir şeyleri var, çevresi Hindistan cevizi kaplı. Fındıklı ve cevizli iki ayrı kurabiyeleri daha var. Hiçbir zaman hayır demeyi beceremediğimiz, çünkü hayır demeyi kesinlikle, sonsuz bir bilinçle reddettiğimiz, onlarca yıllık mutluluğumuz kurabiyecikler.

Arjantin Caddesi'nde bir zamanlar var olmuş kafeleri hatırlıyorum ve benimle birlikte benzer hisleri taşıyan insanlara da rastlıyorum, yani bu hızlı değişim karşısında caddenin sönükleşmesine içi burulan bir ben değilim anlaşılan. Çok eskiden L'âl Bistro diye bir yer vardı orda, sürekli yediğimiz de bir makarnası vardı annemle. Çocuktum ve annemle babamla çıkıyordum gezmeye. Dünyanın keyifli bir parçası olan kafeleri keşfetme işini bölüşüyorduk bir nevi, onlar taşıma kısmını üstleniyorlardı, ben seçime katkıda bulunuyordum ve içinde mumlar yanan, sımsıcak, renkleri bizi sakinleştirip rahatlatan yerler buluyorduk. Annemin iş yeri Arjantin'in bir arka sokağındaydı o zamanlar, bazen okuldan çıkıp annemin bürosuna gidiyordum ve L'âl'e kaçıyorduk beraber.

Zamanla şehirler birbirine karışıyor artık. Eskiden hayatımda olmayan bir "İstanbul" kenti var şimdi ve orda gördüklerim buraya akıyor, burdakilerin bazılarından orada da oluyor. Ortaya çıkan yeni Arjantin Caddesi'nin adı Filistin, İstanbul'dan gelen bir sürü yeni kafenin ışığında eski sönüklüğünden eser kalmamış, boncuk boncuk bir cadde. Tatilimin çaylı kahveli kısımları hep burada geçti bu sefer, yeni, aynı zamanda da tanıdık simaların oluşturduğu bir uzamda, büyümüşlüğüme uygun, çocukluğun izlerini hiç taşımayan yüksek tavanların altında oturdum çoğu kez.

Haloş'un -en küçük teyzem- evine gitmiştik geçen geldiğimde, yılbaşından hemen sonra Ankara'daydım. Evinin renkleri, şekli, havası, bir şekilde rahatlatır, sanki başka bir boyuta geçmişçesine; o zaman tüm sorunlar çözülebilir, arada bir gelen sebepsiz buhranlar kaybolmaz, ama temellendirilir, somutlaşır, ete kemiğe bürünür sanki ve böylece belirsizlikler ortadan kalkar o havada. Bu arındırıcılığa eşlik eden bir müzik olur hep evinde, sorduğumuzda bir radyo kanalı olduğunu söyledi, biz de frekansı hemen not ettik evinden ayrılmadan önce.

Yıllar, yüzyıllar önceydi, ilkokul pazarlarını müzikevinde geçirirdim Bahçelievler'de. Annem beni götürüp getirirken hep Capital Radio açık olurdu arabanın radyosunda, Solid Gold Sunday'den arta kalan zamanlarda Natalie Imbruglia'nın o sıralar yaratıp sunduğu Torn her pazar bir defa muhakkak çalardı ve annemle ikimizin şarkısı olmuştu artık. Radyonun "tampon tampona trafik" söz öbeğinin Türkçeye geçişini sağlayan, bitmez enerjisi ve asla üzerinden ayrılmadığı kalite çizgisiyle annemin kalbini fethetmiş DJ'i Kaan Taylaner, radyonun ad ve demek ki el değiştirmesinin ardından bir buçuk senedir yoktu, kaybolmuştu ve annem şimdilerde buna çok üzülüyordu. Eve dönüş yolculuğunda Kaan'sız olmak, yemek yaparken mutfakta onun sorularını bulamamak anneme ağır geliyordu; kendi kendine, kafasının içinde Kaan'ın nerde olduğunu araştırıyor, bulamıyordu.

Haloş'un verdiği frekansı internetten dinlemek üzere aradım ve eski Capital Radio'nun şimdi Ankara'da yerel bir radyo konumunda, tam kadro yayına devam etmekte olduğunu, yalnızca adını Max FM olarak değiştirdiğini, Kaan'ın eve dönüş yolculuğunda anneme eşlik etmeye kaldığı yerden devam edebileceğini keşfettim. Yalnızca annem için yararlı değildi bu, ben de Haloş'un evinin o gizemli rahatlığından bir parçayı İstanbul'a taşıyabilirdim demek ki, bu küçük buluş beni bile heyecanlandırdı ve tek finalime harıl harıl çalıştığım günlerde gece gündüz değişik, aileden bir soluk kattı odama.

Ortaokul yıllarımda çok okurdum ben, okulun kütüphanesine girer çıkardım, klasiklere ve klasik olmayanlara bulaşırdım. Notre Dame'ın Kamburu'nu ortaokulda okumuştum, Üç Silahşörler'i elime geçirmiş, ancak başında bir yerlerde kalakalmıştım nedense. O kütüphanenin tadı hala damağımdadır, ortaokul ve ilkokul yıllarıma dair her ayrıntı, her koku zerreciği gibi kütüphanenin tahtalarından sayfalarına tüm varlığı gözümün önündedir. Halam okuyayım diye bir Roman vermişti bana, Türk asıllı Alman yazar Akif Pirinçci'nin "Felidae"si. Dedektif kedi Francis'in anlattığı bir dizi cinayet üzerine sıkı bir polisiyeydi, bir solukta okumuş ve kadife patili Francis'in dünyasına, ukalalıklarına, çevikliğine karışmış bulmuştum kendimi. Duvarlarda, çatılarda gezinmiş, hayalini hiç kurmamış olduğum yepyeni bir özgürlüğün tadını çıkarmıştım. Romanın devamı niteliğinde ikinci bir kitabın, "Francis"in varlığını öğrendiğimde sevincim ikiye katlanmıştı, halama da içten içe teşekkür ediyordum bizi tanıştırdığı için.

Panora'da bir D&R var ve içinde kendimi kaybediyorum. Çok büyük, boyutlarının avantajı kitapların yerleştirilişinin insanı şevke getirmesinde. Kitap seçmek zor değil, kitap bulamama endişesi yok, çünkü bir şekilde sanki hepsinin yaydığı enerjide özetleri okunuyor, içerde bütün kitapları sırtlayıp götüresim geliyor ve hiç kitapsız, hüsranla ayrılmıyorum oradan. Ankara'ya gelir gelmez yine oraya gittim, amacım biraz polisiyeye sarınmaktı. Dönem dönem polisiye okumaya bayılıyorum ben, yalnızca heyecana kapılıyorum ve hiçbir şey düşünmem, hiçbir ayrıntıyı kafamda evirip çevirmem gerekmiyor. O rahatlığı, sayfaların beni edebiyatla fazlaca içli dışlı etmeden ordan oraya götürmesini seviyorum. Zaman zaman da daha hakiki kitapların sayfalarına çakılıp kalmak, cümlelerin altını çizmek, aynı satırları tekrar tekrar okuyup kelimelerin gücünden büyülenmek ve ihtiyaç duyuyorsam oturup üzerine kafa yormak iyi geliyor. İkisinin bir karışımını yapmak üzere gittim bu sefer kitapçıya. Polisiye bölümünde Agatha Christie'nin okumadığım bir kitabını aradım her zamanki gibi, kısa öykülerden oluşan bir Hercule Poirot romanı edindim ve sonrasında Grangé'a yöneldim. Geziniken raflardan birinde siyah bir kedinin kırmızı gözlerle bana bakmakta olduğunu gördüm, hemen ardından beyaza boyanmış "Akif Pirinçci" yazısını.

Francis bana geri dönmüştü! Üç dört gün beraber Roma sokaklarında gezindik, birkaç ay önce havasını soluduğum, bakışlarımı bıraktığım rüya şehrimin taş binalarının arasından koca bir macera çıkardık.

Dört aylık bir astral seyahat maratonu; ruhun bedenden ayrıldığı, renkten renge boyandığı, çalkalandığı, tersyüz edildiği. Yolculukların da bir sonu var. Deklanşöre basmadım henüz istediğim gibi, yalnızca bir gün, karın bir anda koca tanelerle gökten boşandığı, fakat çocukluğumun torbaları alıp okulun tatil edilmesinden yararlanarak kaymacaya koştuğum günlerindeki acarlığın eksikliğiyle dışarı çıkmadığım bir gün, mutfağın boydan boya camlarının ardından, kuş bakışı biraz çam, biraz çin elması, bir de çocuk parkı çektim.


Günlerime annemin harmanlanmış çayını ve adaçayı yaprakları serptim, yanına çıtır çıtır Ankara simidi!



29 Eylül 2009 Salı

Andreas Staier


Az önce dün 23 Ekim diye görmüş olduğum bir konserin 3 Ekim'de gerçekleşeceğini fark ettim ve acele bilet almaya giriştim; ancak dün 36 liraya satılan öğrenci biletleri bugün piyasada görünmüyordu ve biletler hizmet bedeli dahil 84 liradan satışa çıkmıştı. Küplere bindim ve gitmekten vazgeçtim. Gibi. Ama çok sinirlendim.

28 Eylül 2009 Pazartesi

Görüntüler


Bana bir çay, diyebilmek kadar hafif aynı şekilde bir kahve ısmarlatabilmek, hele ki karşındaki kahveni sütlü istediğini ve kantinin hangi köşesinden alınmasının daha bir makbule geçeceğini biliyorsa.

Beklentiler ve samimiyet üzerine, uzunluğu şu anda belli olmayan, fakat an itibariyle içinde bulunduğum ruh hali nedeniyle çok da uzun olmayacağını öngördüğüm bir şeyler yazacağım şimdi.

Hayattan beklentilerimi minimuma indirdim sanki. Bunları paylaşmak benim için özel desem değil, gereksiz desem belki, bilmiyorum. Bu aralar cümleleri fazla uzatmamaktan yanayım. Bunun nedenlerinden biri de kendimi çözmeye çalışıyor olmam. Epeydir uzun uzun cümlelerle kendimi anlatmaya, hislerimi dökmeye çalıştım. Bir yandan bu ufak iç dökme seanslarını layıkıyla gerçekleştirebilmeye can atıyor, bir yandan da bunların karşımdaki insanları sıkabileceğinden korkuyordum. Bu nedenle ufak bir girizgâhla havayı koklamaya çalışıyordum, fakat her seferinde hevesle, ciğerimden koparak başladığım konuşmalar nedense beni bir türlü sonuca ulaştıramıyordu. Sorunu kendimde biliyordum, kimseyi hiçbir şekilde suçlamıyordum, ama kendimi iletişim kopukluğuna sebebiyet veren, karamsar, tatminsiz biri gibi görmem kaçınılmazdı.

Zamanı zaman geçsin diye geçirmekten nefret ediyordum. Her günün sonunda o günün bitişine lanet ediyordum, çünkü o gün bana hiçbir zaman oh dedirtmiyordu. Bunun iki nedeni olabilir, ya ben çok şımarık ve çok beklentili bir insandım, ya da hakikaten bir eksiklik vardı ve benim durumumdaki kimsenin tatmin olması söz konusu değildi.

Sonra geçenlerde, durup dururken, ipleri bıraktım. Hangisine karar verdim bilmiyorum. Evet, hayatımda bir şeyler eksik, ama tamamlamak şöyle dursun ne olduğunu bulmaya çalışmaktan bile vazgeçtim. Beklentilerim az ya da değil, ben mutlu olamıyordum madem, artık bunu kabulleneyim dedim. Belki de büyüdüm, o yüzden de olabilir. Neticede bugün, pek çoğu için okulun ilk günü, benim için dersim yok gideyim arkadaşları bir göreyim günü, Güney'e bu yeni, uçucu kimliğimle gittim. İçimde fırtınalar kopmuyordu. Sıkıntılarımı anlatmak isteyip, anlatamayıp boğulmuyordum, anlatmaya başlayıp sihirli değnekleri göremeyince üzüntü yaşamıyordum, herkes ne kadar mutlu ve birlikte de ben ne kadar uzağım, diye kendi kendimi yemiyordum.

Örneğin bir ara gittim geldim ve gelirken meydanın solunda oluşturduğumuz çemberin büyüklüğünü uzaktan görme fırsatım oldu. Ben o çemberin ne içinde, ne dışında yer alabilmiştim. İçinde yer almaya can atmıştım, ama beceremediğime karar vermiştim. Sevilmediğimi düşünmesem de bir şekilde araya tam olarak giremiyordum. Hayır, çemberin merkezindeki noktada durmak istemiyordum, ama bir nevi kendimi sağa sola eşit olarak paylaştırabilmek, saklambaç oynayan çocuklar gibi istisnasız herkesin kahkaha atabilmesini istiyordum. Beceremiyordum. Ne kadar yakın olmak istesem de bir şekilde kaynayamıyordum sanki.

Küçük çocuk özlemleri vardı içimde. Bir yatağın üzerine oturup saatlerce sohbet edebilmeyi istiyordum ben. Çatkapı gidebilmeyi, durup dururken, haydi bir kahve içmeye çıkalım, diyebilmeyi. Canım sıkıldı, size geldim, diyebilmeyi. Buna ulaşmak için nasıl çalışmak gerekir, bilmiyordum. Sadece böyle hayaller beni çok rahatlatıyor, mutlu ediyordu. Hayal olarak da kalıyordu. Beni soğuk zannettiklerini düşünüyordum, halbuki ben o kadar yakındım ki, yumuş yumuştum aslında, bana bir adım atılsa ben bin adım atarım diyordum hep.

Küçükken çok naz yapardım. Çekingen bir çocuk olduğumu düşünmedim hiç, ama hep beklerdim. İçimde hep bir endişe vardı çünkü. Sevilmeme, istenmeme endişesiydi belki de. O yüzden hep beklerdim ben. Evde oturur, beni aramalarını, çağırmalarını beklerdim. Evde sıkılırdım, çok sıkılırdım ve annem sürekli arkadaşlarımı aramamı isterdi, ama ben aramazdım. Onlar aradığı anda da yaşasın, aradılar, diyip koşa koşa giderdim.

Bazen bazı olayların konuşulduğunu duyuyordum, o olayları sanki benden başka herkes biliyormuş gibi hissediyordum ve o zaman kendimi dışardan, bir pansiyoner gibi hissettiğim oluyordu. Nasılsınlar, iyi misinler vardı da sanki kimse gerçekten kalbimi yoklamaya lüzum görmüyordu. Bir kişi gelip bunu yapsaydı, ben de her şeyi olduğu gibi serseydim önüne dedim hep, peki ben herhangi bir kimseye bunu yapacak cesareti vermiş miydim? Kendimi içten tanıyordum. Sesimizi boğazımızdaki titreşimlerle beraber duyduğumuz için video kayıtlarını izledikten sonra allanıp morlandığımız gibi ben de dışardan farklı görülüyor olabilirdim, ama bunu hiç göz önüne almışlığım yoktu. Bu kadar vermeye hazır, bu kadar içtenim, oysa kimse farkımda bile değil, diye düşündüğüm çok oldu.

Bunlar eskidendi. Bugün bunlar yoktu bende. Bugün tek tabanca olmaya hazırdım artık, kendim olmaya ve hayattan bir şey beklememeye. İstemediğim tek bir şey var, o da bu kadar değer verirken herhangi bir kimsenin sözlerimi üzerine alınması, zira bu sayfayı kişilerden dem vurmak için asla kullanmadım, kullanmayacağım da. Sen neden benim samimiyetimi görmedin, ya da sen neden benim içimi doldurmadın demek değil niyetim, dahası geçmişte öyle bir ilgisizlik olduğundan da yakınıyor değilim. Aksine kendi yürek karmaşam nedeniyle bugüne kadar duyduğum tatminsizlikleri, rahatsızlıkları bugün hissetmemiş olduğumu vurgulamak, bu aralar pek moda bir kelimeyle belki de bir iç açılım yaşamak. Buna belki de açılım değil, kapanım denmeli.

Bugün hissettiklerim öncekinden farklıydı. Daha önce korkularımdan bahsetmeye kalktığımda, iyi olmadığımı dile getirirken, ya da havadan sudan konuşurken hep oturduğum yerde bir iğne varmış gibiydim. Bugün öyle değil. Bugün ne farklıydı bilmiyorum. Daha ufak özetlerle kendimi ifade etmiş olabilirim. Çevremdekilerin üzerine bir olgunluk ve bilgelik çökmüş olabilir. Neler, neler olabilir hissettiklerimizi şekillendiren. Bugün sessizlikler beni korkutmadı, dışarda mıyım içerde miyim gibi kaygılarım olmadı. Sadece geçirdiğim zamanı geçirmesini bildim. Bugün içimdekileri biraz dışa vurmaya yeltendiğimde gerçekten dinlendiğimi ve anlaşıldığımı düşündüm. Ciddiye alındığımı gördüm. Ufak tefek tavsiyelerin yanı sıra etrafımda sanki kendi çizdiğin yolda devam edebilir ve mutlu ya da mutsuz olabilirsin, ama biz işte böyle buralardayız, böylece bu taraflardayız, bak, bulutunu duyumsadım.

Her şey çok, çok gerçekti. Uzanırken birinin gülümseyen yüzüne vuran güneş. İki kızın aşk hayatı üzerine küçük paylaşımları. Komşu ülkenin anıları arasında atışmalar, solumda aydınlık bir dinleyiş. Başrol oyuncusu da değildim kendime göre, figüran da. Ortalamada takım oyununun bir yerinde yer alıyordum ve neresinde yer aldığımla ilgilenmedim. Çember büyüktü ya, onun böylesine büyük olması hoşuma gitti, ve kimse dışarda kalmıyordu üstelik. Ben şunun şusu ya da bunun busu falan değil, sadece Pınar idim ve bu şekilde bir yere oturdum. Kendimi hâlâ gerektiği gibi benimsemememe ve ayaklarımın yere gerektiği sağlamlıkta basmadığını düşünmeme rağmen yine de geçmişe oranla benliğimin ağırlığını daha fazla hissedebildim.

Derim ki buna eskimişlik demeyi yakıştıramadım ben, o yüzden oturdum bunları yazdım. Eskimişlik canımı acıttı. Benim hissettiğim daha ziyade bir oturaklılık, bir tutunmaydı. Çok yabancı vardı bugün, oysa tanıdık yüzlerin oluşturduğu çember rahatlatıcıydı ve, evet, yeterliydi. Kafalarımızın üzerinde birer hare varmış gibiydi. Belki de o hareleri ben yerleştirdim göz açıp kapayıncaya dek. Tüm erdemleri tamamen toplamış olmaktan ziyade pek çok erdemin yeterli parçalarının birleşmesinden oluşuyordu her biri, ve bizi kalabalık içinde seçilebilir kılıyordu.

Ayrıca bunların ışıkları yüzümüzü öyle bir aydınlatıyordu ki, çoğu zaman görüp de kıskandığım, kuşe kağıda basılı usta fotoğraflar gibi kareler bırakıyordu. O güzel fotoğraflardaki gibi, eşeleyip hikayesini çıkarmanın gerekmediği, göreni huzur ve hayat dolduracak görüntüler kaldı bende.

Sarı Lira


Belli belirsiz bir uyuşukluk hakim sabahlarındandı. Köşedeki simitçi yoktu. Belki devir değişmişti, belki çok kârlı bir gün geçirmiş, tüm simitlerini satmış, kutusunu yüklenip dönmüştü. Pastanede adı simit, kendi poğaça gibi yağlı ve susamlı hamurcuklar vardı ve bir tanesinin yarısı kahvaltının ekmeği oldu. Simidin yerini tutamadı oysa.

Camımdan rüzgâr giriyor içeri, hem kendisi hem sesi. Sirenler, gemiler, uçaklar geçiyor, arabalar fren yapıyor. Tamir edilemez olduğunu düşünüyorum ve bununla yaşamaya alışmayı deniyorum.

Güneye inerken denizin üstü çok pırıl pırıldı. Arnavutköy tekneleri yukardan çok güzel görünüyordu. Birkaç gündür soğuk olan hava ısınmıştı, ceketimle atkımı boşuna almıştım yanıma. Manzaranın böyle güzel olmasını yediremedim kendime. Keşke daha kötü olsaydı, dedim.

Yavaş yavaş tedavülden kalktığımı fark ettim yürüdükçe. Okulun demirbaşı olmak biraz mazide kalmıştı. Okulun sahiplerinden değilmişim gibi geldi artık. Yeni sahipler, yeni alışanlar, yeni kaynayanlar doldurmuştu her yanı. Üzerimde bir ekstralık vardı sanki.

Arkadaşlarımı gördüm. Bu sefer onlarla konuştum da. Garip, bu sefer anlatırken sanki gözlerimin içine içine bakıyorlardı. Ne çok, ne az söyledim. Dert yanmadığım gibi anlayış da beklemedim. Yalnızca merak giderdim. Ve işe yaradı. Her birey kendi derdinde, aynı zamanda gerektiği kadar dışa açılabilir durumdaydı. Samimiyet kokladığımı hissettim, yeterli dozda.

Yukarı çıkarken peteğin önünde sıralanmıştı yeniler. Yeni olmalıydılar, zira başka bir şey yapmadan, demirlerin belirlediği hatın gerisinden, çizgi halinde denize bakıyorlardı. Belki denizi ilk kez görüyordu kimisi, ama kesin olan bu manzarayı, ve hep beraber, ilk kez gördükleri idi; yani bu anı daha önce yaşamadıkları idi. Büyülenmeseler de yeni, üstelik güzel bir şeye bakmanın tadını çıkarıyorlardı. Muhakkak ki yeni heyecanları da vardı, hakikaten azımsanamayacak değerde bir başlangıç yapıyorlardı işte. Pek bir şey hissetmemeye gayret ederek geçtim yanlarından.

18 Eylül 2009 Cuma

Quattro Biglietti per l'Italia



İzmir’den Ankara’ya döndüğümde çok keyifli ve deyim yerindeyse gazdım. Her sabah kalkıp çatlarcasına spor yapıyor, duş falan derken öğleden sonrayı buluyordum. Kalan zamanımı da öyle ya da böyle iyi şekilde geçirebiliyordum, hayatı seviyordum yani. İyi oldu.

İtalya’ya geçmek üzere İstanbul’a yollandım. Amerika’da har vurup harman savurmuş bulunduğum için bundan sonra az harcama üzerine bir politika belirledim kendime ve bu nedenle minik minik alışverişler yaptım. Suçluluk duygusu nüksetmeye başlamıştı. Bir kahveden, bir dilim ekstra ekmekten gelebildiği gibi hava sıcaklığının biraz artması bile beni suçluyordu. Pek takmamak lazımdı.

Uçak ve otel rezervasyonlarımızın çıktılarını almaya giderken kendi kendime paşalar gibi aldığım vizemin mutluluğunu yaşıyordum ki pasaportumu Ankara’da unutmuş olduğumu fark ettim. Korkunç bir felaketten de kargo yoluyla dönmüş olduk böylece.




Pilot uçağı güm diye indirdiği için iniş takımları arızalandı. Sabahın üçünde uçakta bir saat bekledik, uçağı çekmişler bağlayıp ben görmedim. Uçağın içinde kavga çıktı daha Roma’ya inmeden, İstanbul’dan yeni havalanmıştık belki de. Nedeni neydi bilmem, ama botoks faciası bir hanım dakika bir gol bir demişti ve onun için tatil hep böyle gitti.


İlk gün rehberimiz Erkin Bey sağ olsun Roma’da görülmedik, daha da doğrusu bakılmadık yer kalmadı. Her yere bakma ve ayak basma şansına eriştik, ama o bağlılık hissi yok mu beni çok geriyor. Örneğin ilk durağımız Vatikan’da rehberimizin bizi sürüyen bir köşede toplaştırıp yaklaşık otuz beş dakika son derece gereksiz bilgiler aktararak bekletmesi, ardından çok mühimmiş gibi mezarları gezdireceğim diye tutturması, Katolik olmayanları çok da bağlamayan üç anıt mezarın önünden sıra sıra şöyle bir yürüyüşümüz. Bana kalsa kendimi San Peter’e attığım gibi ihtişama kapılır, sonra kubbeye çıkmak için oluşan uzun kuyruğun sonuna takardım kendimi, bekler bekler tepeye çıkmış olmanın hazzını tadardım. Ailemle yaptığım İtalya gezisinde beni büyüleyen şeylerden biriydi zira o kubbeye çıkmak, neyse varsın olsun ilk gün her yeri görmeye de bir itirazım yok aslında. İtirazım ilk günün akşamına, 25€ istedi bizden rehber, bizi bulunduğumuz bölgeden otele götürüp sonra tekrar bulunduğumuz bölgeye getirmek ve sonra da bir külah dondurmayla bizi kandırıp tekrar otele bırakmak için. Tur müşterilerinin çoğunun içine evlat acısı gibi oturdu bu para, gezinin çeşitli tarihlerinde sağdan soldan duyduk.




Rehberimizin bir de şöyle fikirleri vardı, Roma-Floransa-Venedik diye belirlenmiş turu Siena, Portofino, Napoli, Pisa, Milano, Garda Gölü, Verona gibi yerlerle bezemek istiyordu. Bunun için de yüksek ücretler talep ediyordu haliyle. Biz de bunlardan birkaçını seçip heveslenmiştik, fakat ilk gün ve akşam rehber eşliğinde yaptığımız gezmelerin bizi pek de tatmin etmediğini görür görmez gereksiz yere çıktığımız sahte pufpuf bulutlardan indik, bunu akıl ettiğimize de pek sevindik. Şöyle oldu ki, ikinci gün elimizde bize rehberlik edecek kitabımız, Berke’yle Çağrı’nın önceki gece almış oldukları fötr şapkalar eşliğinde otelin önünden önce otobüse, ordan metroya atladığımız gibi kendimizi Repubblica’da bulduk ve ordan yürüye yürüye şehri bir baştan bir başa kat ettik. Önceki gün şöyle bir görüp geçtiğimiz yerlerde canımızın istediğince zaman geçirdik, ara sokakların tadını çıkardık, parklara girdik çıktık, dinlenmek istediğimizde dinlendik yürümek istediğimizde durmadık. İkinci günümüzü güzelleştiren maceracı ruh içinde Trastevere’ye gitmek en güzeliydi derim, eski Roma sokakları arasında gezinmek çok keyifliydi. Önceki gün zaten görülmezse görülmez hemen her yere gitmiştik, Vatikan, Fontana di Trevi, Vittorio Emanuelle Anıtı, Colosseo, Piazza Navona, Pantheon, Piazza di Spagna hepsi bizim adımlarımızla süslenmişti. O nedenle ikinci gün keyfe göre keşif eğlendirdi bizi. Trastevere’de kahve içtik çok cici bir yerde serinledik, girmeyi planlamış olmadığımız bir kiliseye girdik. Rehberimiz Erkin, onunla takılmamızı öyle çok istiyordu ki ondan ayrı geçirdiğimiz zamanlarda tanıdığını söylediği hırsızlara karşı korunmasız kalacağımızı, gittiğimiz yerlerde “coperto” diye tabir edilen fahiş servis ücretlerine tabi tutulacağımızı ısrarla tekrarlıyordu. Önce güzel yerlerde yemeye içmeye bir çekindik, açıklamalarına göre ayakta 1€’ya içebileceğimiz bir kahvenin fiyatı mekana oturduğumuz an 20 katına çıkabiliyordu. Sonra sonra gördük ki bu uygulama ya eskide kalmış, ya da tümden bir safsataymış bilemeyeceğim, fakat copertoyu sorduğumuz tüm kafelere koca kahkahalar ve espriler içinde buyur edildik, tek kuruş da ekstra para ödemeden istediğimiz her yerde gönlümüzce zaman geçirdik. Santa Maria Maggiore ve San Pietro in Vincoli bazilikalarını iki saat arayıp bulduktan sonra yorgun argın Pantheon’un önündeki Piazza della Rotonda’da akordeon eşliğinde şarap, campari ve bira tüketmemiz bu güzel zamanlara dahildir. Bu kadar güzel zaman geçirdikten sonra Erkin Efendi’nin sunduğu tırt paket turlara, bir yerleri sadece “Orayı da gördüm!” demek için görmeye sırt çevirmemiz de aynı akşam gerçekleşti. Hem zaten İtalya’da tarih görmek için, daha doğrusu büyülenmek için illa da belli başlı yerlere gitmek gerekmiyor, zaten sağın solun tarih. Sokakta yürümesi bile ayrı bir güzellik. Önemli olan güzel olan bir şeyi içine sindirmesi insanın, mutlu olması. Oraya buraya koşturunca mutlu olacak insan değildim ben.




İlk gün Piazza di Spagna’nın yukarısında bir karikatüriste rastladık, çizeyim sizi dedi ya da biz bizi çizmesini istedik. Beni çizerken çat pat İtalyancamla sohbet ettik, Türkiye’de insanların giyimiymiş ekonomiymiş falan filan bir şeylerden bahsettik ama ben çok şişindim dört kursa dört kur artık hiç olmazsa iki lafı bir araya getirebiliyordum. Karikatürün akıbeti acıklı oldu yalnız. Kimse sahiplenmediği için kayboldu.




İkinci gün rehber bizi aldı Floransa’ya götürdü, yol biraz uzun sürdü zira önce emrivaki bir şekilde yine para karşılığı Siena’ya uğradık. Rehbersiz gezebilsek, ah keşke kendimiz gezebilsek, bir bıraksa ipimizden de iki saat verse bize, sırf verdiğimiz parayı helal edelim diye şehrin labirent gibi olduğunu savunup ondan ayrılmamanın hayırlı bir iş olduğunu damgalamaya çalışmasa, bu şekilde bizi anasınıfı öğrencileriyle bir tutmasa her şey daha tatlı olabilirdi, ama Siena da hakikaten güzeldi ve bu sinirimi bastırmaya yetiyordu. 1348’de bir veba salgınıyla kentin üçte biri ölmüş, ardından uzun süreli bir kuşatma yaşanmış ve Siena ortaçağdan pek de ileri gidememiş. Bu nedenle her yer kahverengi, taş, tuğla ve geçmiş kokuyor.













Floransa’ya varışta rehberin vaadi, ben öyle hatırlıyorum en azından, bizi önce direkt otele yerleştirip ordan şehre getirmekti, fakat öyle yapmadı. Öyle yapsa biz de ilk gün trene atlayıp Pisa’ya gidecektik. Şimdi git desen giderim, artık avucumun içi gibi oldu Floransa sokakları, ama ilk gün ay oteli nasıl buluruz vay saat kaçta nerde oluruz falan diye düşündüğümüzden Pisa gezimizi iptal ettik. Kısmet Pisa’yı yine görememekmiş, ben de aman canım zaten Pisa’da bir kule var işte peh, diye kendimi telkin ettim. Floransa’da rehber eşliğinde geçirdiğimiz zaman bana dar oldu, her meydanda on dakika toplanmayı bekledik, toplandıktan sonra rehberin hakikaten ilgi çekici de gerekli de olmayan vaazlarını dinledik, koyun sürüsü gibi oradan oraya döndük durduk. Sonunda bize serbest zaman verdi ve dedi ki zaten Floransa iki sokakmış, bir şu sağ taraf bir de şu sol taraf. Pes dedim. O an rehbere gıcığım on katına çıktı. Kendisi ertesi gün milleti başka şehirlerde gezdireceğinden Floransacığı da böyle bitirivermişti işte. Öyle mi ama, ben inatla kendi planımı çoktan yapmaya başlamıştım bile.




Akşam otelimizin bulunduğu Montecatini’ye geçtik ve çok güzel bir yemek yedik. İtalya’da bu gezimde, hayret, ilk ve son risottomu orda yedim, üstelik benim evde yaptığım risottodan da kötüydü övünmek gibi olmasın. Canlı müzik eşliğinde yedik içtik, minicik bir kafeydi fakat İtalya’da bulunduğumuzu hissettirecek en esaslı yerlerden biriydi. Sonuna doğru önümüzdeki masada oturan orta yaşlı çiftler bir bir ayaklanıp dans etmeye başladılar, bize de keyfini sürmek düştü.


Ertesi sabah bizimkiler uyurken kalkıp hazırlandım, kimseyi peşimden sürüklememe gerek yoktu ve her yeri karış karış gezmezsem de Floransa içimde kalacaktı. Ben de buna inat etmiştim işte. Kendime acayip bir rota çizmiştim, elimdeki rehber şehri dört bölgeye ayırıyordu ve ben de bir baştan bir başa ordan oraya koşturup dört saat gibi bir sürede görmek istediğim her yeri gördüm. İlk başta yapsam mı yapmasam mı diye biraz tereddüt etmiştim, önceki gün biraz suratsızlığım vardı çünkü, yine moralim nedensiz yere biraz aşağılara düşmüştü ve ben kapris yapıyordum yahu, anlaşılacağı üzere zaten tura takılmayı sevmemiştim ve kurtulmak istedikçe daha da dibe çekiliyormuşum gibi geliyordu, o dakikadan sonra da yaşadığım her küçük şey devasa birer iğne halinde orama burama batıyordu. Son bir darbe olarak da Amerika’da kaybettiğim mavi hırkamın yerine yine Amerika’dan almış olduğum gri hırkamı salak gibi düşürmüş olmamdı. Gittiğim her şehirde kendimden bir parça bırakmayı çok severim.

Ne diyordum, önceki günden biraz suratsızlığım vardı ve şimdi arkadaşlarımı bırakıp gitmekle gitmemek arasında biraz tekliyordum, sonra zaten uyuyorlar dedim, onlar da gönüllerince gezsinler dedim ve otelden Montecatini tren istasyonuna ulaşmamı sağlayacak bir harita aldım, bu arada turumuzun teyzelerinden biri yapma etme evladım kaybolursun dedi dinlemedim, tren beni Floransa’ya götürürken biletimi onaylatmadığım için de cüzi bir ceza parasıyla kurtardım ve şehir turuma başladım. Önce 13:00’te kapanacağını bildiğim bir bahçeyi görmeye gittim, günlerden Çarşambaydı ve Çarşamba günleri o bahçe kapalıydı. Öf. Olabilir ama, sokakları hızlı hızlı yürümeyi çok seviyordum. Yurtdışında gezmek diyince aklıma tek bir şey gelir, o da sabahtan akşama kadar deli gibi yürümek, yeni şeyler görmek, büyülenmek ve akşam inanılmaz yorgun bir vaziyette kendini yatağa atmak. Hiç olmazsa bir iki sefer bunu yapmak istiyordum.





Beni en çok etkileyen yerlerden biri San Lorenzo sokak pazarları ve pazarların sonundaki Mercato Centrale’ydi. Sokak pazarlarında Roma’dan alsam mı almasam mı diye düşünüp durduğum karnaval maskeleri sıralanmıştı, yine almadım ama birkaç fotoğraf çekme ve kalabalığa karışma şansım oldu. Mercato Centrale bir şekilde çekti beni, aslında alelade bir yiyecek pazarıydı burası, hani Migros falan gibi bir yer olması lazımdı fakat içerisi benim zevkime göre tek kelimeyle büyüleyiciydi. Geçen üç günün ardından artık kiliseler içindeki heykeller, freskler ve buna benzer anıtsal yapılar yerine yaşamın içinden dekorasyon harikaları, vitrin ve pencere aranjmanları içimi kabartır olmuştu, Mercato Centrale’de bu beklentilerimi dolduracak her şey vardı. Canım böyle güzelliklerin, sıralanmış yiyeceklerin, meyve sebzelerin, şarap şişelerinin, makarnaların fotoğraflarını çekmek, çiçeklerle süslenmiş kasapları ağzım açık seyretmek istiyordu. Çok değişik bir şey görmek buydu benim için.

Mercato Centrale’den çıktıktan sonra nicedir beğendiğim saati gördüm bir vitrinde. O da beni gördü, el salladı, ayrıldık.

Son gezmem gereken yer şehrin güneyiydi ve otobüs bizi benim çıkmayı düşündüğüm rotadan indirerek getirmişti. Dağ tepe inerken şahane evler görmüştüm önce, sonrasında da Piazzale Michelangelo’dan geçmiş ve Floransa’yı ayaklarımızın altına almıştık. Bu esnada otobüste öylece oturuyor olmak beni pek memnun etmemişti. Ben de şehrin güneyini gezdikten sonra Arno kıyısından yürümeye başladım, of ne binalar vardı. Omzumda makinenin ağırlığı, ayaklarımın kirlenmesine hiç aldırmadan yürüdüm de yürüdüm ve tepeye vardım. Çok da durmadım tepede, gördüm, indim, sonra Forte di Belvedere’ye gitmek istedim. Bu kale zamanında Mediciler kendilerini siyasi saldırılardan korusun diye yaptırılmış, yapıldığı tepeden bakıldığında Palazzo Pitti’nin arkasındaki Boboli Bahçeleri görünüyor(muş). Bahçeleri gidip yerinde görmeye vaktim yoktu, öte yandan bahçenin her yanı bahçe, halbuki tepeden o peyzajı görmek istiyordum ben. Bu düşünceler içerisinde, artık nasıl bir azimse sıcağın altında tırmandım, tırmandım ve Veronica beni bekliyordu. Forte di Belvedere’den artık ne şekil bilmiyorum bir şekil düşüp ölmüştü. Veronica için istenen adalet yerini bulana kadar da Forte di Belvedere kapalı kalacaktı.



Saat 4’e doğru Ponte Vecchio’da bizimkilerle karşılaştık bir anda, tam da benim gezimin bittiği sırada oldu bu rastlaşma. Öylece bir avluya daldık, bir kafede oturduk uzunca bir süre ve bol bol güldük. Benim zaten önceki geceden bir gülesim vardı. Sabah beş sularında uyanıp kendi kendime delicesine kahkahalar atmıştım o gün, Serdar’ın anlamaz bakışları ve doğal bir şekilde gelişen korkusuna bilinçli bir şekilde gülmekse öğleden sonraya kalmıştı. Hala hatırlayınca gülüyorum. O gün de sokaklarda gezerken ara sıra gece yaşadığım tuhaf krizi hatırlayıp sağa sola tutunup gülmüştüm. Yavaştan sıyırıyoruz işte böyle böyle.

Akşamüstüne kadar Ponte Vecchio civarlarında gezindik, günbatımına doğru köprüdeki renkleri görmek istiyordum ben. Sonrasında Piazza della Repubblica’ya gittik akşam yemeğini yemek üzere, zira bu piazza kültürü ve meydanlardaki canlılık çok hoşumuza gitmişti. Kitabıma göre Repubblica’daki kafelerden ikisi çok meşhurdu, biri Gilli; diğeri iste garsonların giydiği kırmızı ceketlerden adını alan Le Giubbe Rosse. İkincisinin önünde biraz bekledik, garsonlardan biriyle biraz konuştuk, sonunda bizden servis ücreti talep etmeyeceğini söyledi, biz de içeri girdik ve esaslı esaslı yedik yemeğimizi. Ordan sonra da Piazza della Signoria’ya gittik, gecesi ayrı gündüzü ayrı buraların, Uffizi kafenin önünde gitar dinledik.




Floransa’da ilk gün bir tahtadan oyuncakçımsı dükkan gördük.







Bir sonraki gün Venedik’e geçtik. Bu sefer beklentilerimi olacaklara göre ayarladım ve hiç sinirlenmedim. Hem zaten geçtiğimiz dört gün boyunca inanılmaz taban tepmiştim, içim dışım da tarih olmuştu. Artık canım aval aval gezinmek istiyordu. Venedik’te San Marco meydanı ve Rialto Köprüsü’nden başka göreceğim diye tutturduğum hiçbir yer yoktu, kanalları, tekneleri, binalarıyla zaten kendisi son derece ilginçti, kalabalığı yara yara sağa sola koşturmam gereksizdi. Artık rahatlamıştım, tam turist oldum ondan sonrası. Venedik’teki yeni sanat vitrinler benim için. Orada bulunmak yetiyordu zaten bana. O vitrinlerin önünden yürümek, sağa sola dönüp bir yığın içinde kaybolmak ve nereye baksam yeni bir derleme görmek içimi doldurdukça dolduruyordu. Hepsini satın alasım geliyordu, ama tek tek değil aslında bütün sokakları alıp İstanbul’a getirip çok lazımsa içlerinden birkaç parça süs satın alabilirdim ilerde.




Venedik’ten Milano’ya bir geçiş planlamıştık ama günümüzün en az 5-6 saatini yollarda heba etmemiz gerekecekti ve tren saatleri biraz uygunsuz kaçıyordu, zira otelimiz Treviso adında farklı bir kasabadaydı ve oraya toplu taşımayla ulaşmak için Milano’dan erken ayrılmamız gerekecekti.




Milano’da bir safranlı risotto yiyemedim bu sefer halbuki çok heves etmiştim, annemlerle yediğimiz günden beri aile içinde çok konuşulmuştu. Olsun, biz de son gün Treviso’yu gezdik ve benim dalgalı ruh halime bu zengin kasabanın sokakları çok iyi geldi. Artık yalnızca gördüklerimle ilgileniyordum; ferforjelerle, saksılı pencerelerle, kaldırım taşlarıyla. Düşündüm kendi kendime, elin sokakları neden bu kadar güzel ve İstanbul’da gezerken neden böylesine içim içime sığmaz bir hale bürünmüyorum diye, sonra gezmenin ve yaşamanın hayatımızda gereksizce ayrı tutulmuş olduğunu bir kez daha fark ettim. Şu iki günde bir boylu boyunca geçip gittiğim Nispetiye’nin iki arka sokaklarında ne güzel evler, ne renkli panjurlar, ne ulu bahçe demirleri vardı, sonra yine değişik civarlarda bir sürü güzel kafe vardı illa ki, gitmek isteyene. Bense bu yolları sadece Gloria, Starbucks ve Akmerkez’e çıkarıyordum. Sonra da İstanbul’da ne yapacağız abi. Çok da gaza gelmeden, görev haline getirmeden, arada bir yoldan sapmak istiyorum.







Havaalanından siyah spagetti aldım, içinde mürekkep balığı ve kalamar falan varmış. Dönünce de iki şişe Xuxu aldım artık en azından bir dönem yetsin. Bir de Meltem’le bana Venedik’ten iki minik dantel şemsiye aldım, böylece Amerika’ya giderken Fiumicino’dan almış olduğum minik maskelerin yanına koyar odalarımızda küçük İtalyalar yaratırız diye düşündüm.









Ankara’ya döndüm döneli periler bastı beni. Gelecek kaygısı edindim şu yaşımda. Kendimi çok vasıfsız görmeye başladım yeniden, projem bir canavar oldu ve beni korkutmaya başladı. Bir günün 24 saat olması koydu yine. Yaptığım her şey zorlama gelmeye başladı. Bazen hiçbir şeyim olmasın istiyorum, böylece hiçbir şeyim olmadığı için gönlümce kendime acıyabilir, ağlayıp zırlayabilirim, ayrıca bir şeyleri kaybetmekten korkmam da gerekmez. Seçimler yapmam gerekmez, şunu yapmak istiyordum ama bunu yapmak durumunda kaldım diye üzülmem de gerekmez, çünkü nasılsa yapmak isteyeceğim bir şey olmaz ve böylece hayal kırıklığı yaşamam. Yapmak isteyeceğim bir şey olmamasına üzülürüm ama üzüldükçe de üzülürüm ve kimse de neden üzülüyorsun diye karışamaz, çünkü karışacak kimse olmaz. Mutsuz olmayı sevmek istiyorum bazen. Herkes yakın olsun, ben öyle uzak olayım ki kibritçi kız gibi seyredeyim.

Bazen kendimi bir yerlerde hayal ediyorum. Çayırların ortasında oluyorum bazen, ya da bir tepenin ucunda oluyorum, hep önümde engin boşluklar seyrediyor. Kollarımı iki yana açıp avazım çıktığı kadar bağırıyorum içimden.

Yarın Çandarlı’ya gidiyoruz. Bu sefer bir aile tatili olacak bu, gençlerle gezip tozmak istemiyorum artık. Öznur orada mı bilmiyorum, belki orada olur o zaman onunla da bir şeyler yapmam icap eder, belki her sene olduğu gibi bu sene de fuara falan giderler bilmem ki. Ben sabahları erken kalkmak, akşamları erken yatmak, denizden gelince de uyumak istiyorum.

Galiba en çok İstanbul’a dönmek istiyorum ki düzenimi kurup odamda oturabileyim. Yorulmuş olabilirim. Hakkımdır belki, bir sürü şey oldu.

İşte böyle bir şey hayat, bedenen ve ruhen öyle bir yorulmalısın ki yatağına yattığında uyumak için uğraşmamalısın, kafayı koyduğun gibi dalmalısın. Öyle diyorum ama uyuyunca da ertesi gün başlıyor ve o gün bitmiş oluyor. Çok güzel şeyler yaşayınca hatırlayıp sevinmek yerine bitmesine öyle üzüldüğüm oluyor ki hiç yaşamamış olmayı ve yaşamadığıma üzülmeyi ya da yaşamadığımdan o bitişle bir şey kaybetmemiş olmayı istiyorum. Daha kolay geliyor.

Bazen de gelmiyor. Benim içim kabarmış.


2 Eylül 2009 Çarşamba

Mavi Ladin


Sene içinde, fi tarihinde, böyle çok coşkulu bir vakitti herhalde kendime bir CD almıştım "Pazar Sabahı Klasikleri" diye ve bir sürü Pazar onu dinleyerek evde bir şeyler yapmanın hayalini kurmuştum. Nasip bir Salı gecesineymiş.

Klasikleri dinlemek yerine bu pazar baba tarafımızda gün yapmaya müsait ne kadar hanım varsa bizim eve doldurduk. Babaannem, halam, babamın üç kuzeni ve onların toplamda üç kızı olmak üzere on kişi idik, nispeten sessiz sakin idik. Anne tarafından on kişi gelmiş olsa bir de moderatör gerekebilirdi.

Babaannemdeki bu bitmez tükenmez, bakanı dinleyeni heyecanlandıran hayat enerjisini gözlemlemeyi çok seviyorum. Geçenlerde yine Botanik Bahçesi'ne gitmiş, öyle bir anlatıyor ki, "Elimde kitabım, oturdum... Ah... O at kestanesinin gölgesi yok mu... Ne kadar muazzam, ne kadar güzel... Geçtim onun altına..." Ben sevmem mesela öyle bayıra çayıra gidip kitap okumayı, evde okusam daha iyi; ama öyle güzel anlatıyor ki onun aldığı keyfi yaşıyorum sanki. Keşke, diyorum, bir at kestanesinin gölgesini ben de böyle şevkle anlatabilsem.

Sonra babamın kuzenlerinden biri geldi, cart turuncu bir elbise giymiş. Bu sene de böyle şeylerin moda olmasına bayılıyorum zaten. Farkında olmadan bıkmışım o kahvelerden siyahlardan. Geçen dergide okudum İzmir yolunda, "neon renkler" adını takmışlar, bana sorsalar ben "oje renkleri" derdim. Turuncu elbisenin üst tarafındaki hafif makyaj, toplu saçlar ve mavi gözler, her şey o kadar uyum içinde ve öyle enerjikti ki annem bir anda "Sen aşık mısın?" diyiverdi. "Bu aşk güzelliği!" dedi. Bu seferki herhalde doğru değildi, ama annem vakti zamanında baldan tatlı bir tanıdığımızın yüzündeki ışığı aşka yormuştu ve babamın yaşıtı olan bu tanıdığımız o sıra hakikaten aşık olduğunu şaşkınlık içinde itiraf etmişti. Ne garip şey aşk.

Dün gece irmik tatlısının tarifine baktım, acayip kolay ve hafif bir şeymiş yahu. Ayrıca bugün Meltem çok acı bir haber verdi, biz onlarda dört gün buzdolabının önünden habire geçeduralım, içerde sütlü irmik tatlısı yok muymuş? Bir açıp eşelemedik ki içini ne var ne yok diye!

Lakin pişirmedim irmik tatlısını henüz. İtalya'da gelecek makarna, pizza ve risottolara yer açıyorum. Onun yerine bu akşam annemin bir süredir yapmamı özlemle beklediği soya soslu tavuğumdan pişirdim. Gittim bir de babamla bana öğrenci usulünü paylaşmak için küçük Angora aldım. Beğendi valla, açtığımız gibi ikişer kadehi zınk diye devirdik, sonra da ben devrildim. Günlerdir sabah kalkıp spor yapmaktan o kadar yorgun düştüm ki iki kadeh şarap küt diye kapattı bünyemi, çok uykum geldi, saat daha dokuz buçuk. Annemden bir köpüklü kahve geldi, sonra da falıma baktı. Annemde böyle enteresan cevherler olduğundan da hiç haberim yoktu. Çok temiz çıkmış falım, hayatımdaki her şeyi yoluna koyuyormuşum. İçimde atmam gereken bir şeyler varmış, hepsini atmış kurtulmuşum. Şimdi her şey bembeyaz görünüyormuş. İki tane yol varmış seçebileceğim, ikisi de benim için iyiymiş, birinin sonunda beni bir insan bekliyormuş (kısmet herhal?). Öf, daha fazla da atamayacakmış artık!

Uyku yönünden çok talihsizim. Gül suyu koklamak rahatlatır yazıyordu gazetede Meltem gösterdi, gidip bir kazan gül suyu alıp odamın her tarafını hacıyağı gibi kokutasım var. 3-4 gece önce feci bir kabustan "böhööeöaayyt" gibi bir sesle uyandım, sonra da kendi sesime kendim güldüm uzun süre. Babam geldi içerden, bir süre yanımda kaldı, sakinleştirdi. Bir sonraki günün sabahında midemde acayip hislerle, sabahın yedisinde hortladım, döndüm durdum. Yatağım sanki başucuna doğru eğimliymiş gibi rahatsızlık veriyordu, pılımı pırtımı topladım salona geçtim, olmadı. Annemden su ekmek falan istedim yine olmadı. Sonraki sabah yine aynı saatlerde salona transfer oldum. Misafirlerin geldiği gün rüyayla gerçeği tamamen birbirine kombineledim, salonda kestirdiğim yerden saati görmeye çalışıyordum rüyamda, hani onların gelmesine bir saat falan kala kalkıp hazırlanayım diye, ama bir türlü göremiyordum o büfenin üstündeki saati. Kafamı sağdan çeviriyorum olmuyor, soldan yine olmuyor, stres içinde bir akrobasi seansından sonra uyandım saati gördüm pek rahatlamadım.

Bugün ayakkabıcıya gittim, kalıba koydurulacak ayakkabılarım vardı, iki tanesinin de yapışacak dikilecek yerleri halledilsin diye götürdüm verdim. Bir kumaş kaplı babetimin topuğu yırtılmıştı, içinden mukavva çıktı. Çok tuhafıma gitti.

Bir elbise beğendim. Çok beğendim.

Sinan küçükken tavukları "Kuzuuu..." diye seviyormuş, tavuğu da kuzu zannediyormuş. Annem de serçeleri güvercin yavrusu sanıyormuş. Hem ben de palyaçodan korkardım.

Babaannemin bir arkadaşının torunu bir yaz günü şöyle diyivermiş:


"Aa babaanne bak, kirazlar ağaca çıkmış!"