25 Temmuz 2009 Cumartesi

Sefiller


Öyle hayatlar yaşasak ki, hüzün ihtiyacımızı kitaplarla gidersek; yalnız okurken, izlerken iç geçirsek.

2 yorum:

Unknown dedi ki...

# Selam Pınar, Emir'in Facebook'taki konser yorumu link'iyle buraya uğradım. Blog'unu karıştırırken bu kısa girdiye denk geldim. Bir anda eski bir anım gözümde canlandı. Onunla ilgili bir şeyler yazdım. Şimdilik yorum aparatını abuse edeyim. :-) İleride kendi bloğuma (ingilizce kelimeyi yumuşattım. :]) tekrar başlarsam oraya da eklerim herhalde.

******************

# Çok güzel bir temenni! Ütopik bir dünyanın özlemi... Tam bir keşke!

# Söylenme niyetini gasp ederek fütursuzca kendime uyarlar isem: günümüz dünyasında ne yazık ki çoktan gerçekleşmiş bir insanlık durumu.
# Neyin haber değeri taşıdığını belirleyen mekanizmaların keyiflerinin kâhyası acıyı, yarayı, kötüyü seçmiş. Kitle iletişim imkanları patlayınca her yönden sürekli kara haber alır olmuşuz. Empati limitlerimizi çoktan aşmış bu dalga karşısında hüznün kaynakları kurumuş, hâller, hatırlar, bilgiler enformasyona dönümüş. Bu da benim gibileri uyuşturmuş. Gerçekten üzülünecek olana üzülmez, ruhsuz bir hale getirmiş.
# Sadece müzik dinlerken, film seyrederken önceden programlanmış, konsantre duygu paketlerine tepki verebilecek hale gelmişim. Belki de dünyevi olana (hakikate) karşı körleşirken klibe sinemaya her fırsatta kana kana ağlamam, hüzün ihtiyacımı ancak onlardan giderebilmemdendir.

# Sefiller'i okumayı bitirdiğimde (kaç sene önceydi hatırlamıyorum ama klasikleri devirebilecek boş vakitlerimin olduğu bir dönemdi) gözlerimden yaşlar akmaya başlamıştı. Jean Valjean gibi bir ömür boyu tanıdığın bir dostun kaybı üzücüydü elbette. Tesadüf, Anne de salondaydı. Toz alıyordu. Sinirli günlerinden biriydi. Yani hani o annelerin durduk yere çattığı, yılların birikimini taşımada nedense o gün hassasiyet göstermekten vazgeçtiğinden kırmak niyetiyle laflar saydırdığı ve akabinde hemen ertesi günü unutup alıştığın sıcaklığıyla yanına geleceği ama senin aslında ne kadar da olmak istemediğin biri olduğunu görmene vesile olan (ama annenin aksine ertesi günü de istemediğini olmaya aheste aheste devam edeceğin) günlerdendi.
# Gözyaşı döktüğüm bu mahrem anda yakalanmış olmanın hazırlıksızlığıyla izaha girişmek zorunda hissederek "çok acıklıydı" dedim. Anne de, "sefiller" başlıklı bu cümleyi okurken zihnimde çakan bu anıya ait şu mealde bazı laflar edivermişti: "kitabın acısından ne olacak. en acıklısından romanım ben burada. yanıbaşında çekeni görmezler, oturur kitaba ağlarlar. gözyaşınızı seveyim sizin". (Anne tabii anın gereği kısa ve net ve şimdi hatırlayamadığım bir şekilde ifade etmişti kendini. son derece yanlış alıntıladım ve çarpıttım sözlerini.) Sanki gerçek hayatın hüznü, aşinalığın dikkatten silici etkisiyle görmezden gelinmekten bıkmış da Anne'nin bedeninde dile gelmiş, sitem ediyordu.
# Ben de en sinik bir şekilde kitaptan alacağım hassas hüzün titreşimlerinin böyle fütursuzca bozulmasına gıcık olup salondan kaçmıştım.

pın dedi ki...

Selam Uğur, burada da karşılaşmamıza inanılmaz sevindim:)

Bu cümleyi yazdığımda Sefiller'i okumaya çalışıyordum, ama kendi iç dünyam o kadar karanlık, öyle yoğundu ki daha başka yoğunlukları kaldırabilecek durumda olmadığımdan birkaç satırı anca okuyup kitabı kapatmak zorunda kalıyordum. Senin belirttiklerinin tersi bir durumdu birazcık, kendimden kaçmak ve hüzünlenmemek istiyordum sanki, hatta Sefilleri'i okumaya o zaman için daha fazla çabalamamaya karar verdikten sonra iki polisiye roman okumuştum, daha rahat gelmişti.

Daha sonra kendime geldim, buhranlarımı en azından Sefiller'i okuyabilecek kadar arkamda bıraktım. Duyguların bu denli gerçek yansıtıldığı anlatı karşısında usta kalemin hissettiği ve okuyucusuna yaşatmak istediği her şeyi alabildiğimi sanıyorum, ne kadar hüzünlüyse o kadar gerçek ve güzeldi her şey. İçim acıdıysa gerçekten acıdı, ama bedenimde ve onun içinde bulunduğu madde dünyasının diğer ögelerinde bir değişiklik olmadı ve böylece katıksız duyguları hayatıma alabildim.

Öte yandan diğer görüşüne de katılıyorum; böyle kitaplar olmadıkça duygularımızı bize sunulan yozlaşmış parçalarla beslemek ve bir süre sonra gerekli gereksiz her şeye üzülmek, acımak üzere programlanmışlığımızdan sıkılıp kulaklarımızı tıkamak durumunda kaldık. Belki bazen gerçekten neye üzüleceğimizi göremedik, neyi irdeleyeceğimizi bilemedik; ama yalnız dış etkenler değil hayatın kendisi de zaman zaman biraz bencil yapıyor bizleri. Paylaştığın anıdaki gibiyse hele, hep gözümüzün önünde olagelmiş bir şeyler varsa, bunları kabullenmeye ve hissettiklerimizi su yüzüne çıkarmamaya daha meyilli olabiliyoruz. Bir şey hissetmiyor değiliz, sonuna kadar üzülebiliyoruz, isyan edebiliyoruz; ama böyle gelmiş böyle gider diyerek paylaşıyoruz ya da her şeye rağmen ayakta kalanlara duyduğumuz sevgi ve minnetle üzüntülerimizi güzelleştirmeye çalışıyoruz. Açık açık ortaya koymasak da üzüntülerin farkında olduğumuzu ve hafifletmek için orada olduğumuzu salt varlığımızla belirginleştirebiliyoruz.

Sen varlığınla annenin duygularına ortaklık etmemiş ve hüzünlerini hafifletmemiş olsan bu cümleleri işitemezdin, değil mi? Annen ertesi gün aynı sıcaklığıyla sana yaklaşabilecek gücü senden alıyor olmalı, sıkıntılarını senin gözyaşlarınla dışa vurabilmesi ise ne duygulu!

Değiştiremesek de gerçekleri, gücümüzü birbirimizden ve kelimelerimizden alalım hep. Böyle gelmiş böyle gidecek olsa bile her şey bambaşka seyredecek o zaman.