1 Temmuz 2009 Çarşamba

The New Yorker


Yorucu, stresli, uykusuz bir hafta geçti. Keyifsiz ya da kötü değildi. Gym’e kaydımı yaptırdım ve $45’e mal oldu, daha bir kere gidebildim ama sanırım Broadview’un altındaki küçük fitness salonunu tercih edeceğim, zira gym çok kalabalık ve ben kalabalık salonlardan hiç ama hiç hoşlanmıyorum! Yani o kadar insanın yan yana haldır haldır koşturması, sıra beklemesi çok itici geliyor. Birkaç kişi olsa, sakin olsa ne güzel ama öbür türlü kendimi kötü hissediyorum, gym’den bu kadar.


Perşembe akşamı bir Afgan restoranında toplu yemek düzenlendi. Türk mutfağına yakın, önce antrelerle başladık. Kabak tatlısı vardı, çiğ böreğe benzer ama soslu mezeler, bol bol pide ve tereyağı hiç eksik olmadı. Ardından salata ve ana yemekler geldi; kuzu üzerine kuru üzümlü soslu bir pilav, sade pilav, köfte, tavuk, mantar yedik. Pirinçler İran ya da yasemin pirinci gibiydi, herkese söyledim tamam bu yemekler bize yakın ama siz Türkiye’ye bir gelin, asıl yemek neymiş görün diye. En son bizim tel kadayıf ve türevlerinden oluşan bir tatlı tabağı aldık, $10’a içebildiğimiz kadar şarap içtik. Her kadehte şarap ucuzluyordu örneğin Arnab o gece kadehi $2’dan şarap içmiş oldu, bense $5. Çok keyifli bir yemekti, takımdakiler ve diğer takımdakiler de son derece sıcak ve tatlı insanlar. Açılıp saçılmaları zaman alıyor tabii, ilk karşılaştığımız günden çok farklıyız artık.


Bu hafta Unix ile resmen tanıştık, tutorial’lar inceledim, notlar çıkardım ve artık Burak yaparken bakıp da gözlerimi kocaman açtığım bir sürü komutu biliyor gibiyim. Perl kullanmam gerekti, bir script yazıp çalıştırıp sonuç almam istendi Cuma günü ve çıkmama iki dakika kala o işi de bitirdim, böylece yolculuktan önce başarmanın hazzı da içime yerleşti. Nagendra olmasa bir şey yapamazdım aslında, ama öyle ya da böyle benden isteneni hem de aynı gün içerisinde yerine getirebildim. Perl’ü ilk kez gören biri için gayet güzel bir adım bence.

Büyük yolculuğa Cuma akşamı çıktık. Gündüzden zaten biraz heyecanlıydım, sabah çantamı yapmıştım okuldan direkt gidecektik Jessi’yle. Penn Station’da Mike ile buluştuk, trenle geldi DC’den. Dunkin’den bir dürüm attım çantama, evet burada Dunkin’ler güzel yiyecekler de satıyor, otobüsümüze bindik wireless’lı ve prizli. Yolculuğumuz süper rahat geçti, ilk yarısında geldiğimden beri doğru düzgün iki çift laf edemediğimiz taklımla yazıştık. Onu inanılmaz özlediğim için yüzümde kocaman bir gülümseme oldu ve uzun süre geçmedi. Meltem’in uykusu geldi, benim de geldi kafayı vurdum yattım. Bir saat falan uyudum sanırım, 10 gibi uyandım ve Mike’a bakıp “Daha fazla uyumak istemiyorum!” dedim, sohbete daldık. Trafikten ötürü biraz gecikmeli de olsa kısa süre sonra New York’un şahane ışıklarını ve binalarını sağımıza aldık, biraz sonra binalar bizi çevrelediler ve otobüsümüzden inip Mohamed’in kollarına attık kendimizi.

Gece 23:30 olmuştu ve şehirde inanılmaz bir trafik, acayip bir curcuna vardı. Otobüste Mike’la konuşurken söylemiştim, inince diğerleriyle de paylaştım: şunu fark ettim ki ben uyuyan şehirlerdense yaşayanları tercih ediyorum sanırım. Baltimore’u seviyorum, ama akşamları çöken sessizlik, sakinlik beni ürkütüyor. Bazılarının huzur diye adlandıracakları şeyi ben korkutucu buluyorum, kendimi güvende hissedemiyorum. Oysa yirmi dört saat uyumayan bir yerde kendimi her an her şeye hazır hissediyorum, sanki yalnız kalmak istemediğimde yalnız olmayacağımın garantisi verilmiş gibi geliyor. New York’un tek kötü tarafı inanılmaz pis oluşu, ilk geldiğimizde de metroların ve hatta sokakta belli köşe başlarının korkunç kokusu ve çöpler dikkatimizi çekmişti, bu sefer sanki daha bir rahatsız ediciydi. Hele Baltimore’un tertemizliğinden sonra New York’un isi tozu iyice göze battı.




Eşyalarımızı Josh’ın evine bıraktıktan sonra Josh, Mohamed, Mike, Jessi, Jessi’nin liseden Hint asıllı eksantrik arkadaşı ve ben eğlenmeye çıktık. Mohamed’in arada sırada anlattığı Türk arkadaşı Onur’la tanıştık. Onur İstanbul’da yaşıyormuş önceden, 3 yıl önce sanırım New York’a gelmiş. Önce çalışmış, çalıştığı şirket krizden nasibini alınca bazı Türk şirketleriyle iş yapmış ve sonunda kendi şirketini kurmuş. Değişik, biraz gerilemiş bir Türkçesi var, fakat Mohamed’le arada sırada Türkçe konuşması beni kırdı geçirdi, benden başka kırılıp geçirilen olmadı kimse anlamıyordu zira. Üç haftadır bu üslupla konuşan kimseye rastlamadığımdan iyice komiğime gidiyordu, kollarını açıp kocaman Mohamed’e “Gel yavrucum babaya bir sarıl!” demesi bile benim gülmeme yetiyordu. Salaş ve çok katlı bir bara girdik, hafifmiş hissi veren ağır içkiler tükettik, Michael Jackson’lar dinledik ve sonunda hepimiz kafayı bulduk. Taksiye atladık, Mohamed’in odasına girdiğim gibi uyudum ve sabah Mike odaların manzarasından bahsederken çok pişman oldum, zira perdeyi açıp dışarı bakma zahmetine bile katlanamamıştım.



Sabah 11:00’de Mohamed beni uyandırdı, sonra 12:00’ye kadar uyumama izin verdi. Josh’ın evine döndük eşyalarımızın yanına, giyindik süslendik ve Josh, Mike ve ben üçümüz Broadway’de Josh’ın evinin karşısındaki Fransız kafesinde güzel bir kahvaltı ettik, yiyip kahveleri depolayarak ayıldık güne hazırlandık. Josh’ın sokağının köşesinde bir restoran vardı ki görünce ağzım açık kaldı, kısa New York gezimizin sanırım bendeki en güzel anıydı, kendisi Seinfeld’deki yegâne buluşma mekânının dışı oluyordu ve bu küçük ayrıntı bende büyük heyecanlar yarattı.






Kahvaltımızın ardından önce Josh’ın rehberliğinde bir Columbia gezisi yaptık. Columbia’yı daha kampüs havasında ve biraz daha organize bekliyordum, ancak yine de çok güzeldi. Ivy League’de olmak nasıl bir duygu diye sordum Josh’a, bana acayip bir kahkaha patlattı, ne yapalım biz böyle markaları kafada büyütmeye meyilli bir milletin evladıyız. İstanbul’daki hocalarla haberleştikten sonra New York’a belki iki hafta sonra tekrar gitmem gerekecek, bu sefer Pazartesi gününü Columbia’daki profesörlere konuşarak geçireceğim, kısmet bakalım.








Columbia seferinin akabinde Central Park’a gitmeyi kararlaştırdık, fakat benim ayaklarım uf olduğundan inanılmaz acıyordu. Mohamed’le beraber iPhone’dan bir H&M tespit ettik bana flip flop almak için ve –evet- Harlem’e gittik. Alışkın olmadığımdan galiba, ben siyahlardan korkuyorum biraz. Hepsi çok sert bakıyor, çok uzunlar, çok kocamanlar. Harlem’de dehşet bir kalabalık vardı, bütün cadde seyyar satıcılarla dolmuş taşmıştı, çoğu Michael Jackson’la ilgili ne varsa pazarlamaya çalışıyordu. Tesadüf o gün bir sinemada Jackson için bir anma töreni düzenlenmişti, büyük bir kalabalık kapı önünde itiş kakış beklerken basın da haberi canlı aktarıyordu.







O mağaza senin bu mağaza benim her yeri gezdik ve “stilime” uygun bir terlik bulamadan Central Park’a geri döndük. Jessi, Mohamed’in Seattle’da yaşayan Mısırlı arkadaşı “H” ve Jessi’nin arkadaşı oradalardı, Mike ve Josh Fuerza Bruta biletlerini almak için Union Square’e gitmişlerdi. Saat 6’yı geçiyordu, metroya atladığımız gibi biz de Union Square’in yolunu tuttuk. 6 kişi girecektik şova, rush hour biletleri $25’ti ve son beş rush hour biletini kapmıştık, bir bilet $75e patlamıştı. Mohamed’le iki haftadır bu gösterinin hayalini kuruyorduk, girmeden bir iki shot atmayı planlamıştık ama vaktimiz olmadı. Josh ve Mike bundan seneler önce Uğur’la akşam yemeğimizi yediğimiz kafede oturuyorlardı.








Fuerza Bruta’ya bağırıp çağıran gençlerin arasında girdik. Işıklar karardı, gösteride flaş kullanmamamızı ve arada sırada gösterilen yönlere yürümemiz gerektiğini belirten anonsun ardından şov başladı. Artık ezberimize yazılmış tanıdık müziği duyduk, beklediğimiz koşu sahnesiyle açılış yapıldı. İnanılmaz bir sahne şovuydu bu, üstümüze indirilen su platformunun üzerindeki kızların dansı, ışıklar, uçanlar, havada dans edenler, yüzenler, koşanlar, kırılan köpükler… Dans ederken yüzlerindeki ifadenin samimiyeti, sanki arkadaşlarımız bize özel bir parti veriyorlarmış gibi bir yakınlık vardı, sonra aramıza karışıp bizlerle dans ettiler, fışkırtılan sulardan da az biraz nasibimizi aldık. Hepimiz birbirimize bakıp gülümsüyorduk, bu değişik ve son derece heyecan verici deneyim her birimizi çok memnun etmişti.






Şovun ardından West Village’da John’s adlı çok çok ünlü olduğu belirtilen bir pizzacıya gittik. Pizzalarımızı dondurma ve Starbucks kahveleriyle sindirmeye çalıştık, sonra yorgun olduğumuz için partilemek yerine kendi partimizi yaratalım dedik. Bir deste kart ve bol bol içki alıktan sonra Josh’ın evine döndük. Acayip eğlenceli bir içki oyunu önerdi Mike, şöyle ki çekilen her kartta yapılması gereken bir şey var. Örneğin 10 çeken rule master, bir kural uyduruyorsun ve o kuralı çiğneyen kişi içiyor. 6 geldiğinde yalnızca erkekler içiyordu ve bu 6 için bir 10’dan kural yaratıldı, içerken herkes bardağının kenarındaki küçük yeşil adamı –ki kendisi uzaylı ya da İrlandalı olmalıydı- yere bırakacak ve içtikten sonra tekrar yerine koyacak. Bol bol küçük yeşil adamlar yuttu bizimkiler. Mohamed odadaki kimsenin ismi söylenmeyecek diye bir kural koydu, kendi kuralını kendi birkaç kez çiğnedi. As’la gelen şelaleler hepimizi sarhoş etti, ben king’s cup nedeniyle kafayı buldum sanırım. Jessi’yle neredeyse bitirdiğimiz koca şişe Malibu’nun üstüne oldu bu king’s cup. Papaz çeken ortadaki kupaya kendi içkisinden istediği miktarda boşaltıyor, son papazı çeken kupayı kafaya dikiyor. Bu iğrenç deneyimi yaşamaya hak kazanan şanssız ben oldum maalesef. Çok eğlendik, bol bol fotoğraf çektik, bazılarını otobüste Jessi’ye incelerken çok güldük. Gece bir anda uyuduk sonunda; Jessi, Mike ve ben yere attığımız yatakların üstünde rahatça sızıp kaldık.


Sabah 11:00 gibi uyandık, odaya keskin ve pis bir koku hâkimdi. Ne ara bilinmez, Jessi’nin arkadaşı yatağa kusmuştu, Allah’ım büyük konuşmayayım ama insan nasıl o kadar içebilir aklım almıyor. Tamam yerlerde sürün ama hiç olmazsa banyoya gidebil… Yatak mort, eve ait bir eşya olduğundan atsan atılmıyor satsan satılmıyor, Josh diğer iki şilteyi kaldırdığı gibi sıktığı anti bakteriyel spreyli üçüncü şiltenin üzerine attı. İlerleyen günlerde yatak muhtemelen küflenecek.





Pazar sabahı Mohamed’in Mısır asıllı arkadaşlarının da katılımıyla Turkuaz adlı Türk lokantasında brunch’a gittik. Korkunç bir açık büfe kahvaltısıydı; bizim House Cafe’mizle, Sade’mizle, Mado’muzla ve diğer tüm harika kahvaltıcılarımızla ilgisi alakası olmayan, yağlı yüzlü, ne peynir ne salam, ne domates salatalık, ne ekmek börek diyebileceğim, Türk’ten çok Arap sofrası gibi ve gün ortasına dehşet karanlık, güya otantik bir yerde yarasa gibi bir iki saat geçirdik. Çıktığımıza şükrettikten sonra Jessi, arkadaşı ve ben Times Square’i gezdik, oradan Central Park’ın güney girişine vardık ki ben orayı unutmamıştım.








Devamındaki caddeyi gezerken sürekli annemi ve babamı hatırladım, onları çok ama çok özlemiştim zira oralarda bol bol taban tepmişliğimiz vardı, ama saat farkından ötürü arayamıyordum henüz ikisini. Mike eşyalarını kapmış gelmişti, çünkü 18:00 otobüsüyle dönmesi gerekiyordu, bizimkinin biletleri tükenmişti. Bir Starbucks molasının ardından dağıldık, ben yalnız başıma New York sokaklarında harika bir yürüyüşün ardından metroya binip Josh’ın evine döndüm. Biraz sohbet ettik, sonra çantalarımı yüklenip tekrar metroyla Penn Station’a gittim, yolda aldığım dergi sayesinde Amerika sosyetesinde neler oluyormuş onu öğrendim, mesela Jennifer Aniston’la Hangover’daki yakışıklı Bradley bilmem kim çıkıyorlarmış, Britney Spears’ın kardeşi nişanlısından memnun değilmiş falan.





New York deneyimimizi Jessi’yle sokaktaki olmazsa olmaz Hot Dog’lardan yiyerek tamamladık, rötarlı kalkan otobüsümüze kurulduk, ara sıra internette, ara sıra iPod’la ve rahatsız uykularla bezeli yolculuğumuzun sonunda gece yarısını geçe Broadview’a döndük. Eve dönmek güzeldi, her ne kadar uyuyan bir şehir de olsa bu kez huzurlu uyuyordu Baltimore ve en önemlisi “ev”di burası.

Bu sabah geç uyandım, dört gündür yıkanmayan bir insandım yine de o kadar pis değildim ama artık edepli olmak lazım hemen duşumu aldım manikürümü yaptım. Bu kadar detaya girmem normalde ama bugün az uyumuş olmama rağmen içimde inanılmaz güzel bir huzur var, onu aktarmak için. Daha odadan okula yürürken bir ferahtım, okulda da ferahtım, şimdi de öyleyim. Queue’ya koyduğum modelimin işlenip tamamlanmasını beklerken yazayım dedim, öğleden sonrayı yaşıyorum şimdi. Hava bugün çok güzel, Baltimore’un yapış nemi yok, yerine sıkmayan bir rüzgâr var. Sıcak, ama çok değil. Her şey olabileceğinin en iyisi. Akşam çamaşır ve spor var, albümler işlenecek düzenlenecek, güzelce dinlenilecek. Hafta sonu 4 Temmuz havai fişeklerini izlemeye Inner Harbor’a gideceğim, Pazar günü yine alışveriş yapmayı planlıyorum. Bu sefer A&F’ten erkek şortu almak istiyorum, kızlara koymamışlarsa koymamışlar Allah Allah biz de erkek takılırız. Bir de H&M’i talan edeyim diyorum. Güneş gözlüğü ve Zippo almak istiyorum, burada Zippo’lar çok ucuz. Yahu çok seviyorum ben bu alışveriş işini, inşallah ekstreler o kadar üzücü olmaz.

Haftaya hafta sonu New York’a gitmezsem burada Mike’la olacağız, o gelecekmiş. Brüno’nun gelmesini iple çekiyoruz, izlemeye koşa koşa gideceğiz. Ondan sonraki hafta sonu için planda Chicago var, sonra dönüş ve ardından İtalya :) Bu yaz böyle fıldır fıldır geziyorum, bazen kendi kendime dönüp “Ulan neler yapıyorum ben?!” diye soruyorum, hakikaten senelerdir döktüğüm emeğin meyvelerini topluyorum artık!



Evviva l’ingegneria!


Hiç yorum yok: