Her final dönemi sonrası aynı tantana! İşler bittiği anda dipsiz bir kuyuya, bir kara deliğe düşüyorum - boşluğa! O kadar çalışıyorum, çabalıyorum ve sanki tüm bu uğraşlarımın birkaç harf dizisiyle bilgisayarımın ekranına yansıması yetmiyor bana! Hayır, istediğim göklere çıkarılmak değil aslında; yalnız ihtiyacım olanı yaşayabilmek, düzenimi devam ettirebilmek ya da yeni düzenler kurabilmek. Bir düzen sona erip ortada hiçbir şey kalmayınca varlığımın anlamını da yitirmiş gibi oluyorum. Spor yapsam ne için, yemek yapsam ne için? Daha fenası, sabah uyansam ne için? O gün ne yapacağım? O gün yapacağım şey benim için neyi değiştirecek? O gün yapacaklarımla kime, nasıl bir faydam olacak? Birilerine faydam olmadığı zaman kendime nasıl faydam olacak? Bir şeyler yapıyorum ama kime ne, değişen ne?
Benim için her şey bir hak etme ve yaşama meselesi. Adeta keşişler gibi, yorulmaya bayılıyorum. Okuduğum bir romanda bir rahibin kilometrelerce yol yürümek ve ardından "hak edilmiş" yemeği yemeye oturmakla ilgili bir sözü vardı, işte aynen böyle! Yorulmadığım, zorluğunu yaşamadığım bir günün sonunda pek bir şey hak etmiş gibi hissedemiyorum! İlla akademik buluşlar, araştırmalar yapmam, dirsek çürütmem gerekmiyor bunun için; ama bir plana sadık kalmak ve onu başarıyla tamamlayabilmek istiyorum. Her gün bir amacım, bir hedefim olmalı. Bilmediğim bir saatte, bilmediğim bir güne uyanmayı bir, belki ancak iki gün kaldırabilirim; uzun bir çalışma maratonunun arkasından gelen bir hafta sonu gibi. Ama üçüncü bir gün, işte buna dayanamıyorum!
Üçüncü günle birlikte bu amaçsızlık, bu boşluk her tarafımı sarmaladığı zaman teslim oluyorum üstelik! Nedir bu durum deyip kendimi silkeleyeceğime garip, kara düşünce dehlizlerinde kendi kendimi yiyorum. Sümüklü böcek gibi gezdiğim her yere yapış yapış bir iz bırakıyor, serin havalarda bile kavruluyorum. İnsanların arasına fazla girmemeye çalışıyorum ki benim bu halimi görmesinler; çünkü her şeyi bilirlermiş ve bir de alay ederlermiş gibi geliyor! Yine, ah yine bezelye oluyorum! Sanırsın iki haftada dünya başıma yıkılıyor ve ben bir evsiz, bir avare, bir kimsesiz, bir serseri oluveriyorum!
Bir dahaki sefere, finaller daha başlarken sonrasına çatır çatır planlar koyacağım. Şuraya gidilecek ya da burada kalınacak ama bilmem kimle görüşülecek, şu gün şurada olunacak, bu gün şu saatte kalkılacak. Kesinlikle yalnız ve başıboş kalınmayacak!
Anneciğim geldi geçen hafta içinde, evin halledilmesi gereken işlerini halledip benim temizlemiş olduğum yerleri bile bir kez daha sildi süpürdü, zira şehir o kadar pis ki daha silerken kirleniyor evim. Cuma günü anneme enfes hardallı tavuğumdan pişirdim, yanına brokoli ve pilav yaptım, parmaklarımızı yedik akşam. Öncesinde de bizim buraya yakın, hep duyduğum ve gördüğüm ama hiç gitmemiş olduğum bir kafeye gidip bol bol sohbet ettik, kahve içtik, annem bana uydurma bir fal baktı.
Cumartesi günü annem, ben ve Belma Teyzem üçümüz hamama gittik! İlk defa hamama gitmiş oldum böylece. Hamamda bir kızlar vardı, hele bir tanesi inanılmaz bir şey, resmen Yunan tanrıçaları gibiydi. Kocaman, yusyuvarlak kalçaları, incecik bir beli ve iri, dimdik göğüsleri vardı; dalgalı saçları omuzlarına değmeden aşağı süzülüyordu, kızın gözleri kapalı, göbek taşının önünde ayakta bekliyor, nasıl dimdik duruyordu! İnsanın duruşu çok şey değiştiriyor, dik durdunuz mu bambaşka biri oluveriyorsunuz. Bir de gelin hamamına denk geldik arada, göbek taşına üstünde meyvelerle dolu koca bir kap olan ufak bir masa yerleştirdiler, darbukalarla şarkılar söyleyip oynadılar bir güzel! Hamama bir daha gider miyim bilmiyorum, zira öyle her tarafım su, buhar, sanki beni pek açmıyor. Yıkanmamız bittikten sonra ben gitmek istedim örneğin, hani öyle biraz daha oturalım, şöyle bir rahatlayalım falan, yok. O kadar kir çıkıyor, iyi güzel, ama yine de kendimi evde yıkandıktan sonraki gibi tertemiz hissedemiyorum sanki.
Teyzem dedi ki bize gidelim, çay içeriz. Anneme olmaz desem, niye mızıkçılık ediyorsun şurada teyzen çağırdı işte, illa sorun mu yaratacaksın falan diyecek biliyorum, çıkarmadım sesimi; ama trafiği de biliyorum, bize izin vermeyecek. O hamam rehavetinin üstüne iki saat trafik şahane oldu! Teyzemlerde yalnız yarım saat oturabildik, zira annemin trafikten gözü korkmuş ve hamamın üzerine bir de trafikte gerilmek ikimizi de sersem etmişti artık. İstanbul'da aklının estiği an aklının estiği yere gidemeyeceğini kesinkes öğrenmiş oldu annem de.
Pazar sabahı annemi yolcu edip öğleden sonra Damla'yla buluştum; sinemaya gidip Hangover 2'yi izledik, sonra bir kafede oturup car car car konuştuk. Damla'yla buluşmak biraz kendime getirdi beni, bir şeylerden keyif alıp kendimin farkına vardım yeniden. Komik ya da dalga geçilecek durumda değildim, dünya değişmemişti, hala harika işler başarıyor ve iyi görünüyordum; tek yapmam gereken biraz daha dik durmak ve sağlam yürümekti.
Ayrıca sürekli aynı döngülere tıkılıp kalmaktan ikimiz de biraz şikayetçiydik, dolayısıyla hafta sonu havuza gitmeye, bir ara bir fırsat satın alıp masaja gitmeye, bir akşam benim evde suşi yapıp yemeye ve bir ara da dışarı çıkıp bir güzel eğlenmeye karar verdik. Pazar günü havuz planı yaptığımız için bu hafta hava feci bozdu, onu bu hafta sonu uygulamaya koyabilecek miyiz bilmiyorum; ama dışarı çıkıp eğlenme işini hemen yarın yapmaya karar verdik bugün içerisinde.
Oh, çok şükür bir yarınım kaldı, bir de pazarım, ondan sonra tatilime gidiyorum ve işte, bir amacım var artık: tatile gitmek ve doyasıya yorulmak, güzelce yorulmak, hem dinlenmeyi hem eğlenmeyi hak etmek, yorulurken dinlenmek ve mutlu, zinde buraya dönmek! Ondan sonra Burak Hoca'ya diyeceğim ki elinizden geleni ardınıza koymayın, bana yüklendikçe yüklenin, gardiyan gibi başımda bekleyin, beni sa-kın boş bı-rak-ma-yın!
Şu geçen iki boş haftada anladım ki sevdiklerim çok değerli benim için. İki gerekli boş günün ardından gelen üçüncü gereksiz boş günde kendimden geçtiğim için onlarla da görüşecek gücü bulamadım kendimde. Yani bir arkadaşımı arayayım, onunla buluşayım diyemedim; zira elim kolum kalkmamaya başlamıştı bir kere, geç kalmıştım hepsi için! Bir dahakine bunu da yapmayacağım. Bugün üç dört arkadaşımla konuştum telefonda, hem buluşmalar ayarladık hem sohbet ettik. Onlarla konuştukça dünyada bir yerim, etrafımda duygular olduğunu hissettim. Öbür türlü Robinson Crusoe bile benden daha iyi durumda kalıyor - adam yalnız ama hiç değilse hayatta kalabilmek gibi zorlu bir görevi var, ben ise hem yalnız hem ödevsiz oluyorum!
Oh, rahatladım. Of be! Canım mesleğim. Canım arkadaşlarım. Canım ailem. Canım kendim!










