1 Temmuz 2011 Cuma

Bir çalışma delisinin post-final sendromu


Her final dönemi sonrası aynı tantana! İşler bittiği anda dipsiz bir kuyuya, bir kara deliğe düşüyorum - boşluğa! O kadar çalışıyorum, çabalıyorum ve sanki tüm bu uğraşlarımın birkaç harf dizisiyle bilgisayarımın ekranına yansıması yetmiyor bana! Hayır, istediğim göklere çıkarılmak değil aslında; yalnız ihtiyacım olanı yaşayabilmek, düzenimi devam ettirebilmek ya da yeni düzenler kurabilmek. Bir düzen sona erip ortada hiçbir şey kalmayınca varlığımın anlamını da yitirmiş gibi oluyorum. Spor yapsam ne için, yemek yapsam ne için? Daha fenası, sabah uyansam ne için? O gün ne yapacağım? O gün yapacağım şey benim için neyi değiştirecek? O gün yapacaklarımla kime, nasıl bir faydam olacak? Birilerine faydam olmadığı zaman kendime nasıl faydam olacak? Bir şeyler yapıyorum ama kime ne, değişen ne? 

Benim için her şey bir hak etme ve yaşama meselesi. Adeta keşişler gibi, yorulmaya bayılıyorum. Okuduğum bir romanda bir rahibin kilometrelerce yol yürümek ve ardından "hak edilmiş" yemeği yemeye oturmakla ilgili bir sözü vardı, işte aynen böyle! Yorulmadığım, zorluğunu yaşamadığım bir günün sonunda pek bir şey hak etmiş gibi hissedemiyorum! İlla akademik buluşlar, araştırmalar yapmam, dirsek çürütmem gerekmiyor bunun için; ama bir plana sadık kalmak ve onu başarıyla tamamlayabilmek istiyorum. Her gün bir amacım, bir hedefim olmalı. Bilmediğim bir saatte, bilmediğim bir güne uyanmayı bir, belki ancak iki gün kaldırabilirim; uzun bir çalışma maratonunun arkasından gelen bir hafta sonu gibi. Ama üçüncü bir gün, işte buna dayanamıyorum!

Üçüncü günle birlikte bu amaçsızlık, bu boşluk her tarafımı sarmaladığı zaman teslim oluyorum üstelik! Nedir bu durum deyip kendimi silkeleyeceğime garip, kara düşünce dehlizlerinde kendi kendimi yiyorum. Sümüklü böcek gibi gezdiğim her yere yapış yapış bir iz bırakıyor, serin havalarda bile kavruluyorum. İnsanların arasına fazla girmemeye çalışıyorum ki benim bu halimi görmesinler; çünkü her şeyi bilirlermiş ve bir de alay ederlermiş gibi geliyor! Yine, ah yine bezelye oluyorum! Sanırsın iki haftada dünya başıma yıkılıyor ve ben bir evsiz, bir avare, bir kimsesiz, bir serseri oluveriyorum!

Bir dahaki sefere, finaller daha başlarken sonrasına çatır çatır planlar koyacağım. Şuraya gidilecek ya da burada kalınacak ama bilmem kimle görüşülecek, şu gün şurada olunacak, bu gün şu saatte kalkılacak. Kesinlikle yalnız ve başıboş kalınmayacak! 

Anneciğim geldi geçen hafta içinde, evin halledilmesi gereken işlerini halledip benim temizlemiş olduğum yerleri bile bir kez daha sildi süpürdü, zira şehir o kadar pis ki daha silerken kirleniyor evim. Cuma günü anneme enfes hardallı tavuğumdan pişirdim, yanına brokoli ve pilav yaptım, parmaklarımızı yedik akşam. Öncesinde de  bizim buraya yakın, hep duyduğum ve gördüğüm ama hiç gitmemiş olduğum bir kafeye gidip bol bol sohbet ettik, kahve içtik, annem bana uydurma bir fal baktı.


Cumartesi günü annem, ben ve Belma Teyzem üçümüz hamama gittik! İlk defa hamama gitmiş oldum böylece. Hamamda bir kızlar vardı, hele bir tanesi inanılmaz bir şey, resmen Yunan tanrıçaları gibiydi. Kocaman, yusyuvarlak kalçaları, incecik bir beli ve iri, dimdik göğüsleri vardı; dalgalı saçları omuzlarına değmeden aşağı süzülüyordu, kızın gözleri kapalı, göbek taşının önünde ayakta bekliyor, nasıl dimdik duruyordu! İnsanın duruşu çok şey değiştiriyor, dik durdunuz mu bambaşka biri oluveriyorsunuz. Bir de gelin hamamına denk geldik arada, göbek taşına üstünde meyvelerle dolu koca bir kap olan ufak bir masa yerleştirdiler, darbukalarla şarkılar söyleyip oynadılar bir güzel! Hamama bir daha gider miyim bilmiyorum, zira öyle her tarafım su, buhar, sanki beni pek açmıyor. Yıkanmamız bittikten sonra ben gitmek istedim örneğin, hani öyle biraz daha oturalım, şöyle bir rahatlayalım falan, yok. O kadar kir çıkıyor, iyi güzel, ama yine de kendimi evde yıkandıktan sonraki gibi tertemiz hissedemiyorum sanki.


Teyzem dedi ki bize gidelim, çay içeriz. Anneme olmaz desem, niye mızıkçılık ediyorsun şurada teyzen çağırdı işte, illa sorun mu yaratacaksın falan diyecek biliyorum, çıkarmadım sesimi; ama trafiği de biliyorum, bize izin vermeyecek. O hamam rehavetinin üstüne iki saat trafik şahane oldu! Teyzemlerde yalnız yarım saat oturabildik, zira annemin trafikten gözü korkmuş ve hamamın üzerine bir de trafikte gerilmek ikimizi de sersem etmişti artık. İstanbul'da aklının estiği an aklının estiği yere gidemeyeceğini kesinkes öğrenmiş oldu annem de.


Pazar sabahı annemi yolcu edip öğleden sonra Damla'yla buluştum; sinemaya gidip Hangover 2'yi izledik, sonra bir kafede oturup car car car konuştuk. Damla'yla buluşmak biraz kendime getirdi beni, bir şeylerden keyif alıp kendimin farkına vardım yeniden. Komik ya da dalga geçilecek durumda değildim, dünya değişmemişti, hala harika işler başarıyor ve iyi görünüyordum; tek yapmam gereken biraz daha dik durmak ve sağlam yürümekti.

Ayrıca sürekli aynı döngülere tıkılıp kalmaktan ikimiz de biraz şikayetçiydik, dolayısıyla hafta sonu havuza gitmeye, bir ara bir fırsat satın alıp masaja gitmeye, bir akşam benim evde suşi yapıp yemeye ve bir ara da dışarı çıkıp bir güzel eğlenmeye karar verdik. Pazar günü havuz planı yaptığımız için bu hafta hava feci bozdu, onu bu hafta sonu uygulamaya koyabilecek miyiz bilmiyorum; ama dışarı çıkıp eğlenme işini hemen yarın yapmaya karar verdik bugün içerisinde. 

Oh, çok şükür bir yarınım kaldı, bir de pazarım, ondan sonra tatilime gidiyorum ve işte, bir amacım var artık: tatile gitmek ve doyasıya yorulmak, güzelce yorulmak, hem dinlenmeyi hem eğlenmeyi hak etmek, yorulurken dinlenmek ve mutlu, zinde buraya dönmek! Ondan sonra Burak Hoca'ya diyeceğim ki elinizden geleni ardınıza koymayın, bana yüklendikçe yüklenin, gardiyan gibi başımda bekleyin, beni sa-kın boş bı-rak-ma-yın!

Şu geçen iki boş haftada anladım ki sevdiklerim çok değerli benim için. İki gerekli boş günün ardından gelen üçüncü gereksiz boş günde kendimden geçtiğim için onlarla da görüşecek gücü bulamadım kendimde. Yani bir arkadaşımı arayayım, onunla buluşayım diyemedim; zira elim kolum kalkmamaya başlamıştı bir kere, geç kalmıştım hepsi için! Bir dahakine bunu da yapmayacağım. Bugün üç dört arkadaşımla konuştum telefonda, hem buluşmalar ayarladık hem sohbet ettik. Onlarla konuştukça dünyada bir yerim, etrafımda duygular olduğunu hissettim. Öbür türlü Robinson Crusoe bile benden daha iyi durumda kalıyor - adam yalnız ama hiç değilse hayatta kalabilmek gibi zorlu bir görevi var, ben ise hem yalnız hem ödevsiz oluyorum!

Oh, rahatladım. Of be! Canım mesleğim. Canım arkadaşlarım. Canım ailem. Canım kendim!

28 Haziran 2011 Salı

Evrensel Sıkıntılar



Bazen kendimden, her şeyden sıkıldığım oluyor. Hermann Hesse'nin "Kaplıcada Bir Konuk" adlı romanını okuyorum. Geceleri güç bela girdiğim yatağımda bana hayatın içinde olduğumu hissettiren yegane şey okumak. Satırlara kafamı vermem hayli zor olsa da bir şekilde birkaç sayfayı, hatta bazen daha fazlasını layıkıyla okuyabiliyorum. O sıralar altını çizmek istediğim o kadar çok cümle, öyle kendime yakın anlatılar buluyorum ki. Fakat kalemim çantamda, kalem kutumda duruyor ve üstelik içinde uç yok. Kalkıp kalemi kutumu bulmam, kalemi çıkarıp içine uç takmam ve yatağa dönmem gerekiyor. Ben, üşeniyorum ve satırların altını çizemiyorum. Ellerimden bulaşan krem kapağı biraz yağlıyor ve yine kapakta oluşan kat izi haricinde üzerine sinemediğim bir roman görüntüsü vermesi içimi buruyor; ama üşeniyorum işte. Hesse de kimi zaman üşeniyor kaplıcalarda, rahatlıyorum.

Kendimden sıkıldığım vakit çok ağırlaşıyorum. Omuzlarım, sırtım, bacaklarım ağrıyor. Bacaklarım şişerek birbirine değiyor adeta. Saçlarım güçsüzleşiyor, yüzüm tostoparlak oluyor. Rengim çok düzensiz, değişik. Bir ara rüyalarım keyif veriyordu, şimdi vermiyor. Uykularım pek kısa sanki, hemen bitiveriyor. Belki sahiden hormon düzensizliğinin sonucu bütün bunlar, belki gerçekten saçlarım parlaklığını yitiriyor ve ağırlaşıyorum ve bana öyle gelmiyor, ve belki yine aynı sebeple ruhum da kararıyor. Belki bu sorunu ortadan kaldırırsam bütün bu sıkılmalar gidecek?

Kendimden sıkıldığım vakit her şeyden sıkılmış oluyorum. Hayattan sıkılmış oluyorum. Hayatın tüm parçaları beni yalnız sinirlendirmeye yarıyor. Mutlu olmasını, gülmesini, yürümesini, dik oturmasını, gözlerimi açmasını, gözlerimin yanmamasını, hüzünlenmesini, ağlamasını, duygulanmasını beceremiyorum ama sinirlenmeyi, işte onu pek güzel kotarıyorum. İçimde büyük bir öfke var sanki, kaynağı da belirsiz; ama onu hep saklı tutuyorum. Öfkem beni çok ağırlaştırıyor. Kimseye öfkeli değilim, kendime de öyle öfkeli değilim, hayata yine öfkeli değilim; fakat öfkeliyim. Öfkeli olmasam karga seslerine, ıslık seslerine, güneşin kaybolduğu her ana, güneşin yaktığı her ana, uzak prizlere, uzak park yerlerine, bilgisayara, televizyona, haberlere, yazılara, gazetelere, sahile, su birikintilerine, esnemelere, komşulardan gelen seslere, ellerime, ayaklarıma, planlara, plansızlıklara bu kadar sinirlenmez; giysilerime, alışveriş merkezlerine, mağazalara, müziklere, filmlere, kitaplara bu kadar kayıtsız kalmazdım.

Kayıtsız kalıyorum oysa; müthiş bir kaçma, kaybolma isteği var içimde, artık bir şeyleri ne kadar isteyebiliyorsam. Bir şeyler hissedebileceğime dair her umut kırıntısı bir mide bulantısıyla gölgeleniyor, koşabileceğimi düşündüğüm her anın hemen ardından beni yerime mıhlayan bir yorgunluk dalgası elimi kolumu bağlıyor. Kimi zaman aklımdan çok dolu düşüncelerin geçtiği duygusuna kapılıyorum, fakat sıra konuşmaya ya da yazmaya gelince o düşünceler hiç var olmamış gibi kayboluyorlar bir yerlere. O kadar uzun süredir, o kadar sık tekrarlanıyor ki bunlar, yarattığım tüm güzelliklerin bir yanılgı, geçici bir illüzyonlar serisi olduğu hissine kapılıyorum.

20 Haziran 2011 Pazartesi

Maharet


Bu kapalı ve bahara çok benzeyen yaz gününde kendimi Nero'ya atmayı uygun buldum. Aslında dün temizlediğim için güzelleşmiş ve içinde bütün gün oturulası evimde zaman geçirebilirdim, ama bütün tek bir yerde kalınca o bulunduğum yerden sıkılıp boş yere güzelliğini harcamış olabiliyorum kimi zaman. Bazen de olmuyor, ama bugün olacaktı biliyorum; çünkü dün zaten tüm gün evdeydim - temizlik artı yemek, feci hamarattım. Ondan önceki gün de öğleden sonradan itibaren hep evdeydim; yemek yedim, televizyon izledim, sonra Agatha Christie okuyarak koltukta uyuyakaldım. Rüyamda benim meşhur eski evin otoparkında bir arabadaydım, çeteler gangsterler falan bir tuhaf işlere bulaşmıştım. Sonra bir anda kamera kuş bakışı görüntü almaya başladı ve kendimi bir Grand Theft Auto kahramanı -ama ilk çıkan oyun- olarak buldum! Bilye kadar görünüyor ve oradan oraya koşturmaya, beni yakalamasına ramak kalmış polisleri vurulmadan haklamaya çalışıyordum. Uyandığımda çok gergindim ama garip bir mutluluk vardı içimde.

Son günlerde, eskiden oynamayı çok sevdiğim bilgisayar oyunlarını düşünüyorum.

Bu sabah dün almış olduğum ama pişirmeye halimin kalmadığı börülce fasulyelerimi pişirdim. Biraz çok piştiler gibi ama olsun. Sonra kahvaltı olarak da mantarlı, kurutulmuş domatesli, taze fesleğenli ve mozzarellalı omlet yaptım kendime. Tek derdim boğaz. Yemek yerken o kadar eğleniyorum ki anlatamam! En boş atıştırmalığın bile ağzımın tadına uygun olmasını şart koşuyorum. Genetik bir özellik mi acaba bu? Yani doymak için değil, mutlu olmak için yiyorum, pişiriyorum. Damak zevki denince resmen heyecanlanıyorum. İyi bir şey bir yandan da, küçük şeylerden mutlu olabiliyorum! Mesela ders çalışırken, midem kazınıp akşam yemeği saati geldiği zaman acayip seviniyorum. Akan suları durduruyorum, evime gidip soframı kuruyorum. Yemekle zaman harcamayan insanlar tanıyorum, onlar başka şeyler yaptıkları sırada ağızlarına iki lokma bir şey atıyorlar  ve bunu yaşam tarzı haline getiriyorlar. Tabii ki zamanım olmadığında ben de bunu yapıyorum (onu da dediğim gibi ağız tadıma göre yapıyorum) ama bunu bir yaşam tarzı olarak belirlemek mi, tanrım hayır!


Cumartesi sabahı Mutfak Sanatları Akademisi'nde doğum günü hediyem olan suşi dersine gittim. Suşi yapmak acayip zormuş, evde mevde yapılamazmış gibi geliyordu bana - gerçi Defne'yle Yavuz bir akşam evde yapıp aşama aşama fotoğraflarını da internete koymuşlar, ama tarif okunup yapılacak şey olarak göremiyordum hala bu suşi işini. Şimdi getirin balığı, mis gibi suşiler yaparım. O kadar da kolay, öyle de keyifli bir şey ki. Malzemeleri koyuyorsun, yuvarlıyorsun, çeviriyorsun ve yiyorsun! Tadı da hakikaten harikaydı, yediğim en güzel suşiler gibiydi. Tabi balığın taze, malzemenin kaliteli olması gerekiyor; ama kesinlikle evde yapılabilir ve yapıldı mı da kazan kazan tüketilmesi gerekir! 

Eve döndüğümde ellerim feci balık kokuyordu. Ne kadar yıkadıysam da ertesi güne değin balık kokusundan kurtulamadım, balık kokusunun ellere bu denli yerleşebildiğini tamamen unutmuştum, oysa çocukluğumdan biliyordum aslında. 


Bu yaz ilk defa, tek başıma, okulda çalışıyor olacağım. Bundan önce yalnız bir yaz yaz okuluna kalmıştım, onda da tek başıma değildim zaten. Tek başınalıktan kastım tek başıma yaşıyor olacağım, üç ayı bir hücrede kapalı geçirecek değilim tabi. Labda benim gibi çalışan arkadaşlarım da olacak. Aslında yazları hep okul biter bitmez Ankara'ya dönerdim, o yüzden bu sene böyle olmayacak olması bana bir garip geliyor - diye bir şeyler yumurtlayacaktım, fakat şöyle dönüp sağlam kafayla bir baktım da üçüncü sınıfı bitirdiğim sene hariç hiçbir yaz böyle bir şey yapmamışım! İkinci sınıfta yaz okulu, üçüncüde Ankara ve staj, dördüncü sınıfın sonunda Amerika, ardından sağda solda bir alay tatil, mezuniyet sonrası İtalya ve Çek Cumhuriyeti. Hiç de öyle Ankara'ya gitmemişim yani yaz boyu; fakat sanki Ankara'ya gitmeliymişim, çocukluğumdaki gibi oyunlar oynamalıymışım, arkadaşlarımla eğlenmeliymişim, bütün gün çizgi film seyretmeliymişim, bilgisayar oynarken krem şanti yemeliymişim (evet, bunu yaptım) gibi geliyor! Sanki aradaki bütün o seneler kaybolmuş, ben daha geçen sene The Longest Journey oynarken mutluluktan dört köşe oluyormuşum, annemlerin eve geliş saatine kadar yalnızlığın ve evin bana kalmasının tadını çıkarıyormuşum ve hemen bu sene değişmiş bu gelenek. 

Yanlış anlaşılmasın, çalışacak olmaktan yana hiçbir şikayetim yok. Büyüdüm mü nedir, artık bir şeyler yapmadan geçen zamanı sevmiyorum. Bu ara hayat görüşüm öyle dünyayı gezeyim, feci eğleneyim, çok değişik şeyler yapayım, bambaşka bir şeyler yaşayayım, restoran kafe açayım ayarında değil. Ben işimi yapayım, okuldakilerle sohbet edeyim, çalışırken zaten eğleneyim, mutlu olayım; işten arta kalan zamanlarda canımın istediği başka şeyler yapayım. Öyle midemde kelebekler uçuşmasın, damarlarımda adrenalin cirit atmasın ama kendi kendime heyecanlı, tatlı hislere kapılayım. 

Geçen akşam bizim bölümün mezuniyet yemeği vardı, araştırma görevlileri olarak bizler de katıldık. Geçen sene bu yemeğe mezun öğrenci sıfatıyla katılmıştım. Her şey iyiydi hoştu da ben henüz kuyruğumu atamamış, tamamlanmamıştım daha. Şimdi koca bir kurbağa olduğumu ve tahtıma kurulup gıdımı oynata oynata ahkam kesebileceğimi iddia edemem, fakat o zaman daha bir diken üstünde, daha bir rahatsızdım. Ait olmadığımı düşündüğüm ya da ait olduğumu hissedemediğim bir yerde gibiydim belki. Bu seneki yemekte ise masalar, çimenler, bakışlar, sohbetler, kararan hava, yanmaya başlayan ışıklar hep bana aitti. Beni bunlar mutlu ediyor işte. Bir yere ait olmak, havanın kokusunu, eşyayı, insanları benimsemek - insanlarla çok içli dışlı olmamız da gerekmez, nasıl geldiyse öyle olmalı. 

Hırsları, kendini ispatlama çabaları olmayan insanları seviyorum. Böyle olmayanlardan da uzak durmak istiyorum; çünkü böyle çabalar akışkan, yapış yapış ve hatta gülünç oluyor - fakat henüz o kadar tecrübeli olmadığım için bazen nükteleri kaçırıyor ve güleceğim yerde üstüme boşalan dalgalar arasında panikliyorum. Bir yandan üstüm başım kirleniyor, öte yandan tüm o karman çorman hezeyanlar tenime nüfuz ediyor. Ben sakin olmak istiyorum, sakin ve dingin. 

Yazıyoor!


Uzun süre yazamamış olmak, sanki geçen zamanı yaşamamış olmak gibi biraz. Biraz, çünkü geçen zaman yaşandı; doyasıya yaşandı, pek de güzel yaşandı. Çok yoğun, çok yorgun yaşandı, ama hiç şikayetim olmadı. Son yazımın üzerine İstanbul'a döndüğümden beri gece gündüz demeden ders çalıştım. Sporu aksatmadım, yemek pişirmeyi aksatmadım, kendimi de aksatmadım aslında; ama belki farklı biri olmaya başladım - her zamanki gibi.


Garip değil mi, ne zaman geriye dönüp baksam kendimi hep değişmiş buluyorum. Dönemin başında bir kamyon çıkınımı toplayıp büyük işlere kalkışmış, yurt hayatımı sonlandırmıştım. Ne koşuşturmaca, nasıl bir hevesti! Bir yandan inanılmaz uzak zamanlarmış gibi geliyor, bir yandan daha dünmüş gibi yakın. Bu dönemin nasıl geçip gittiğine hayret ederken ev için sağda solda mekik dokuyuşumu hayal meyal hatırlıyor gibiyim. Gözümün önüne hep kazaklar geliyor; çünkü kıştı, soğuktu ve çizme, kazak giyiyorduk. Her şey tamam olsun istiyor, insan üstü bir güçle hiçbir ayrıntıyı atlamaksızın kuruyordum evimi. Her saat ağzımda yeni çalı çırpıyla dönüyor, ekledikçe ekliyordum! Ve sonra, şöyle az geriye geçip baktım; tamam, dedim. O andan sonra evime bir çöp daha eklemem, dedim - eklemedim de. 

Sanki yıllardır burada yaşıyormuşum gibi yaşamaya devam ettim sonra. Hep buradaymışım, hep kırmızı mutfağımda yemek yaparmışım, hep uzun koltuğumda dizi seyredermişim, yüksek masamda kahvaltı edermişim, geniş yatağımda huzurla uyurmuşum gibi. Bundan öncesi uzaklaşmış oldu böylece, yeni bir devir başlamış oldu. Sonra derslerin yoğunluğu geldi, yeni ilişkilerim ve arkadaşlarım oldu, eski arkadaşlıklarımın köklendiği oldu. Yavaş yavaş, ya da hızlıca, değişmeye devam ettim. O kadar tempolu geçiyordu ki günler, eskisi gibi sakin sakin düşünüp yüzümü rüzgara veremiyor, hislerimi huşu içinde didik didik edemiyordum! Daha geçen dönem gediklisi olduğum yerler sanki çok daha geçmişte bir yaşantıya ait; çocukluk gibi, güzel hikayeler gibi, bambaşka. Fotoğrafları açacak oluyorum, geçen sene değil miydi bunlar diye düşünüp şaşırıyorum üzerlerinden yalnız birkaç ay geçtiğini görünce.

Ama hiç şikayet de etmiyorum, değişmişim çünkü. İlk defa, senelerdir ilk defa, bir final dönemini tek damla gözyaşı dökmeden, paniğe kapılmadan, isyan ve lanet etmeden, işimi severek, yatağımı bozmadan okula gitmeyi de severek, uykusuzluktan sesimin çıkmamasını da severek, nasıl olduğunu anlamadan kilolarca sebze meyveyi bir gecede yemesini bile mazur görerek, kilo aldım diye tenimin çekilerek genişlemesini ve bunun yarattığı -fiziksel- acıyı dahi görmezden gelerek, ve her şey bittiğinde başarımı kendime atfedebilerek, yaşadım. 

Ve her şey bittiğinde, gecelerce uyuyamamış olmanın da etkisiyle, üstümden bir anda kalkan yüklerden kalan boşluk içinde, kısacık bir zaman, bıraktım kendimi. Birkaç damla ya ağladım ya ağlamadım, ama gerekiyordu herhalde bu; ufak bir bocalama, yoksa belki bir rahatlama, acaba bir sevinme, bir yandan biraz üzülme. Ayırt edilir yahut edilmez o kadar çok duygu bir araya geldiğinde kendini göstermek, bir delik bulup aradan kaçmak istiyordu. Ne güzel ki o kaçış anında kısacık gözyaşlarımın taşıdıklarını benimsemiş, anlattıklarına saygı ve sevgi besleyebilmiş bir omuz yanıbaşımda bekliyordu.

Şimdi, bir kez daha görüyorum ki hayat böyle bir şey. Konuştuklarım, kokladıklarım, çocukluğumun anılarında gezinmek; o küçük, ışıl ışıl çocuğu bugüne taşıyabilmek, nasıl büyüdüğümü ama onunla aynı kişi olduğumu görüp sevinçten deliye dönmek!


Yazmadığım zaman, bu filmvari hayat görüşümün gerisinde çalan, insanı gülümseyip koşmaya ya da gaza basmaya heveslendiren o harika müzikler gidiyor sanki. Kuru kuruya yaşanmış gibi oluyor, çok değerli hislerim sallapati geçiştirilmiş gibi. O zaman, çok değerli zaman uçup gitmiş gibi oluyor sahiden, değerinden azına razı geliyor. Onun için yine yazmak istiyorum, değiştikçe yazmak!

10 Mayıs 2011 Salı

Yumurtadan çıkan hafta sonu


Hafta sonumu dolduran planın iptal olduğunu öğrendim cuma günü. Öğlen saatiydi. Arkadaşlarımla buluşup sohbet ettim, oyun oynadım. Okula dönüp yapmam gereken işlerle ilgilendim, bu arada hafta sonu ne yapacağımı düşünmeye başladım. Aklıma muhteşem bir fikir geldi, çok heyecanlandım. Anneler Günü'nde annemle, ailemle olmayalı çok olmuştu. Hoş, öyle şu günü bu günü gibi şeyleri çok sevmediğim malum, asıl derdim belki ilk defa Ankara'yı bu denli özlemiş olmamdı. 

Burada ne tatlı, ne huzurlu bir evim var. Evimin kendi kokusu var (hatta sırf evimin kendi kokusu var diye, onca heveslenip aldığım çubuklu, yasemin kokulu oda parfümünü hala açamadım). Yine de nasıl özlem duydum annemin, babamın evindeki rahatlığa. Orada yatması başka bir şey, o huzurda uyuması o kadar farklı ki. Annem özene bezene bir yorgan aldı bana, ama Ankara'daki yorgan sanki hepsinden pofidik. Yazın sıcağı, kışın soğuğu hep başka buradan. Hava kuru, annem gülüyor, babam alışveriş yapıyor ve o Tonton'la gezerken biz hararetli hararetli konuşuyoruz hep.

İşte koltuklarımız, yataklarımız, koridorlardaki karolarımız ve hiç gelmeyen bahara inat Ankara'da bir bahar havası nasıl burnumda tütüyordu! Yaşamayalı çok oldu bahar havalarını, şimdi kışa daha bir aşina olmama rağmen kış mevsimi uçup gitmişti aklımdan. Üç saat geçti öğlenin üzerinden, ve bir anda yaptım yapacağımı. Sayfayı açtım, 18:00 uçağına bilet buldum, babamı aradım. "Yetişirsin!" dedi, elim ayağım birbirine dolaştı. Üç buçuğu geçe okuldan çıktım, dörde çeyrek kala eve vardım. On beş dakikada kendime bir valiz yaptım, dolapta kalan yemeğimi küçük bir cam kaba aktarıp onu da valize tıktım! Taksi durağını aradım defalarca, açmadılar. Arabayla sitenin girişine gittim, tesadüfen içeri girmekte olan bir taksinin önüne atladım ve beşe on kala havaalanındaydım!

Uçağın gözünü seveyim. Altı saat hın hın hın otobüs çekmek hakikaten eziyet.

Eve gitmeden salatam ve ertesi günkü kahvaltım için gereken alışverişi yaptım, sekize doğru kapıyı çaldım. Yarım saat önce telefonda "Spordan çıktım şimdi, ay ne iyi geldi!" diyen kızını karşısında gören annem aklından iyice şüphe etmesin diye hemen konuşmaya başladım. Onlar kendi yemeklerini hazırladılar, ben valizimden yemeğimi çıkardım. Ailesinin yanına giderken yemeğini de götüren başkası var mı bilmiyorum!

Annem çok sevdiği için Hanımın Çiftliği'ni seyrettik ve canım hiç sıkılmadı. Babam erken yattı, annemle ikimiz gece ikiye kadar oturduk! Yattığımda saat üç olmuştu, kalktığımda on bir. On bire kadar uyumuştum yine, ama moralimi hiç bozmadım. Spora indim, annem de evi temizleyip çocukluk arkadaşlarını ağırlamak üzere hazırlıklarını tamamladı. Arkadaşlarını sevdiğim için ben de çok keyiflendim ve onlar evdeyken evde olmak istedim, ama hep onun mu çocukluk arkadaşları gelecek, kahvaltımı hazırlar hazırlamaz Selen'i aradım. Bize kocaman, mis kokulu bir buket şebboyla geldi. Annemler içerde konuşup gülüşürken biz de geniş, aydınlık, sıcacık mutfağımızda oturduk. Annemin muhteşem tabulesinden ve peynirli böreğinden yedik, çay içtik. Ayların özlemini giderdik saatler boyu. Akşam olup annemin arkadaşları gittikten, babam Tonton'u gezdirip döndükten sonra beraber salona geçtik ve kocaman bir aile olduk. Evin iki kızı, Tonton, anneciğim ve babacığım. 

Kuru kuruya anlatıyorum belki; çünkü böylesine doğal, kendiliğinden ve özel güzellikleri süslemeye yanaşmıyor zihnim. Kocaman bir aile olmak, uyuyabilmek, uyanabilmek nasıl tarif edilir ki? Evimizin kokusunu hangi evrensel sözcüklerle aktarabilirim? Koltuklarımızın sırtıma, kollarıma verdiği his, güneşin salona, mutfağa düştüğünü bildiğim açılar, ayaklarımın altındaki sıcak yere bastığımda çıkan o fısıltılı ses ve bütün bunları benim için özel yapan, gerçekten ve çok, çok sevdiklerim. Bir anda, bir arada olabilmenin coşkusunu, yok, nasıl anlatayım?

Pazar sabahı erkenden uyandım, çünkü içim mutlulukla dolmuştu bir kere. İçim çok mutluyken geç de uyanabilirim artık, ama erken kalktım. Ben kahvaltı yaptım, annem yürüyüşten geldi. Konuştuk, konuştuk, sonra bir anda çok yorulduk ve uyuduk. Uyanınca Tonton'u gezdirdik, babaannemlere gittik, sonra her pazar olduğu gibi alışveriş merkezine. Terlik ve yüzük aldım kendime, anneme de çok beğendiği parfümü hediye ettim. Evimize döndük, Seinfeld izledik, güldük, yattık sonra.

Ertesi gün uçakla dönecek olmanın rahatlığıyla hazırlandım, havaalanına yarım saatte ulaştım bitti. İşte böyle geçip gitti hafta sonum, ama her gün geçip gitme kararlılığında olduğu için hiç bozulmadım. Her günün geçip gitme kararlılığında olması tüm sıkıntılarımı ufaltıyor. İşte gün bitiyor, yeni gün başlıyor ve yalnız yaşadıklarımız bir şeyleri değiştiriyor. Ve ben bu hafta sonu en güzel, en istediğim ne varsa anılarıma kattım, dolup taştım! 


Dolabımı düzenledim, evi temizledim, Kanyon'a gittim. Kendime kitaplar ve somon füme aldım. Kitapçıda dönüp dolaşıp yine yemek kitaplarının olduğu standın önüne kuruldum, tarifleri evirip çevirdim. Sırf o kitaplar uğruna iflas edebilirim! Tariflerden birini aklımda tuttum, haftanın geri kalanında pişirmek ve geçenlerde aldığım çedar peynirini tüketmek üzere. Eve dönerken arkadaşım aradı, bugüne ödev varmış meğer. Yemekten sonra gecenin üçüne kadar ödevle uğraştım, olmadı. Çok geç yatmış olsam da sabah erken kalktım, okula gidip bütün gün çalıştım, ödevi tamamlayıp yetiştirdim, bu arada bir de sınav gözetmenliği yaptım. Cuma gününe bir ödevim daha var, çok bomba. İki hafta içinde iki proje yapmam gerekiyor, sonra finaller var, ve beklenen asıl projem arkasından. Bugün arkadaşım bana -ikinci kez- inek dedi! İşimi seviyorum!

Büyümeyi, sevmeyi falan hep çok seviyorum. 


4 Mayıs 2011 Çarşamba

Etiketsiz



Bugün hava yağmurluydu, garipti. Önce soğuktu, sonra sıcak oldu, sonra yine soğudu. Fakat benim canım hiç sıkılmadı. Bugün kırmızı ruj sürdüm ve yeni aldığım minik tokamı taktım. Bugün çok geç uyandım ama gördüm ki bu sebepten dünya başıma yıkılmadı. Bugün çok geç uyandığım halde bankaya gitme işini yarına ertelemedim ve yatırım yaptım. Bu sabah kahvaltı niyetine birkaç kurutulmuş domates, çok az peynir ve bala bulanmış bir ceviz yedim, bankadan dönüşte kantinden tost aldım ama tost makinesine attırmadım. Bölüme dönüp bölümdeki tost makinesinde ısıttım, çay ocağından bir bardak çay aldım yanına. Tost çok çabuk bitti ve neye uğradığımı şaşırdım ama dünya dönmeye devam ediyordu. Çay tatsız geldi, ama evet dünya yine güzel güzel dönüyordu. Daha çayım bitmemişti ki kapı açıldı, arkadaşım geldi. Kahve alacağım dedi, çayımın bitmemiş olmasına aldırış etmeksizin ben de aşağı indim ve kendime ufak bir kahve aldım. Dersten önce derse hazırlanmak yerine sohbet ettik bir saat, sonra hava soğumaya başladı ama dünyanın dönüşünde bir sorun yoktu. Geç uyanmıştım, iştahım çok açıktı, hayatımdaki anlamsızlıkları ve boşlukları sorgulamaktan değil hissetmekten gına gelmişti, ama dünya dönüyordu ve ben vardım. Ben vardım ve kırmızı ruj sürüp upuzun atkuyruğu yapmış, yeni minik tokamı takmıştım. Manikür yapmamıştım ama ellerim vardı.

Çok şeyi sevdiğimi düşündüm, ama sevmek canımı yakıyordu. Çünkü sevdiklerim sanki içimde kalıveriyordu. Sevgilerimi, daha doğrusu sevgilerden doğan sevinçlerimi dışarı taşıramıyordum. Sevindiğimle kalıyordum. Sevindikten sonra bir şey olmuyordu, o zaman sevinmek de pek anlamsızlaşıyordu. Bir masayı örneğin, bir masayı bile yeri geldiğinde çok sevebilir ve onu sevmekten gözyaşlarına boğulabilirdim. 

İçimde çok fazla duygu, çok fazla enerji yaratıyordu. O kadar fazla enerji bünyemde ters tepiyor ve beni uyumaya zorluyordu. Uyudukça uyumak istiyordum. Bütün sevinçlerimi, üzüntülerimi, kırgınlıklarımı, kızgınlıklarımı, mutluluklarımı ve heyecanlarımı derin dondurucuya atıp bekletiyordum içimde. Onların kıpırtısı bir uykuda duruluyor, rüyalarda rahatlıyordu. Bu kıpırtılarla daha başka şekilde baş etmeye, onlarla yüzleşmeye çekiniyor ve sırf bu yüzden hareket etmekten korkuyordum. 

Bugün cesaretimi topladım. Duygularımı uyutmayıp dışarı fışkırtmak için illa sağa sola yamanmam gerekmiyordu. Spora gittim ve tüm hislerimi koştum, çevirdim, kaldırdım, indirdim. Spordan çıktığımda saat geç olmuştu. Çocuklarım ve kocam açlıktan ölmüş olmalıydılar, ders çalışmamı bekleyen hocalarım çok sinirlenmiş olmalıydılar, uyku saatim ertelenmiş olmalıydı ve yapmam gereken ne çok şey vardı kafamda. Dünya sakin sakin dönüyordu. Çocuklarım da yoktu, kocam da. Hocalarımın aklına en son ben gelirdim. Yapmam gereken hiçbir şey yoktu çünkü her şeyi zamanı geldiğinde yapmasını biliyordum. Çünkü dünya güzel güzel dönüyordu.

Son derste feci bir yağmur koptu. Hava buz gibi oldu. Mayıs ayının dördünde böyle bir havayla hiç karşılaşmamıştım. Belki de karşılaşmıştım ama o zamanlar annemle babamın kanatları altında, mutluluktan mest olmuş bir vaziyette, kılımı bile kıpırdatmadan yaşıyor olmalıyım. Artık havanın beni etkilemediğini hissettim. Hava durumu olabileceği en kötü duruma gelmişti, oysa dünya dönüyordu. Bundan ötesi yoku. İşte en kötüsüyle karşılaşmış, rengarenk baharlıklarımızı giyip ortalıkta koşuşturacağımız vakit bu gri gökyüzünün altında kalmıştık. Hava dibe vurmuştu, ve hayret, dünya başıma yıkılmamıştı.

Dünya başıma yıkılmadığı için çok sevindim. Varlığımın farkında olabilmeme ayrı bir sevindim. O kadar çok sevindim ki, işte yine sevincim gelip içime yerleşti. Çok sevinçli olduğumu göstermek için ponponlar takmak, varlığımı ve dünyayı kutsamak için ağlamak, sıçramak, koşmak, bir şeyler yapmak, bir şeyleri değiştirerek sevincimi yaşamak istedim. Bunun üzerine bir adaçayı yaptım - uzun süredir içmemiştim; çünkü belki sakinleşmeye de korkuyordum. Sevimsiz bir hezeyan içindeydim ve eski güzel alışkanlıklarımın bu hezeyanı geçiremeyerek beni düş kırıklığına uğratacaklarından korkuyordum. Daha fazla düş kırıklığına tahammülüm kalmamıştı.

Oysa ben vardım. Dünyam dönüyordu; hissettiklerim ve yaşadıklarım bu dönüşün ufak, hezeyansız ve geçici birer parçasıydı. Durdurulamaz bir fabrika bandı, bir geçit töreniydi zamanın yaşattıkları. Yaptıklarım ve duygularım, gece ve gündüzün şaşmaz döngüsüyle karşılaştırıldığında çok çeşitli, çok havadar, hafiftiler. İçimde bir şeyler var ama bunların tanımı yok. Dünyanın geri kalanıyla hiçbir ilgisi de yok, sanki dünyevi değiller. Mutluluk, huzur, sevinç, üzüntü; hislerimize ne çok etiket yapıştırmışız! Bir şeyler hissediyorum ama ne oldukları hiç umrumda değil. Yalnızca hissediyorum; yaşıyorum.


3 Mayıs 2011 Salı

Kişniş. Iyk!


Dün diyet havalarında, bir yandan bugüne yetişecek projenin bir kısmını yapmama yarayacak koca bir yazılımın inmesini beklerken, yemek tariflerine bakıyordum bilgisayardan. Quesadilla, burrito falan derken dedim ki Meksika'dan gideyim. Renkli biberli, kırmızı fasulyeli, kimyonlu yemeğimden yapayım, üzerine de çedar peyniri rendeleyeyim. Ağzım bir sulandı bir sulandı - sonra, aniden, kişniş istedi canım!

Daha önce bir sefer, yapacağım bir yemeğin tarifinde kişniş vardı. Zaten hep yabancı sitelerden ve kitaplardan yemek bulduğum için tariflerin herhalde yarısında kişniş var: kişniş ekleyin, kişniş doğrayın, oh bir avuç kişniş katın, yetmedi üstüne de süs olarak kişniş serpin falan (bilhassa bu Amerikalılarla İngilizler, bayılıyorlar kişnişe. Ready Steady Cook'ta devamlı "coriander" der dururlardı). İlk sefer bir heves kişniş almaya kalkmıştım. Allah'tan satın almadan önce kişniş kabını açıp içinden bir tanecik, bir sap falan değil bir kişnişçik yemiştim ve o dakikada herhalde kendimden geçmiştim. Böyle rezil, böyle korkunç bir şey olamazdı! Halbuki nasıl da benziyordu cânım maydanoza! Maydanoza bu kadar benzeyen bir şeyin tadı nasıl böyle başka, böyle acayip, böyle tuhaf, böyle tarifsiz fena olabilirdi!

İyi ki ağzıma atmıştım o feci kişnişi. Aman canım, maydanoza pek benziyor nasılsa, deyip yemeğime tarifteki gibi avuçla koysam kim bilir halim ne olurdu! O bir tek kişnişçiğin tadı uzun süre gitmedi ağzımdan; ama nasıl olduysa işte, dün öyle tariflere bakarken, kişnişin daha başka, o asıl sevdiğin, hayalimde canlandırdığım tadı geldi aklıma. Chipotle'nin dürümlerindeki pilava konulan, fajitaların yanındaki salsa sostan azıcık süzülen kişnişe kaydı aklım! Yani sanki o öbür bir kişniş falan olmalıydı, bir şekilde hale yola giriyor olmalıydı bu kişniş! Hadi yine bir heveslendim - üzerinden zaman geçmiş tabi unutmuşum ilk korkunç kişniş denememi. Yine pür heves gittim Macrocenter'a, çekilin beyler kişniş alacağım!

Kişnişlerimi aldım, bir paket yetmez şekerim ben iki paket kişniş aldım. Saat olmuş dokuz, ama pes etmek yok! Önce kırmızı soğan doğradım, sonra domates, sonra biber - salsa sosu yapıyorum canım. Ondan sonra özenle kişniş paketini açtım. Daha açar açmaz rezil rüsva bir koku mutfağı sardı. Yok dedim, kesip salatayla karıştırınca çok güzel olacak. Şimdi bir tuhaf geldi ama güzel olacak, güzel. Hatırlamaya çalıştım restoranlarda damağıma çalınan tadı. Şöyle 3-4 sap aldım anca, kendime de kızdım iki pakete ne gerek vardı diye. Maşallah pek güçlüydü besbelli, 5-6 sap 5-6 gün yeteceğe benziyordu. Bundan nasıl avuçla yemeğe katıldığına şaştım ama ümidi elden bırakmayarak doğramaya başladım.

Doğrarken artık kokudan sarhoş olmuş gibiydim. Olabildiğince kısa sürede, artık ne olacaksa olsun diye düşünerek kişinişi soğan-domates-biberin üzerine ekledim. Karıştırdım. Karıştırırken iyice acayip kokular çıkmaya başladı (şu an yine burnuma geldi sanki), ama pes etmedim! Cesaretimi topladım, derin bir nefes aldım ve bir kaşık attım ağzıma.

Pek sevimli görünüyorlar, değil mi? Aldanmayın!..

Aman tanrım! Böyle bir şey o-la-maz! Beş yaşında yuvaya giderken, öyle çok yemek seçen bir çocuk olmadığım halde, öğle yemeklerinde çılbır verildiği günler annem beni öğlen alır götürürdü. Çılbırın ç'sini duysam midem kalkardı - burada bahsettiğim mide kalkması, iğrendirmek istemem ama cidden midenin ayağa kalkmasıdır, hani o çocuk öğürmesi olur ya bir anda böyle fena olursunuz, aynen o işte. Ve inanın, çok samimi söylüyorum, beş yaşından beri yüreğimde yaradır ya o çılbır, dünkü kişnişin üzerine getirin bir kazan, nasıl yerim! Vallahi yerim! Ben böyle şey ömrümde tatmadım! Bu nasıl bir şey! Nasıl korkunç bir şey!

Hiç acımadım, ki geçenlerde bir yemek yapacaktım ve porsiyon başına 3 zeytinden 15 zeytine ihtiyacım vardı, ziyan olan yemek canımı öyle yakar ki zeytinlerin fazlasını aldığım gün markete götürüp iade ettim, bunlar ziyan olmasın, dayanamıyorum dedim de marketteki adam benim için kesin üşütük demiştir. Yaa işte iki zeytinin hesabını yapan ben, koca bir salatayı olduğu gibi çöpe attım, açılmış açılmamış bütün kişnişleri hemen arkalarından boşalttım. Fakat henüz kişnişten kurtulamamıştım. Yeni ve kişnişsiz bir salata yaptım ama sanki soğan-domates-biber üçlüsü kişnişten ayrılamıyordu artık, üçünü birlikte yedim mi ağzıma o kişnişli tat geliyordu. Elim mahkum, ikinci salatayı da çöpe döktüm! Ellerim acayip kişniş kokuyordu. Setin üstünde nereye değmişse o kişniş, leş gibi kokutmuştu oraları! Ağzımdan da kişnişin tadı gitmiyordu, bütün iştahım kaçtı oysa karnım çok açtı!

Paşa paşa bir salata ve omlet yaptım kendime. O kadar midem kalkmıştı ki oturup yemek falan pişirmeme olanak yoktu artık. Korkunç, pek korkunç, kelimenin tam anlamıyla korkunç, tek kelimeyle korkunç, çok, çok korkunç bir şeydi bu kişniş ve Chipotle'de, salsa soslarda ve enchiladaların yanında falan nasıl ne şekilde getirildiği artık beni ilgilendirmiyordu. Ben, bizzat kendim, kişnişi yemeklerde kat-iyen kullanmayacaktım!

Kişniş kokusunun ellerimden gitmesi sanıyorum 3-4 sabunlama ve 2 kere toplu bulaşık yıkamamdan sonra anca gerçekleşir gibi oldu. Ağzımdan tadının gitmesi ise yemekten sonrasına kaldı. Anneme anlattım, "Nereden icat ettin ki bu kişnişi?" dedi. Serkan'a anlattım bugün, "İyi de, sen de nereden icat ettin ki bu kişnişi?" dedi. Dün Murat Hoca'ya "Hiç de sevmem ama canım çok kişniş çekti!" demiştim de "Ben bayılırım!" demişti. Evet. Ben de sahiden bayılıyordum.

Hayır, kesin bir iş var bu işte. Acaba kurutulmuş kişniş falan mı koyuyorlar bu Meksika yemeklerine? Of bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Kişniş maceram burada sonlandı. Sahi nereden icat ettim ki ben bu kişnişi? Öyle havalara girip, ah şekerim bu akşam da kişnişli salsa yapacağım, falan diye kendi kendime hülyalara dalarsam olacağı bu. Bilemedim en baştan bir yumurta kırıp içine domates peynir atmasını. Gözüm yükseklerde şekerim, ah, ah.