13 Ağustos 2010 Cuma

Kaptan Mağara Adamı


Çarşamba sabahı duştan yeni çıkmıştım ki oda telefonum çaldı. Projenin asıl büyük patronu Honza (burada birkaç Honza'mız var; Honza ismi Jan isminin lakabı gibiymiş, zira Jan Johannes'tan geliyormuş ve dolayısıyla Almanca'da Hans ve Çekçe'de Honza oluyormuş. Çek Cumhuriyeti'nde çok yaygın bir isimmiş, aynı şekilde bir sürü Petr ve Lukas varmış burada) yarım saat içinde buluşup polise gitmemizi önerdi, ben de alelacele giyinip belgelerimi toparladım, Karel'le buluştum ve Honza ile Adam'a benzer bir ismi olan sarışın, küçük, hareketli ve hafif topluca oğluyla tanıştım.

Polise arabayla gittik, dokuz numaralı odada 416 numaralı kimseyle ilgilenilirken makineden 417 numarayı aldık, pek beklemeyiz herhalde diye sevindik. 416 numara içeride ne yapıyorduysa artık, bir türlü sıra bize gelmedi ve kırk dakika gibi bir sürenin sonunda kapıda 418 numara yandı! Honza aslen şu sıra tatildeydi, diğer oğlu evde yalnızdı ve bu nedenle çok zamanı yoktu. İçeri girip memura sıra numaramızı gösterdik, birkaç dakika sonra bizimle ilgilendi ve on numaralı bankoya gitmemiz gerektiğini bildirdi. Geçen geldiğimde bastığım düğmeye basmıştım oysa, o düğme ya dokuzuncu ya da onuncu odaya yönlendiriyor insanları, demek ikisi arasında fark varmış. Yeni bir sıra numarası aldık ve bizden sonra kimseler sıra numarası falan alamadı, makine hali hazırda bekleşen çok fazla insan bulunduğunu ve başka numara vermeyeceğini belirten kağıtlar çıkarmaya başladı.

Honza bizimle yarıma kadar bekledi ve daha sonra gitmesi gerekti. Onun gidişinden herhalde bir saat kadar sonra sıram geldi, pazartesi günü bir iki defa görmüş olduğum bir memur vardı içerde. İngilizce bilmiyordu, kimse İngilizce bilmiyordu, dolayısıyla davet mektubumu, seyahat sigortamı, durumumu açıklayan dilekçemi ve uçak biletimi anlamıyordu. Yalnız Honza'nın yazıp imzaladığı Çekçe belgeyi okuyabildi ve burada kalacak bir yerim olduğunu belgelememi istedi. Dün ödemeden sonra aldığım faturayı aksi gibi Renata'nın odasında unutmuştum. Davet mektubumda kalacağım yerin adresi belirtilmişti, ama adamlar İngilizce anlamadıkları için sokakta uyuyacağımı falan sanmış olabilirler. Kalacak yerim olmasa ne diye ülkeme dönmeyeyim, pek mi meraklıyım sefalete?

Memur dilekçemi ve davet mektubunu bana geri verip odadan çıktı ve kaderimi belirleyecek olan kadınla görüşmek üzere gözden kayboldu. Kaç dakika bekledik gelmesini bilmem, ama artık öyle yorulmuş ve bu durumdan öyle sıkılmıştım ki gözümü onun geleceği yönden ayırmıyor, kimseyle hiçbir şey konuşmak istemiyordum. Beklemek en zoru. Bir süre sonra memur göründü uzaktan, yanımıza yaklaştığı sırada yüzünün her kasını incelemeye ve anlamlandırmaya çalışıyordum; bir mimik yapmalı, sonuca ilişkin bir ipucu olmalı yüzünde diyordum içimden. Adam uzun süre hiçbir açık vermedi, kapısını açmadan hemen önce bize bakıp "Hadi yine iyisiniz!" der gibi gülümsedi ve rahatladım. Yine de pazartesi günü merkeze tekrar gitmemi, bu sefer yeni uçak biletimi, kalacak bir yerim olduğuna ilişkin belgemi (faturanın yeterli olacağını düşünüyoruz, ya da evime gelebilirler ve onlara yemek pişirebilirim) ve Çekçe davet mektubumu götürmemi istedi. Değişiklikler pasaportuma pazartesi günü işlenecek ve 6 Eylül'e kadar burada kalmama izin verilecek.

Karel başta bana söylemek istememiş ama pazartesi günü konuştuğumuz tatlı memur kalma şansımın yüzde kırk, en fazla altmış olduğunu ve durumun çok da iyi olmadığını söylemiş meğer. Daha sonra bir telefon görüşmesi yapmış ve o görüşmeden sonra durumun daha da vahimleştiğine ilişkin bir şeyler bildirmiş. Neyse ki şimdilik işler yolunda görülüyor, bakalım pazartesi ne diyecekler. Polis merkezini burada rutinime almayı düşünüyorum, haftada iki kere.

Daha kahvaltı bile yapmamış, çok acıkmıştım ve saat ikiyi geçmişti. Karel'in evine yakın olduğumuzdan Kanada'ya giden arkadaşının bisikletini alalım dedik, ondan önce de bir şeyler yemeye karar verdik. Yemek isimleri İtalyanca olan bir restorana oturduk, aslen bir otelin restoranıydı burası. Her şey iyi güzel de yaz aylarında ızgara tavuğu bile çekemez oldum, sıcak yemek yedim mi oturduğum yerden kalkmak istemiyorum. Brno'da çok güzel ekmekler var, İtalya'daki tuzsuz ve sepsert ekmeklerden sonra buranın çeşit çeşit ekmeklerine bayıldım. Akşamın dokuzuna kadar süpermarketlerde ekmekler hala çıtır çıtır ve inanılmaz lezzetli oluyorlar, saymadığım kadar çok çeşit var üstelik ve hepsi birbirinden tatlı, pofidik pofidik.

Yemekten kalktık ve Karel bana "Ne tarafa gidelim?" diye sordu, sanki biliyormuşum gibi. Bilmiyorum, sen göster, dedim göstermedi! Yorgundum, halsizdim ve laba gitmek istiyordum sadece. Aylar gibi gelen birkaç saniyeden sonra mecburen bir yön gösterdim, neyse doğruymuş da oraya doğru yürüdük. Sokaklarına geldiğimizde Karel bu sefer binayı tahmin etmemi istedi. Şu mu bu mu derken bir süre sonra doğru binaya girebildik. Önce bodrumu ve bahçeyi gezdik, bahçede domates, kiraz domates, çeşitli otlar, baharatlar (sanırım maydonoz, fesleğen falan gibi bir şeyler), brokoli ve meyve ağaçları vardı, daha önce hiç brokoli bitkisi görmemiştim. Kendi brokolimi kendim yetiştirmeyi ben de isterdim! Bahçenin bir yerinde küçük bir odun yığını ve etrafında oturulabilecek minderler, kütükler vardı. Karel arkadaşlarıyla burada oturduklarını, eğlendiklerini, içtiklerini anlattı ağır ağır, sonra hemen yanındaki küçük çatının altında bulunan iki koltuk, bir masa ve radyoyu işaret edip oranın hikayesini de anlattı; burada da otururlarmış ve bazen Karel buraya gelip ders çalışıyormuş. Bisikleti alıp laba hiçbir zaman dönemeyeceğimden endişe etmeye başlamıştım, alelacele güzel, harika diyip apartmana yöneldim. Evin içindeki gezimiz da bir o kadar uzun sürdü, duvardaki bir tablonun hikayesine kadar her şey tura dahil. İşin can sıkıcı yanı uzun, geçmek bilmeyen sessizlik molaları.

Çarşafların tarihine gelmeden laba dönmeyi teklif ettim, Karel yukarıdan bir şey alması gerektiğini söyledi ve apartmanın çatı katındaki daireye çıktık. Burada her şey bir kenara yığılmış, içerisi karmakarışık olmasına rağmen Karel alt kattaki gibi ayakkabılarını çıkardı, ben kapıda beklemeyi yeğledim. İçerde çıt çıkmıyordu, Karel'in yüzü bana dönüktü, benim sırtım ise duvara. "Burası da neresi böyle?" diye sordum, Karel hiçbir şey söylemedi ve ifadesini değiştirmeksizin yüzüme bakmaya devam etti. İçimi garip bir korku dalgası kapladı. Sorumu yineledim ve Karel yalnızca "Arkana bak." dedi sakince. Tamam, dedim, şimdi yavaşça arkama döneceğim ve duvarda kanlara bulanmış bir sürü genç kız fotoğrafı, yanlarında gazete kupürleri göreceğim - buradan canlı çıkamayacağım! İstemeye istemeye arkama döndüm, yukarılardan kaçırdığım gözlerimi yavaş yavaş kaldırdım ve - yan yana yapıştırılmış dünya kadar kağıt, hepsinde alabildiğine formüller, sorular! "Aa, burası ders çalışma yeriniz mi?" diye bağırdım, sessizliği olabildiğince doldurmaya çalışarak. Bu soruya çok anlamadığım bir cevap aldım, hala orada birileri mi yaşıyor yoksa aşağıdakiler ara sıra, topluca orayı mı kullanıyorlar bilmiyorum. Salonun, daha doğrusu alanın ortasında tekerlekleri poşetlenmiş, kenarda duran bir bisiklet vardı. Karel o bisikleti birleştirip ona binecekti, on dakikada bunu yapabileceğini söyledi, bunun üzerine ailemle konuşmam gerektiğini belirtip onu aşağıda beklemeyi teklif ettim. Beni banyoya götürüp camı açtı, çatıda oturmak isteyip istemeyeceğimi sordu, böylece birkaç dakika çatıda bekledim ve bisiklet birleştirme işi bittikten sonra evin sessizliği içinde aşağı indik.

Benim bisikletin sele ayarıydı şusuydu busuydu derken epey bir zaman daha yitirdik ve sonunda yine sessiz, ama hiç olmazsa dışarısı olduğundan daha iyi hissettiren sokağa çıktık. Ormanın içindeki patikada bisikletlerimizi sürerek önce yukarılara tırmandık -zorlandım!- ve sonra kendimizi yokuş aşağı bıraktık. Aynı yolda bizden başka vızır vızır, bir sürü bisikletli vardı. Bisikletle de güzel bir Brno turu yaptık, Karel birkaç yerde mola verip bir şeyler anlattı bana, örneğin birkaç apartmanın ortasındaki alelade bir alan gösterdi ve burada seçimlerden önce bir parti liderinin içkili yemekli bir konuşma yaptığını, sarhoş bir adamın daha sonra adama yaklaşıp onu bir yumrukta yere serdiğini falan. Akşam yemeğinden önce laba varsak iyiydi.




Saat dört buçuk gibi okula geldik sonunda, Karel duş alacağını söyleyip gitti ve ben de bizimkilere güzel haberleri verdim. Akşam yemeğimizi tramvay durağımıza adını veren sanat merkezi Semilasso'nun yanında, Hint yemekleri de yapan bir restoranda yemeyi kararlaştırmıştık, zira Nagendra şöyle güzel bir Hint yemeği yemek istiyordu. Gilles, Arnab, Nagendra ve Georg ile beraberdim; onlarla zaman geçirmek çok zevkli! Konumuz önce yemeklerden açıldı. Körinin ağaçta mağaçta yetişip toplanan ve işlenen bir baharat olduğunu sanıyordum; karabiber, kırmızı biber gibi. Hiç de öyle değilmiş. Hintliler köriyi iki farklı şey için kullanıyorlarmış: birisi yemeğin yanındaki pilav, ekmek vb. gibi yiyecekler için, ya da farklı baharatların karışımından oluşan bir sostan söz etmek için. Bizim köri diyip geçtiğimiz şey, "köri tozu"ymuş ve onların "köri" dedikleri şeyle alakası yokmuş! Köri ağacı falan da yokmuş. Bir alay baharat karışıp köri tozu oluyormuş!

Hint mutfağının çok baharatlı olduğunu duyardım hep, oysa bugün yediklerimiz öyle yüzümüzü kızartıp kulaklarımızdan ateşler çıkaracak şeyler değildi. Ben soslu tavuk ve yanında pilav istedim, herhalde bir kilo bir yemek geldi önüme! Pilav buharda haşlanmış ama tadı çok garipti. Soslu tavukla karıştırınca fena olmadı ama, güzelce yedik içtik. Cuma günü yağmur yağacağı için perşembe gününü Brno'ya yakın bir yerdeki mağaraları gezmek ve hiking yapmaya ayıralım diye kararlaştırdık; yürüyüş demedim ki dağ bayır gezeceğimiz anlaşılsın.

Sabah sekizde buluşmayı kararlaştırdık ve bunun benim için zor olacağını tahmin ediyordum. Epey uzun süredir başıma gelmemiş olmasına karşın ara sıra birkaç dakikayı geçirmeden kalkacağıma dair dayanaksız bir kendine güvenle alarmı susturduğum ve sonra uyanıp saatler yitirdiğimi gördüğüm oluyordu. Çok zamandır sekizde bir yerde olmam gerekmemişti üstelik. Nitekim 06:40'a kurup kendime yirmi dakika erteleme payı bıraktığım alarmı bir yerlerde gayet güzel kapatmışım (neden ertelemiyorsam) ve uyanıp korkarak saate baktığımda 07:40 olmuştu bile! Bir an Nagendra'ya telefon açıp yetişemeyeceğimi söylemek geçti aklımdan, zira on üç, bilemedin on beş dakikada daha anca yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçalamış olurdum ben! Bugün böyle olacak, başka yolu yok, deyip yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım, çantamı hazırladım, giyindim, her şeyi olduğu gibi bıraktım ve 07:56'da makyajımdan başka her işimi halletmiş vaziyette kapıdan çıktım. Tam o sırada Gilles de yanımdaki daireden dışarı çıktı. "Sence yetişebilecek miyiz?" diye sordum, Semilasso'da buluşacaktık diğerleriyle. Yetişiriz, buradan yalnız birkaç dakika, dedi, bunun üzerine oradakileri bekletmesini, evde bir şey unuttuğumu söyleyip tekrar odama döndüm, unuttuğum parfümümü sıktım ve Semilasso'ya gittim.

Gilles ile benden başka kimse yoktu. Saat 08:05. "Herkes nerede?" dedim, "Bilmem, ben zaten geç kalmıştım!" dedi beş dakikalık rötarımıza atıfta bulunarak. Hemen sonrasında Georg geldi, ben Nagendra'yı aradım. Henüz otobüste olduklarını ve birkaç dakikaya yanımızda olacaklarını öğrendim. O kadar koşturmacanın sonunda geciken ben olmamıştım!

Semilasso'dan tramvayla tren istasyonuna, istasyondan trenle Blansko'ya ve oradan otobüsle mağaraların bulunduğu bölgeye geçtik. Punkva Mağarası için biletlerimizi aldık ve aç midelerimizi doyurmak üzere alanda bulunan üç beş restoran arasında seçim yapmaya çalıştık. Bir tanesi hariç hepsinde fast food vardı, o bir tanesi dediğim de bir otelin restoranıydı ve o saatlerde, ona on kala civarı, harika bir açık büfe kahvaltı servisi yapılmaktaydı. Garsonlardan otel müşterisi olmadığımız için bize kahvaltıdan verilemeyeceği gibi ona kadar hiçbir şey alamayacağımızı, ondan sonra yalnız içecek tüketebileceğimizi öğrendik. Mis gibi yumurta kokuları arasından kös kös yürüyüp cızbızcılardan birinin önüne oturduk. Minik bir sosisli sandviç ve kahveden oluşan kahvaltımın sonuna Gilles'in çantasından çıkardığı kurabiyelerden ve mandalinalardan azıcık eklemeler yaptım ve keyifle yola koyulduk.


Fotoğrafta çok anlaşılmıyor ama alttan üçüncü örümcek ağına inanılmaz bir emek harcanmış olmalıydı!


Tabii turistik bir gezi yapacaktık, dolayısıyla ormanın içinde seçemediğimiz patikalardan yürümek gibi maceralar yaşamadık. Yine de sosyal hayatta hiç denemediğim bir kılıktaydım, zira spor ayakkabılarımı giymiş ve tam bir turist olmuştum. Doğanın ve alabildiğine yükselen ağaçların tadını çıkarıp diller, meslekler üzerine konuşup gülüşerek ilerledik. Tepelere çıktık, sonra tekrar aşağı indik. Mağaraya girişimiz 12:40 olarak belirlenmişti ve girişe vardığımızda biletler çoktan tükenmişti. Meğer buraya gelirken muhakkak önceden rezervasyon yaptırmak gerekiyormuş, çünkü biletler sabahtan tükeniyormuş. Arnab önceden Çek arkadaşlardan gerekli bilgileri almış neyse ki. Dün internette gezinirken gezinin serin olduğunu öğrenmiş, yanıma sweatshirtümü almıştım, ama mağaranın içinde sıcaklığın dokuz derece olacağını bilsem bütün hırkalarımı yanımda götürürdüm!




İçerde çok değişik dikitler, sarkıtlar, pek acayip oluşumlar vardı. Bunlar ne şekilde ve neden oluyorlar bilmiyorum, fakat ucundan şıpır şıpır sular damlayan birtakım sarkıtlar Nagendra'nın söylediğine göre "aktif"tiler ve şekillenmeye devam ediyorlardı. Uzaktan kurusun diye asılmış çarşafa benzeyen taşlar, ince ince kıvrılmış, aşağılara uzanmıştı. Bunların bazıları öyle ince, öyle kırılgan oluyorlarmış ki ışığın büyük bölümünü geçirebiliyorlarmış. Mağarada gezinirken zaman zaman müzik yayını da yapıldı, bir ara Ave Maria çaldı örneğin.

Gezinin son kısmında bir bota binecek ve mağara çıkışına içerdeki suların üzerinden ulaşacaktık. Botlar sayılı ve geçitler dar olduğundan epeyce bekledik, nasıl olduysa sona kalmıştık ve beklediğimiz her an soğuk iyice içime işliyordu. Bekleme sırasına girmeden önce bir ara açıklığa çıktık ve karşımızda büyüleyici bir manzara vardı; biz aşağıdaydık, etrafımız çok yüksek bir eğimi dolduran ağaçlarla çevriliydi. Yukardan güneş ışınları süzülüyordu ve her taraf hafif bir dumanla kaplanmıştı, ıslak bir sis gibiydi sanki. Dışarının sıcağını olabildiğince sırtıma alıp içeri öyle girmiştim, ama hareketsiz bekleyişimiz sırasında soğuktan konuşamaz hale geldim. Bota bindiğimizde tortop olmuştum, kafamı yukarı kaldırmaya bile mecalim kalmamıştı. Yine de kendimi zorlayıp etrafı seyrettim, ne kadar üşümüş olsam da suyun üzerinden hareketsizce kayıp gitmek bambaşka bir deneyimdi! Haftalardır pek çok şey görüyor, inceliyordum; ama bir yerden başka bir yere giderken yürümekte olduğumdan dünya hep aşağı yukarı hareket ediyordu, oysa şimdi yalnızca kayıyorduk ve sağımızdan solumuzdan dantel gibi kayalar akıyordu, hiçbir şey yapmadan aralarından süzülüyordum ve bu çok, çok hafif bir histi.




Gezimiz sona erip botumuz kıyıya yanaştığı anda kendimi dışarı attım, güneşin altına geçip ısınmaya koyuldum. Yetmedi tabi, gidip bir de kahve aldım ve bir dikişte bitirdim. Dönüş yolunda yavaş yavaş kendime geliyordum. Şimdi sabah yiyemediğimiz güzellikte bir yemek yiyebileceğimiz inancıyla otobüsün bizi bıraktığı yerdeydik, fakat otobüsün kırk dakika içerisinde geleceğini öğrendiğimizden yine bir fast foodcuya oturmak durumunda kaldık. Gilles'in, içinde bir dünya yiyecek bulunan, bitmez tükenmez bir atıştırma kutusu gibi çantasından yerfıstığı ve kraker paylaştık.




Dönerken otobüste de, insanın içine işleyen bir sesle frenleyen trende de uyukladım. Gilles ve Georg henüz merkezi görmemişlerdi, Gilles'in kitabından çok şirin bir vejetaryen restoranı bulup oturduk. Birkaç çeşit yiyecek arasından açık büfe gibiydi, aah ah karşılaştırılamaz bile tabi ama yine de seçmece işte. Yemekten sonra bir İtalyan dondurmacısından dondurma aldık, nerdee!.. Nagendra çocuklarına oyuncak alsın diye bir oyuncakçı gezdik. Barbie ne kadar değişmiş biliyor musunuz? Sindy'le Barbie karışımı bir şey olmuş! Ağzı büyümüş, gözleri büyümüş. Ayakları -sonunda- düz taban olmuş, zavallı Barbie hep balerin gibi yürümek zorundaydı! Saçları biraz naylonlaşmış gibi geldi bana, ama asıl yüzü öyle değişmiş ki yolda görsem tanımam!

Oyuncakçıyla dondurmacının arasındaki bir dükkandan kendime bir vücut ve baş havlusu aldım. Döndüğümüzde süpermarketten bulaşık deterjanı, cif, sabun aldım. Eve girdiğimde yorgundum, günlerdir yaşadığım polis keşmekeşinden midir nedir yorgundan öte bitkin, isteksiz, zayıftım sanki. Annemi, babamı, Tonton'u öyle özlemiştim ki! Annemle telefonda uzun uzun konuştuk, onun sesini duymak ihtiyaç duyduğum gücü kazandırdı bana. Sonra oturup derin bir nefes aldım ve kahvaltılarımın mucidi Ashley'e uzun bir mail yazdım, zira bu aralar ondan hiç beklenmeyecek şekilde kendisiyle ilgili birtakım takıntılar geliştirmiş. Yazarken onuna konuşur gibiydim ve dostlarımdan biriyle konuşmayalı da epey zaman geçmişti, nasıl rahatladım! Sonunda keyfim iyice yerine geldi, bir anda gaza gelip çekmeceleri döktüm, bulaşıkları yıkadım, temiz bulaşıkları makineden çıkarıp sildiğim çekmecelere yerleştirdim, buzdolabını temizledim. Benden önce burada kalıp şikayet alan Kanadalılar herhalde mutfak setiyle çekmeceleri birbirinden fazla ayrı tutmamışlar, zira çekmecelerde pirinçler, yağ kalıntıları, soğan kabukları vardı. Çok şükür yerleşik hayata geçtim ve temizliğimi yaptım, şimdi kendimi buraya daha bir ait hissediyorum.

Bu sabah koşu yaptım, sonra okulda bir deneye katıldım. Dört kişi bir odada sohbet ettik, bir kişi de içerideki odada gözün nereye baktığını takip eden bir ekrandan mikrofonla bize katıldı. Biz odadaki ekrandan onu görebiliyorduk, o da önündeki ekrandan bizi takip edebiliyordu. Sırayla hepimiz içeri odaya geçip algılayıcının önünde zaman geçirdik. Adam asmaca, kelime türetmece oynadık; içeri odadaki aklından bir film ya da bir kimse tuttu ve diğerleri sorular sorarak tahmin etmeye çalıştı, ya da içerdeki aklından bir nesne tuttu ve diğer dörtlüye direktifler vererek kağıda çizdirmeye çalıştı. Arada başka şeyler de konuştuk. Daniel işi gücü olduğundan buna katılmak istememişti, onun "asistanı" olarak ben gittim. Nagendra, Ondrej ve Petr da benimle geldiler. Petr çok, çok uzun bir adam, tanıştığımızda ona "Memnun oldum. Çok uzunsun!" demek gibi bir gaflette bulundum. Yanmin de gelecekti, ama Dan'in gitmeyeceğini duyunca o da gitmekten vazgeçti. Resmen utanıp çekindi. Kesinlikle gitmek istemiyorum, dedi. Dan ona fazla konuşması gerekmediğini söylemeye çalıştıysa da gelmedi işte.

Bir bardak sütten başka bir şey yiyip içmediğimden bize ikram edilen patates cipslerinden atıştırdım azıcık, deney bitince dün Arnab'ın önerdiği ve sabah koşudan sonra gidip baktığım, çok da beğendiğim süpermarket Billa'ya uğradım, salata yapabileceğim birkaç malzeme topladım ve okula döndüm. Tam o sıralarda gökyüzünü bulutlar kapladı, yağmur kehaneti gerçekleşti gerçekleşecek derken bir damla yüzüme, bir damla da dizime düştü ve gökyüzü tekrar açıldı! Bugünlük yalnız bu kadar yağdı yağmur!


Sol orta ve alttakiler dünkü vejetaryen restoranından, sağdakiler "Üç Maymun"dan.


Akşam altıda Dan acıktı, ama çok şükür kimse o saatte pek acıkmış olmuyor ve Dan'e yemeğe yedide gitmek istediklerini söylediler. Dan de yemeğe galiba Yanmin'le gitti; çok, çok sessiz bir yemek olduğunu sanıyorum. Biz mağara tayfası olarak Üç Maymun'a gittik, buradaki belki de en güzel yer orası. Mart ayında açılmış galiba, zira Arnab Lukas'ı oraya nisanda götürmüş ve Lukas buralı olmasına rağmen ilk o zaman gitmiş. Yemekleri öyle beğenmiş ki menüden her gün sırayla farklı bir porsiyon denemek istediğini söylemiş - harika bir fikir, çünkü her şey Çek Cumhuriyeti'nden beklenmeyecek derecede leziz! Tavuğun yanında söylediğim buharda pirinç öyle muhteşemdi ki ilk başta yarısını yedim ve öbür yarısını yarın yerim diye paketlettirdim, ama eve gelir gelmez aklımda kalacağına mideme gitsin dedim ve hepsini bitirdim. Ömrümde böyle güzel buharda pirinç yemedim, ne yapmışlarsa yapmışlar ama şahane bir şey olmuş. Belki Georg yardımıyla, Almanca konuşan garsonlardan birinden tarifini alabilirim? Buharda pirinç yapmak öyle kolay değil zira. Tatları birbirinden öyle farklı olabiliyor ki; pirincin cinsinden pişme süresine, suyun miktarından ateşin seviyesine her şey başka sonuçlara varıyor. Buna eminim bir şeyler koymuşlardı ama; şehriye mi desem, biraz yağ mı desem bilemiyorum.




Yemekte Hint tanrılarına ilişkin hiç bilmediğim hikayeler öğrendim. Gilles'in Hindistan'dan aldığı tişörtünde bir fil figürü vardı, bu Hintlilerin tanrılarından biriymiş ve başının yerinde bir fil kafası varmış. Bu şekilde olmasının nedenini Nagendra ve Arnab iki farklı efsaneyle açıkladılar, Hindistan'ın farklı bölgelerinden gelmeleri nedeniyle hikayeleri birbirini pek tutmuyordu ve bu işe ikisi de epey şaşırdılar. "Nagendra", "dağların kralı" demekmiş ve bu, fil başlı tanrının babasının özelliklerinden biriymiş. Neticede bu fil başlı tanrı kötü şansı engeller, iyi şans getirirmiş; Gilles de farkında olmadan tişörtü on üçüncü cumalardan birine denk getirmişti bugün.

Burada geçirdiğim ilk gece, uyumadan önce kendimi çok garip hissettim ve kısa sürede nedenini buldum. Çıt çıkmıyordu! İtalya'da sokaktaymış gibi uyumaya, gelip geçenlerin naralarına, motor seslerine öyle alışmışım ki sessizliği epey yadırgamıştım. Geçen gece dışarda kafamı yukarı kaldırdığımda yıldızları gördüm, demek Brno'da yıldızları seyretmek mümkün. Restoranlarda hiçbir zaman çatal bıçağı tabakların yanına koymuyorlar, siparişler verildikten sonra kişi sayısı kadar çatal bıçağı ortada bir kaba ya da tabağa bırakıyorlar. Restoran tuvaletlerinde sensörlü ışık yok ve ışıklar açık da durmuyor, ana ışığı ve tuvaletin ışığını gayet anahtarla açıp işiniz bittikten sonra söndürüyorsunuz.

Çekçe çok, çok garip bir dil. Ne kadar uğraşsam konuşamam. Buraya gelmeden önce bütün dillerdeki isimleri telaffuz edebileceğimi sanıyor, yabancıların adımı neden hiçbir zaman doğru düzgün söyleyemediklerini anlayamıyordum. Yardımcı olmak için heceleri üzerine basa basa ayırıp tekrar ediyordum, yine de ne "pı" diyebiliyorlardı, ne "nar". Hep "pinaaş", "pinaaj", "panaaş" diye takılıp kalıyorlardı ve nasıl olup da böyle basit bir şeyi beceremediklerini algılayamıyordum. Her şeyin bir ilki var. Son derece normal olabiliyormuş bu durum. Çekçe hiçbir şeyi adam gibi söyleyemiyorum. İki tane r harfi var, birinin üzerinde bizim yumuşak g'nin şapkası ve bence söylenişlerinde hiçbir fark yok, ama illa ki bir farkları var ki iki ayrı harfleri var adamların. "Ano", "evet"; "ne" "hayır" demek, başka da bir şey bilmiyorum. Memurdan öğrendiğim "ale" ve "ambasada" var bir de, o kadar. Hiçbir kelime başka dillere benzemiyor. Televizyona "smyrntcz" falan diyorlarsa şaşırmam. Geçen sene Lukas bize burunla ilgili sadece sessiz harflerden oluşan bir cümle söylemişti, tekrar tekrar söylettirip dakikalarca gülmüştük!

Cascine'de her gün inanılmaz böcek yutuyordum. Bir gün koşarken farklı açılardan yansıyan ışınlar sayesinde önümde bir dolu küçük böcek olduğunu fark ettim ve her nefes alışımda en az şöyle bir on-on beş tanesini mideye indiriyor olduğumu düşündüm. Koşulardan sonra çok tok hissediyordum hep, böceklerle doyduğumdan mıdır nedir? Burada Cascine gibi devasa parklarda koşmadığımdan böcek yutmuyorum ve çok acıkıyorum.

Makyaj yapmadan evden çıkıp hayata karışmak uzun zamandır yapmadığım bir şeydi. Zaten fazla makyaj yapan biri değilim, yine de bir kat fondöten üzerine azıcık allık sürdüğümde kendimi hep daha iyi hissediyorum. Dün makyajsız olduğumdan biraz patates gibi hissettim, ama gözlerimi dilediğim gibi ovuşturabiliyor olmam da harika bir şeydi doğrusu!

Bizimkilere bir akşam bir yemek pişireceğim ama ne yapacağım bilmiyorum. Dan'in süt ürünlerine ve glutene alerjisi var, o yüzden ona makarna, süt, peynir falan yapmamam gerekiyor. Nagendra vejetaryen. Herkesi memnun etmek zor. Bu akşam sordular ne zaman yapacaksın yemeği diye, herhalde hafta içi bir akşama hazırlıklarımı tamamlayacağım. Birkaç gündür sürekli The Pioneer Woman sayfasında birbirinden leziz yemek tarifleri okuyorum. Bu kadının sekiz kolu, sekiz de bacağı olmalı. Bu kadar işe nasıl yetişiyor anlamıyorum! Benim bir blog yazıp resimleri düzenlemem saatlerimi alıyor, oysa o yemek yaparken bir yandan da fotoğraf çekiyor ve sonra bunları düzenleyip sayfasına koyuyor. Sade yemek mi; fotoğrafçılık, ev ve bahçe dekorasyonu, evde eğitim, ne yaptım ne ettim sayfaları da var sitesinde ve hepsine birden nasıl yetişebildiğini aklım almıyor. Yemeklerini yaparken öyle güzel fotoğraflar çekiyor ve öyle güzel yazılar yazıyor ki keyfimden dört köşe oluyorum. Hiç kilolu olmamasına karşın her yemeğe öyle bir tereyağı boca ediyor ki inanılır gibi değil. Amacı tereyağının yanında bir şeyler servis etmekmiş gibi adeta, aynı şekilde kremaya, mayoneze, şekere ve nerede yağlı yüzlü, kalorili şey varsa hepsine taptığı gibi hepsinden çok, çok bol kullanıyor. Türkiye'ye döner dönmez kocaman mutfağımızda yemek pişirmek istiyorum, tabi yağ ölçüsünü dörtte hatta beşte bire çekip kremaları sütle değiştirerek!

Yarın kesin yağmur yağacakmış deniyor. Labdakilerin bazıları yarın da çalışıyor olacaklar, ben kalkınca duruma göre kararımı veririm. Havaya göre hareket edeceğim. Sabah 7:00 - 11:00 arası labda, 11:00 - 15:00 arası evde elektrik kesintisi var. Kesintiler süresince giriş kartlarımız çalışacak mı bilmiyoruz! Bu akşam otopark kapısı niyeyse açılmadı ve oflaya poflaya yine demirlerin arasından girdim içeri. Yarın akşam merkeze gitmeyi düşünüyoruz, hava güzel olursa biraz araştırma yapıp gezilecek bir yerler bulabilir ve merkeze bisikletle geçebilirim. Bu gece için canım pek bir şey araştırmak istemiyor ama. Bir film izlemek ya da kıvrılıp kitap okumak istiyorum. Brno'da bir anda yaşlı ve yorgun oldum, öyle beş saat uykular falan yetmiyor artık. Uzuun uzun uyumam gerekiyor!

10 Ağustos 2010 Salı

Kaçak


Brno'dayım! Geldiğim gün her şeyden memnundum ve rahat bir oh çekmiş, burayı ne çok sevmiştim; oysa ertesi gün her şey tepetaklak oldu!




Trende çok rahat uyudum, sonra sabah kalkıp yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım, kahvaltımı yaptım bir güzel. Viyana'da biraz dönüp dolaştım ve biletimi kolayca aldım, trenime bindim. Valizleri yerleştirmek azıcık terletti beni, sonra yolda biraz kitap okuyup biraz da uyudum.




Brno tren istasyonunda sözleştiğimiz üzere Karel beni bekliyordu, tramvaya atlayıp okula geldik. Güvenlik görevlisiyle bitmez tükenmez bir konuşma yaptıktan sonra Karel anahtarımı ve okuldaki neredeyse tamamı kilitli kapıları açmamı sağlayacak giriş kartımı aldı. Kalacağım yere yürüdüğümüz sırada Karel daha önceden bir kısmını öğrenmiş olduğum çeşitli açıklamalar yapıyordu: Fakültenin bir kısmı yeni inşa edilmiş, bir kısmı ise eskiden manastırmış ve restore edilip üniversiteye dahil olmuş. Geçtiğimiz yollarda resmen bir tatil köyü havası vardı, eski manastır binaları öyle sevimli, öyle huzurlu ve her yer öyle bakımlıydı ki! Yeni evim ise tıpkı Arnab'ın Nisan ayında çektiği fotoğraflarda göründüğü gibiydi. Alt katta antre, küçük bir tuvalet, hemen önünde salon ve mutfak, yukarıda banyo ve kocaman yatak odam. Her şey istediğim, beklediğim gibiydi ve harikaydı!


Merdivenlerimde şahane bir aydınlatma var, bir tanesi çalışmıyor ve üşenmeyip bir ampul alabilirim!


Okul gözüme çok yeni görünüyordu, her şey yeni kokuyordu ve hatta evim de yepyeni kokuyordu ama henüz bir şeye benzetecek kadar vakit geçirmemiştim içerde. Karel'le dışarı çıkabilmek için valizlerimi yerleştirmeyi sonraya bıraktım. Önce laba uğradık, Dan içerdeydi ve günlerden pazar olmasına rağmen her zamanki gibi çalışıyordu. Çinli Yanmin'le tanıştım, elimi kırılacakmış gibi tuttu. Arnab ve Nagendra'nın yemek alışverişinde olduklarını ve bir-iki saate döneceklerini öğrendim. Hafiften karnımız acıktığından Karel'le labdan çıkıp okulun üç beş adım ilerisindeki "The Tree Monkeys" adlı restorana gittik. Garson kadın İngilizce bilmediği için sipariş işini Karel üstlendi. Önce bir salata almayı düşündüm, tam o sırada önümdeki masada oturan yeşil tişörtlü adama koca bir tavuk but, yanında salata ve pilav getirdiler, canım çekti ondan istedim. Biraz sonra önüme koca bir kase gulaş çorbası geldi. Karel istediğim tabağın günlük menünün bir parçası olduğunu, çorbayla başlayıp ana yemekle devam edeceğimi söyledi. Arkamdaki tahtada belirtildiğine göre bu menünün fiyatı benim seçtiğim salatadan çok daha ucuzdu üstelik. Çorbanın tadı çok güzel olmasına karşın hepsini birden yiyemeyeceğimden Karel'e bıraktım. Bir süre sonra benim tavuk pilavım ve onun kremada yüzen tavuklu mantarlı makarnası geldi. Bir yandan sohbet edip bir yandan yemeğimizi yedik; Karel utangaç biri değil ama bir yandan da utangaç sanki. Uzun uzun konuşuyor, gülüyor; ama hani nasıl desem, sanki hareketleri biraz tutuk, yani sanki önceden programlanmış, el yapımı gibi hissettiriyor bana. Onunla zaman geçirmek hiç sıkıcı değildi ama, üzerine yorum yapacak bir dolu konumuz vardı. Menüden yemek seçmeye çalıştığımız sırada bir peynir tabağını açıklamaya çalıştı, ben de "İstersen ortaya alıp paylaşabiliriz!" dedim, bana "Hayır, hayır! Çek Cumhuriyeti'nde biz böyle yapmayız!" diye cevap verdi. Yemeklerimizi sipariş edip koca bir çanağa koyalım, karıştıralım ve ortadan bana bana yiyelim dediğimi sanmış meğer.




Yemeklerimizi yiyip tıka basa doyduk. Porsiyonlar öyle büyük, öyle büyüktü ki böylesini ilk kez görüyordum. Karel kremayı sindirmeyle boğuşadursun önümüze kocaman bir tatlı geldi; puding üzerine meyveler, krem şanti, çikolata. Bu nereden çıktı diye soracaktım ki Karel menüye dahil olduğunu söyledi. İki Kofola -buranın kolaya benzer ama sanki vişneli kola gibi, enteresan bir tadı olan içeceği-, iki diyet kola, bir bira, set menü ve makarnaya 350 çek kronu ödedik; daha doğrusu ben ısmarladım, zira 1 avro yaklaşık 25 kron ediyor! Resmen dünyaları yedik ve yalnızca, yalnızca 14 avro ödedim! Çek Cumhuriyeti gitgide güzelleşmeye başlıyordu!


Dan, Yanmin, Karel, Arnab'ı kapatan Nagendra.


Hava güzeldi, bunun üzerine biraz yürüyüp okula dönmeye ve oradakileri de alıp şehrin merkezinde gezinmeye karar verdik. Arnab ve Nagendra da gelmişlerdi, onları görür görmez mutlu ve tamamlanmış hissettim kendimi. Sanki aradan bir yıl geçmemiş gibi hep beraber konuşmaya, gülüşmeye başladık. Tramvaya atladıktan birkaç dakika sonra Brno'nun merkezine geldik. Burada da her şey yepyeniydi adeta, birkaç sene önce yapılmış gibi görünen, ama tarihi dokuyla uyum içinde inşa edilmiş bir dolu bina. Şehrin ana meydanı çiçeklerle donatılmış, kenarda bir kafenin önüne küçük, yapay bir plaj iliştirilmişti. Yerler raylarla, gökyüzü kablolarla döşenmişti; tramvaylar şehir ulaşımının büyük bir kısmını üstleniyordu. Koca binaların hepsinde ayrı bir görkem, ayrı bir güzellik ve huzur vardı; sanki etrafımda fırıl fırıl dönüyorlardı ve ben gitgide mest oluyordum! İtalya'nın daracık sokaklarından ve o sokakların genişliğine inat her tarafın insan kaynamasından sonra Brno'nun hangar gibi alanları, sessizliği, sakinliği öyle garibime gitmişti ki. Normalde burası çok kalabalık olurmuş, ama kalabalığın ana kaynağı öğrencilermiş. Brno'da inanılmaz bir öğrenci nüfusu varmış ve şimdi tatil olduğu için şehir epeyce ıssızlaşmış.




Karel bizi gezdirmekle kalmıyor aynı zamanda gördüğümüz yerlerle ilgili bilgiler veriyor ve ufak ama enteresan ayrıntılardan söz ediyordu. Kilise pencerelerinden birinde poposunu gösteren adam gibi, sanırım bu hareketi Vatikan yönünde yapıyormuş, ya da başka bir kiliseye doğru; zira bu kilisenin inşası sırasında birtakım anlaşmazlıklar yaşanmış. Biraz ilerde başka bir kilisenin altında kocaman bir tekerlek ve "Dragon" dedikleri bir timsah. Tahta tekerlek bir iddia üzerine yapılmış, birileri bir adama bir günde bir tahta tekerlek yapıp bilmem nereden Brno'ya yuvarlaya yuvarlaya getiremezsin demiş, bunun üzerine adam tekerleği yapmış ve söylenen şekilde Brno'ya itelemiş. Yıllar önce bir köyde hayvanlar geceleri birer ikişer kayboluyorlarmış ve insanlar bunu dragonun yaptığını söylemeye başlamışlar; onu yalnız karanlıkta seçebiliyor ama neye benzediğini tam çözemiyorlarmış. Timsah olduğu sonradan anlaşılana kadar ona dragon demişler ve adı öyle kalmış.




Yürümeye devam ettik, başka bir meydanda büyük bir havuzun yanında oyalanıp sanıyorum bir de sanat galerisinin yanından geçtik, ardından yüksek bir kiliseye girip çıktık ve Brno'nun binalarını görebileceğimiz bir tepeye tırmandık. Brno buranın ikinci büyük şehriymiş, sanırım en büyüğü Prag. Manzarayı seyredip şehir hakkında bol bol konuştuktan sonra biraz ilerdeki bir restorana geçtik. İngilizce menüye biraz göz gezdirmemizin ardından menüde bir dolu yanlış olduğunu keşfettik ve Dan garsona menüyü düzeltmemizde bir sakınca olup olmadığını sordu. Onay gelir gelmez eline bir kalem aldı ve bir buçuk saat boyunca inanılmaz eğlenerek neredeyse her kelimesi hatalı olan menüyü düzelttik. Esprilerimizin ardı arkası kesilmiyordu; Brno'da bulunma nedenimiz "konuşma işleme" üzerine bir projeyi tamamlamaktı ve mühendislik öyle kanımıza işlemişti ki restoran menülerindeki yazım yanlışlarını bile görmezden gelemiyorduk. Bir yandan Çek menüyle karşılaştırmalar yapıyor, neyin ne olduğunu keşfetmeye çalışıyorduk. Çek menüsünde "biber" için İngilizce menüde "şeftali" mi dersiniz, "corn" yerine "porn" mu istersiniz, "Gordon's" cin için "Lordon's" mu alırsınız, yok yoktu. Yemekler de öyle geç geldi ki beklerken oyalanacağımız böylesi bir eğlence bulduğumuz için epey şanslıydık. Biz sürekli konuşup gülerek kelimelerin yaptığı çağrışımlarla konudan konuya atlayaduralım, Yanmin'in ağzından tek bir kelime çıkmadığı gibi yüzünde de en ufak bir oynama olmadı. Yanmin hakkında ilginç bir şey daha var: Chizu'nun anlattığı ağız şapırdatma geleneğini her öğün birebir tecrübe ediyorum ve hakikaten çok, çok değişik bir deneyim oluyor bu!


Karel, Arnab, Nagendra, Dan, Yanmin.


Rokfor soslu kuşkonmazlı tavuk dolmalarım yanında körili pilavla servis edildi ve tabağım öğlenkinden bile daha büyüktü, herkesin yemeği devasa boyutlardaydı. Çek Cumhuriyeti'nde bütün porsiyonların böyle kocaman olduklarını öğrendim. Arnab'ın aldığı vişne ve krem şanti soslu et adından beklenmeyecek derecede lezizdi. Benim yediklerim de harikaydı, parmesanı biraz özlemiş olsam da yine tıka basa doydum. Moyo'nun açık büfelerini ise hiçbir koşulda aklıma getirmemeye çalışıyorum, zira gözlerim dolabilir ve yediğim hiçbir şeyden tat alamam.

Yemekten sonra birkaç adım ilerimizdeki bir kafede dondurma yedik. İçerde pek çok İtalyanca yazı vardı, bugün kilisede koca bir İtalyan turist kafilesiyle karşılaştık ve yemekte arka masamızda İtalyanlar oturuyordu; Arnab'ın dediği gibi, ben İtalya'dan ayrılmıştım ama İtalya beni bırakmamıştı! Geldiğimden beri üç dil dönüyordu aklımda, özellikle İngilizce ve İtalyanca arasında ciddi gelgitler yaşıyordum ve bazen bir sözcüğün İngilizcesi yerine İtalyancasını söyleme isteğimi güçlükle bastırıyordum, garip.

Ertesi sabah geç uyandım, sabah koşuya çıkmak istiyordum ama vücudumun da dinlenmeye ihtiyacı varmış demek. Odamda her şey harikaydı da bir çarşaflarım kötü kokuyordu. Güya temizlerdi, yıkanmışlardı; oysa kokuları hiç de öyle söylemiyordu. Çamaşır makinem yok, burada çamaşırlarımı yıkatabileceğim bir yer de yok. Trende masanın üzerinde iki torba içerisinde iki küçük yüz havlusu vardı, ben de ne olur ne olmaz diye, içime doğmuş gibi ikisini birden valizime attım. Burada bana havlu vereceklerini sanıyordum, onu da vermediler. Neyse trendeki havlularım imdadıma yetişti de duşumu alıp okula gidebildim. "Çalışma saatlerimiz" oldukça esnek, Dan istediğin saatte gel, istediğin saatte git diyor geçen seneki gibi. Hemen herkes on birden, hatta öğle yemeğinden sonra geliyor zaten, ben de on bire doğru okuldaydım.

Öğle yemeklerini okulun biraz ilerisindeki bir kafede yediklerini öğrendim, her gün farklı bir çorba ve iki ayrı ana yemek seçeneğinden oluşan bir menüleri var. Söylememe gerek var mı bilmem, yine hepsi sudan ucuz. Üç avroya dünyanın yemeğini getiriyorlar. Burada her taraf kumarhane kaynıyor, üç beş apartman arayla her yerde rulet resimleri var ve restoranların çoğunda içerde de sigara içilebiliyor.

Yemekten sonra İtalyan Elçiliği'ni aradım ve kondüktörün bana tren yolculuklarında kontrol yapılmadığını söyleyerek iade etmiş olduğu pasaportumu elçilikten aldığım bilgi doğrultusunda damgalatmak üzere, önceki gün tepeden baktığımızda istasyonun hemen yanında olduğunu gördüğüm Yabancı Polisi'ne gittim. Labda bizden bağımsız olarak orta bölmede çalışan bir kız var; siyah ojeli, piercingli ve öyle pek konuşkan ya da arkadaş canlısı biri olmadığını söylediler. Önceki akşam yemek yerken masadakilere bu gidişle ertesi gün diyete başlamam gerekeceğini söyledim ve ardından ara sıra bu tür serzenişlerime şahit olmak durumunda kalacaklarını, zira aramızda hiç kız olmadığını ekledim de oradan bu kızın sözü geçti. Polise gideceğim sırada kızın yanında konuşuyorduk, bir anda kafasını kaldırıp sabahın yedisinde gitmemin daha uygun olacağını, çünkü pek çok Rus'un çalışma ve oturma izni için erken saatlerde uzun kuyruklar oluşturduklarını söyledi. Şansımı denemek zorundaydım ve şimdilik yürüme arzumu ikinci plana atıp tramvaya binmem gerekiyordu.

Binayı hiç uğraşmadan buldum, sıra numaramı aldım ve on dakika sonra memurun yanına geçtim, ne kuyruk vardı ne bir şey. Mutlu mutlu pasaportumu damgalatacağım ve bu iş bitecek sanıyordum, oysa memur bana vizemde yazan otuz günlük limitin tüm Schengen ülkeleri için geçerli olduğunu ve otuz günü o gün tüketmiş olduğumdan gece yarısından sonra Schengen ülkeleri sınırları içinde bulunursam suçlu duruma düşeceğimi söyledi! Bir anda ne yapacağımı şaşırdım, adamın anlattığına göre bu durumu düzeltmenin hiçbir yolu yoktu. Vizeyi İtalyan Elçiliği'nden almış olduğum için Çek Cumhuriyeti'nde uzatma yapamıyordum, Çek Cumhuriyeti sınırlarında bulunduğumdan yeni bir vize için başvuramıyordum. Bu şekilde burada kalmaya devam edersem ülkeyi terk edeceğim gün beni Schengen ülkelerinin tamamından sınır dışı edecekler, belki tutuklayacaklardı. Memur tüm bunları açıklarken öyle güler yüzlü, öyle sıcak davranıyordu ki yalnız onun bu tavrı sayesinde ağlamıyor, sakinliğimi beni şaşırtan bir şekilde koruyordum. Şimdilik yapabileceği tek şeyin birkaç gün daha Çek Cumhuriyeti'nde kalmama olanak tanıyacak bir belge hazırlamak olduğunu söyledi ve bana iki form uzattı, doldurmam için Çek dilini konuşan bir arkadaşımı çağırmamın iyi olacağını söyledi, zira bana yardım edebilecek kadar İngilizce bilmiyordu, hatta İngilizce dağarcığı epey zayıftı. Daha sonra okuldan birtakım belgeler ibraz etmem, seyahat sigortamı götürmem ve bana vereceği birkaç günlük iznin dolacağı tarihten önce ülkeden çıkacağımı kanıtlayan uçak biletleri almam gerekiyordu.


Polis maceram sırasında araya başka şeyler girsin de keyiflenelim azıcık. Geldiğim gün, merkeze inmeden önce tabii ki kartımı evde unuttum ve bizimkilerle buluşmak için fakülteden dışarı çıkamadım, zira tüm kapılar kilitli! Bunun üzerine zayıflığıma güvenip otopark demirlerinin arasından geçtim, Nagendra bu sahneyi yaşamak istediğini söylediği için kartımı almaya döndüğümüzde fotoğraf makinemi boynuna asıp benimle beraber geldi ve Karel'le ikisi demirlerin arasından hırsız gibi geçişimi seyredip epey eğlendiler. Nerede yasa dışı, orada ben.


Karel'i aradım, on beş dakika sonra yanımda olacağını söyledi. O on beş dakika geçmek bilmedi. Başım ellerimin arasında merkezin önündeki merdivenlere oturdum, bir yandan sakin olmaya çalışıyor diğer yandan beni yanlış bilgilendiren tüm insanları; turizm acentesinde bir türlü bana ulaşıp anlatmak istediklerini anlatamamış olan kızı, Çek Elçiliği'nde İtalya'da bir ay kaldıktan sonra vizemle Çek Cumhuriyeti'nde kalabileceğimi tekrar tekrar onaylayan memuru düşünüyordum.

Karel bisikletiyle geldi sonunda, beraber bana verilen formları yarım yamalak doldurduk ve tekrar sıra numarası alıp polisin yanına gittik. Memurla Karel'in konuşmaları bitmek bilmedi; adam konuşuyor da konuşuyordu ve ben hiçbir şey anlamadan bir ona bir Karel'e bakıp duruyordum. Arada bir gülümsüyor, hatta gülüyordu; ama cümlelerin arasına "Ale..." diye bir şey sıkıştırıyordu ve bunu söylerken tavrı biraz ümitsizleşiyordu - sonradan "ale"nın "ama" olduğunu öğrendim. Karel önündeki kağıda habire notlar alıyordu, memur sık sık "ambasada" diyordu ve neden devamlı elçilikten söz ettiğini anlamıyor, fakat diğerlerinin arasından yalnız bu kelimeyi seçebiliyordum. Uzunca bir sürenin ardından Karel bana bakıp "Çözülebilir bir durum." dedi, memur pasaportumu istedi ve pasaportuma Çek Cumhuriyeti'nde yedi gün sorunsuzca ve yasal olarak kalmama yarayacak, vizeye benzer bir belge iliştireceğini söyledi. İlerde Schengen vizesi alırken sorun yaratmayacak olan bu belge, Çek Elçiliği'nden vize almak istediğim takdirde beni biraz zorlayabilirdi, yani neden bu belgeyi almak durumunda kaldığımla ilgili soru yağmurlarına tutulmam olasıydı ama seçeneklerim arasında en makulü sorgulamaları sineye çekmek ve bu belgeyi almaktı, daha doğrusu tek seçeneğim buydu. Salı günü merkez kapalı olacaktı, çarşamba günü neden bu duruma düştüğümü açıklayan bir dilekçe, seyahat sigortası, uçak biletleri ve okuldan tercihen nüfuzlu bir kimseyle beraber merkeze dönmem gerekecekti. Aynı memur orada olmayacaktı, zira tatile çıkıyordu ama bir arkadaşına durumumu bildirecekti. Bundan sonra geleceğimi üstleri belirleyecek, Çek Cumhuriyeti'nde kalış süremi otuz güne uzatıp uzatmama kararını onlar vereceklerdi. Memura, güler yüzlülüğüne ve samimiyetine el kol hareketlerim ve yüz ifademden yardım alarak binlerce teşekkür edip dışarı çıktım, Karel adamın elinden geleni yapmaya çalıştığını ve uzun uzun konuşmasının tek nedeninin içinde pek çok boşluk bulunan ve bazen insana son derece mantıksız gelen bürokrasiyi kafalarımızda hiçbir soru işareti kalmayacak şekilde açıklayabilmek olduğunu söyledi. Annemle babamı aradım, gerekli belgeleri ertesi gün bana ulaştırmalarını istedim. Aksi gibi onlar da tatildeler şu sıra.


Daniel'ın nevi şahsına münhasır bir kimse olduğunu geçen yıl bol bol belirtmiştim. İlk akşamımızda, havuzun yanındaki zincirde yürüme denemelerinin ardından, yemeğe gitmeden hemen önce bir sıçrayışta yukardaki ağacın dalına tutundu, sallandı, süründü, sonra daha yukarılara tırmanıp ağaçta yetişen ne idüğü belirsiz şeylerden topladı, soydu ve ne oldukları üzerine tartışmalara öncülük etti.


Merkezden en son Karel'le ikimiz çıktık, zira saat tam beş olmuş, ana kapılar kapanmıştı. On beş yirmi dakika geciksem kim bilir halim nice olurdu! Hele telefonlarıma bir türlü çıkmayan İtalyan elçiliğinin acil durum numarasını tuşlamasam, burada polise gitmek yerine elçilikle konuşmamın daha uygun olduğunu söyleyen arkadaşlarıma kulak verip vizemin süresi dolduktan sonra polise bugün gitsem, bugün kapalı diye yarın vizenin üzerinden iki gün geçmiş halde tekrar dönsem muhtemelen sınır dışı edilecek, Schengen vizesini ömrümce bir daha anca rüyalarımda görebilecek ve hatta belki tutuklanacaktım bile! Memurun ilk konuşmamızda bana gülerek "Evet, bu gece yarısından sonra kaçak bir suçlu olacaksın!" deyişi ne kadar esprili bir tonda duyulursa duyulsun öyle boşuna sarf edilmiş değildi!

Üzerimde anlatamayacağım, tuhaf bir his ve ağır bir yükle yürümeye koyuldum. Karel beni bisikletinde taşıyabileceğini söyledi, bunun üzerine trafik ışıklarının bizi sıkıntıya sokmayacağı bir yere kadar yürüdük ve ardından bisikletin demirine oturdum, okula öyle gittik. Sonraki gün ülkesine dönecek Kanadalı bir arkadaşı varmış, onun bisikletini benim için isteyebileceğini söyledi. Yolda yine bol bol konuştuk da keyfim yerine geldi; öte yandan önceki gün heyecanla incelediğim ve tanımak için can attığım her şeyden utanır gibiydim şimdi. Hepsine kaçamak bakışlar atıyordum; sanki onlara bakmak, dokunmak hakkım değilmiş, bu ülkede fazladan oksijen tüketiyormuşum ve her an birileri varlığımı fark edip tüm bakışların bana çevrilmesine neden olacakmış gibi.

Laba döndük, herkese tek tek durumumu açıkladım. Bu sırada yeni gelen Çek Honza, Alman (ama burada okumuş ve Çekçe konuşan) Marco, Alman Georg ve Fransız Gilles ile tanıştım. Gilles'in odasında çamaşır makinesi var ve hepimiz onu kullanacağız - tabi burada kalabilirsem. İki gündür bütün cümlelerin sonuna bu eklemeyi yapıyorum; eve temizlik malzemesi almalıyım - ama burada kalabilirsem, kendime havlu almalıyım - tabi burada kalabilirsem...

Her işte bir hayır vardır sözünü çok sever ve başıma gelen pek çok şeyden sonra kendime hatırlatırım. Şuraya gelmişim, görmesem olmaz diye bir hafta sonuma Viyana'yı sıkıştırmak, bir başkasında Prag'a gitmek ve hatta zamanım olursa herkesin buradan ulaşmanın çok kolay olduğunu ve kesinlikle gitmem gerektiğini söylediği Bratislava'ya geçmek düşüncesindeydim; öte yandan sakin sakin oturup kendime Brno'da bildik, tanıdık sokaklar, kafeler yaratmaya ve günlük yaşantıya karışmaya da öyle hevesliydim ki ikisini birden yapmaya vaktim olmayacak, seçim yapmam gerekecekti. Şimdi seçim benden bağımsız olarak yapılmış oldu; Çek Cumhuriyeti'nden çıkamayacak ve gidiyorsam yalnız Prag'a gidebileceğim - tabi burada kalabilirsem.




Yemek için bir Japon restoranını seçtik. Öğlen ve akşam yemeklerimizi Dan'in acıkma saatine göre belirliyoruz; öğlen on ikide, akşamları altıda çıkıyoruz. Altı benim için çok erken olsa da menüyü algılayıp Çek dilini bilenlere çevirtmemiz ve siparişlerimizi vermemiz bir saati buluyor ve yemeklerimizi benim için normal olan bir saatte, yedi buçuk sularında yiyoruz. Böyle korkunç bir günün ardından suşi yiyeceğime çok sevindim, her ne kadar suşiler hiçbir şeye benzemiyorduysa ve dişimin kovuğunu bile doldurmadıysa da şikayet etmedim. Eve dönmeden önce açık bir süpermarketten peynir, balık, sebze, meyve aldım ve yolda Karel beni arayıp Kanadalı arkadaşını uğurlamadan önce yemek yiyeceklerini haber verdi, poşetleri bırakıp onların yanına gittim. Burada pek meşhur olan domuz pirzolasından ısmarlamışlardı, yarısı yağ yarısı et. Adam gibi et bulabilmek için koca kemiğin sağını solunu epey didikledikten sonra iyice doyduğumu hissettim. Karel'in masamızdaki arkadaşları çoğunlukla Çekçe konuştular ve pek bir şey anlamadım, ara sıra çok güldükleri konuları açıklamaya giriştiklerinde hepsinin hafiften bel altı ögeler içeren anılar ve konular olduğunu öğrenip bu işe pek şaşırdım. Kanada'ya dönecek olan çocuğun ailesi Çek'miş ama Kanada'da yaşıyorlarmış ve buraya gelmesinin nedeni bira içmek, eğlenmek ve güzel kızlarla takılmakmış! Burada herkes inanılmaz şekilde bira içiyor ve bira burada -deyim olarak değil, gerçekten- sudan ucuz!

Hava geceleri epeyce soğuyor. Daha garip olan, güneş ışınları bulutlar tarafından kesilir kesilmez hava insanı üşütüyor ve birkaç dakika sonra bulutlar bir kenara çekilince her taraf yine sıcacık oluveriyor. Neyse ki geceleri üşümüyorum, içine yer yer yün tıkıştırılmış yorgan(ıms)ım yeterli geliyor. Cumartesi günü çok yağmur yağmış, geçen hafta da öyle. Bu hafta da cumadan itibaren dört gün yağmurlu görünüyor, bakalım.

Bu sabah zar sor uyanıp koşuya çıktım. Merkeze giden uzun ve dümdüz cadde boyunca koştum, on beş dakika sonra Cascine'nin yanında anca fındık kadar kalacak bir parkta on beş dakika bir aşağı bir yukarı zaman geçirdim ve merkeze devam ettim. Alışveriş merkezlerini, tanıdığım mağazaları gördüm ve aynı yoldan koşarak evime döndüm. Birkaç dakika sonra telefon çaldı, burada bizimle ilgilenen tatlı sekreter Renata arıyordu. Gilles, Georg ve Renata ile başka bir adamın sürdüğü bir arabaya binip konaklama ücretlerimizi ödemek üzere bir otele gittik. Altı eylüle kadar konaklama paramı ödedim - tabii burada kalabilirsem. Bir şekilde daha erken dönecek olursam kalmadığım günlerin parasını geri alabilecekmişim, dolayısıyla dönüş tarihim olarak Dan'in döneceği tarihi bildirmeyi uygun gördüm.

Para ödediğimiz sırada üzerimde hala koşu kıyafetlerim vardı ve duşumu almamıştım, bu nedenle eve dönüp alelacele giyindim, yıkandım ve öğle yemeğimizi yedik, ardından okula döndüm. Annemler acente aracılığıyla uçak rezervasyonumu belgeleyen bir mail yollamışlardı fakat gayet Word'de hazırlanabilecek denli basit bir şeydi bu. Karel'le tekrar konuştum ve memurun zaten rezervasyon değil bilet istediğini öğrendim, bunun üzerine saatlerce Türk Hava Yolları'nın bir türlü açılmayan sitesine girip bilet almakla uğraştım. Seyahat sigortası belgelerim geldi, ardından oturup durumumu açıklayan bir dilekçe yazdım ve Karel'e çevirmesi için rica ettim. Arada Marco'nun ikram ettiği İsviçre çikolatasından yedik, ağzımız tatlandı. Öğlenleri yemekten sonra yukarıda bir odada Arnab hepimize espresso yapıyor. İki gündür o kadar çeşitli şeylerden bahsediyoruz ki burada sürekli konuşuyor olmak çok hoşuma gidiyor.


Üst sıra labımız, alt sıra ise okulun kafesi ve evet, burada isteyebileceğiniz her türlü içki mevcut!


Öğleden sonra zamanın nasıl geçtiğini pek anlayamadım, uçtu gitti işte. Akşam yemeğimizi okulun yakınında bir restoranda yedik, bu sefer yanımızda Çekçe bilen bir Allah'ın kulu olmadığından siparişlerimizi verene kadar akla karayı seçtik. Nisan ayında burada olduğu için Arnab iyi kötü bir şeyler açıklayabiliyor neyse ki. Arnab, Yanmin, Dan ve Nagendra burada bir ev kiraladılar gelmeden önce. Ev onlara öyle güzel anlatıldı ki hepsi duraksamadan orada kalmayı kabul ettiler, hele vejetaryen olduğu için dışarıda yemek yemekte kimi zaman zorlanan Nagendra için mutfağı olan bir evde kalabilecek olması harikaydı. Buraya geldiklerinde evin çok kötü durumda olduğunu görmüşler; her yer derme çatma, klozet bile kırık dökükmüş, ortalarda inşaat malzemeleri, borular geziyormuş. Ev pislik içindeymiş ve örneğin odalar halı kaplamaymış ama süpürge falan bulunmadığından hiçbir şekilde temizleyemiyorlarmış. Evde yalnız dördü kalacaklarını sanmalarına karşın üst katta dört kişi daha kalıyormuş ve mutfak da onların katındaymış, üstelik mutfakta yalnız dört tabak ve az bir eşya daha varmış, dolayısıyla mutfağı da istedikleri gibi kullanamıyorlarmış. Birçok şeyi inanılmaz bir hassasiyetle, birçok başka şeyi de aynı ölçüde bir umursamazlıkla karşılayan Dan için evin durumu sorun edilecek bir şey değildi, orada yaşamaya devam edebileceğini söylüyordu. Yanmin de evin gayet "konforlu" olduğunu ve rahat ettiğini belirtti, diğerleri Yanmin'in bu standartları çok garipsememiş olsa bile kültüründen dolayı şikayette bulunmak istememiş olabileceğini savundular. Nagendra evin yaşanabilecek bir yer olmadığını düşünüyor ama fazla da sesini çıkarmamaya çalışıyor gibiydi; fakat Arnab bir dakika bile orada kalmamak için elinden gelen her şeyi yapabileceğini yineliyordu sürekli. Evin konusu açılır açılmaz yüzünü ekşi bir ifade kaplıyor ve canı fena sıkılıyordu. Kısa bir süre içerisinde sanıyorum Nagendra ve Arnab da Gilles ve Georg'un dairelerine yerleşecekler.

Çekler kremayı çok, çok seviyor olmalılar - bira kadar olmasa da. Tavuklu yemeklerde, makarnalarda illa krema sosu oluyor; tavuk dediğime bakmayın, kremanın içinde abartısız iki üç lokma tavuk yüzüyor. Dün yapamamışlardı ama bu öğlen sosu ayrı getirdiler, kadının bana "Yani sos istemiyor musun? Iyy, öyle bir şeye benzemez ki!" derken takındığı yüz ifadesini görmeliydiniz.

Yemekten sonra Nagendra ile süpermarkete gittik, gün içerisinde tüketebilmek üzere biraz meyveli yoğurtla karamelli ve vanilyalı iki paket çay aldım - tabi burada kalabilirsem. Nagendra geçen seneye göre çok daha iyi, mutlu, heyecanlı olduğumu fark etmiş görünüyor ve buna ilişkin sorduğu ufak tefek sorulara verdiğim cevapların ardından gülümseyerek kafasını sallıyor. Onunla karşılaşır karşılaşmaz ilk söylediğim şey ona kötü bir haberim olduğuydu, zira geçen yıl sigarayı bırakmam gerektiğini öyle babacan bir tavırla söylemişti ki bu temennisini gerçekleştirememiş olmak içime işlemişti!

İki katlı malikanemin kendine has ve benim için çok, çok tanıdık bir kokusu var. Sekiz sene önce Ankara'da şimdi oturduğumuz evimize taşındığımızda orası işte aynen böyle kokuyordu! Ahşap kokusu diyeceğim sanırım, zira üniversite fakültesinin konaklama biriminde yerlerin hakiki parke olması biraz alışılmadık görünse de gerçekten öyle galiba. Merdivenleri her tırmanışımda bu kokuyu içime çekiyorum ve tam bilmediğim ama olabildiğince bana ve yeni evimize taşınmanın huzuruna ait şeyler hissediyorum. Hele yatarken, çarşafların tuhaf kokusuna aldırmadan ahşabı duyumsamaya devam ediyor, Ankara'da, taşınmanın ve hayatımda açılan yeni sayfaların heyecanı içinde kitabımı okuyup uykuya öyle dalıyorum.

Aynı "yeni" koku okulun koridorlarında gezinirken, labda bir yerden bir yere giderken, çekmeceleri açarken burnuma çalınıyor. Gün içinde kim bilir kaç kez bu şekilde zamanda ve uzamda yolculuk ediyorum; Brno'da olmanın en güzel yanı bu tarifsiz "yeni" kokusu.

Bu kokuyu olabildiğince içime çekmek istiyorum - tabi burada kalabilirsem!

Ci vediamo Firenze!

07 Ağustos 2010 Cumartesi - 23:22

Bologna Centrale’de trenimin yeniden hareket etmesini bekliyorum. Üç kişi kalacağımızı sandığım kompartımanda tek başımayım, zaten burası öyle küçük ki üç kişinin ne şekilde sığabileceğini anlamış değilim. Hadi benim yatağın üzerine bir yatak açılabiliyor diyelim, üçüncü yatak nerede olacaktı hiç bilmiyorum. Neyse, üzümü yiyelim bağını sormayalım. Valizlerim kendi etrafımda dönmeme olanak tanıyacak olan minicik alanı tamamen doldurdu, girişi de bir güzel kapattı. Başka birisi içeri adımını atamaz artık.




Viyana’ya varmadan bir saat önce genç, hafif toplu, uzun saçlı ve pek sevimli kondüktörümüz beni uyandıracak ve işaretlediğim yiyeceklerden oluşan kahvaltımı getirecek! Kahvaltıda bir fincan kahvenin yanında ekmek, krem peynir, Avusturya peyniri, hindi sosis, bal ve müslili yoğurt yiyeceğim. Avusturya peynirini önce işaretledim, sonra sildim, sonra Bologna’da durduğumuzda kondüktöre peyniri istediğimi söyledim. Çok mühim bir meseleymiş gibi bir saat boyunca Avusturya peyniri nedir, neden denemeyecekmişim diye kafa patlattım.

Trende kahvaltı servisi olacağını duyar duymaz bugün Amore Mio’dan aldığım krem peynirli ve koyu renkli adını unuttuğum salamlı sandviçimi bir anda yiyiverdim. Onu kahvaltı niyetine almıştım, daha doğrusu yarısını kahvaltıda yiyip kalan yarısını da Brno’da akşam yemeğim falan yapacaktım. Gözüm döndü bir anda. O sandviçten bir kere Simone aldığında ısırıp bayılmıştım. Koyu renkli o salam burada çok ünlü zaten, ama ben hiç sandviç yemediğim için hep Simone’ninkilerden ısırdıklarımla yetindim. Son günümde ondan alacağım diye günler öncesinden plan yapmıştım, tabi o kadar heyecanlandım ki küçücük kompartımanımın yatağına oturup sessizlik ve huşu içinde yiyip bitirdim.

Perşembe akşamı içimi döküp rahatladıktan sonra nedensiz keyifsizliğim uçtu gitti. Belki hormonel bir şeydi, belki yıldızlarla falan ilgili bir şeydi, ne bileyim aslında belki fazla yemek yemektendi; neyse işte dün kendimi çok, çok iyi hissediyordum. Son günüm olduğu için çok duygusaldım, hele sabah. Uyandığımda bugün son günüm, şunu son kez yapıyorum, bunu son kez görüyorum diye hatırlatmalar yapmıyordum kendime, zira cumartesi günüm de vardı, ama derse girdiğimde okula son kez geldiğimi fark ettim ve bazı şeyleri hakikaten de son kez yapıyor olduğumu iyiden iyiye hissetmeye başladım. Derste Perşembe günkü gibi çok eğlendik, zira imperfetto aşkım doludizgin devam ediyordu ve passato prossimo kullanıldığını gördüğüm tüm cümlelerin ardından “Ama buraya imperfetto da gelebilir, değil mi?”diye soruyordum; bu sorunun istisnasız her cümleyi takip etmesi nedeniyle sinirlerimiz bozulduğundan iki gündür devamlı gülüyoruz.



Chizu gramer dersine gelmedi. Onu görüp hediyesini veremeyeceğim diye endişelendim, bir de kart yazmıştım ona, hem de İtalyanca. Arada hepimiz Moyo’da buluştuk. Dün ilk ve son defa, bir sürü arkadaşımın hemen her arada tükettiği ama benim asla almadığım ve ara sıra onlarınkinden bir parça koparmakla yetindiğim üzeri pudra şekerli kruvasandan aldım. Başından ve poposundan birer büyük parça kopardım, kızlara kalanı yiyin dedim ama kimse yemeye kıyamadı! Kısa bir süre sonra Simone geldi neyse ve kruvasanı anında ona pasladım, pek sevindi. Bugüne kadar ara sıra onun yemeklerini didiklemiştim, bu sefer de ben ona ısmarlamış olayım. Dün Jonina’nın da son günüydü, o yüzden Moyo’da hep beraber bir fotoğraf çekme seansı düzenledik. Akşam yemek için Zoe’ye gitmeyi kararlaştırdık, aperativo olsun ama değişiklik olsun, Moyo’nun sahiplerinin yeri olsun ki Moyo tadında olsun.

Dersler bitince Danielle ile öpüşüp koklaştık, Henrichetta, Nori ve Chizu ile uzun uzun sarıldık. Kim bilir, belki birbirimize dilediğimiz gibi olur ve seneye tekrar görüşürüz! Maria’nın özel dersinden önce beraber kahve içmeye gittik; okulun karşısında bir küçük kafe daha varmış, gözümüz Moyo’dan başkasını görmediğinden bugüne dek hiç fark etmemişim. İki kocaman cappucino istedik, dışarıdaki küçük masalara kurulup oradan buradan lafladık biraz. Maria’yla farklı hayatlarımız var, oysa düşünce yapılarımız pek çok açıdan birbirine benziyor, dolayısıyla onunla konuşmaktan çok keyif alıyorum; nasıl diyeyim sesinin tonu, bir bakışı beni rahatlatıyor, sakinleştiriyor. Gerçekten öyle pürüzsüz, öyle yumuşacık bir sesi, öyle duyarlı ve samimi bir havası var ki insan onunlayken bir anda her şeyi unutup yalnız iyi hissetmeye, her şeye olumlu yönden bakabilmeye odaklanıyor.

Hava dün öyle güzeldi ki parkta tam bir saat koştum, şu ömrümde daha bir saat koşmamıştım halbuki. Chizu’nun “Floransa çok pis!” diye haykırmasına neden olan at dışkılarının parkın ortalık yerlerinde ne aradığını da dün çözdüm, jandarmalar parkta birbirinden güzel atlarla geziyorlar. Kahverengi atlarla gezen iki jandarma var, asıl başka iki tanesi bembeyaz atlarla geziyorlar ve bu beyaz atlar diğerlerinden çok daha büyük, bir o kadar da görkemliler. Kocaman, yumuşacık görünen kuyrukları ve inanılmaz bir zarafetleri var. Beyaz atlı jandarmalarla gün içinde ikinci karşılaşmamız biraz değişikti, ikisi yanımdan geçerken bana bakıyorlardı ve ben de onlara ve atlarına bakıyordum, sonra diğerinden daha büyükçe olan at bir anda durdu, ben bu niye durdu demeden geçtiği yollara son derece belirgin izler bırakmaya başladı. Jandarmalarla bir daha birbirimize bakmadık.

Ben atlardan korkuyorum! Atlardan çok korkuyorum! Meydanlarda faytonların aralarından geçerken resmen nefesimi tutup yumruklarımı sıkıyorum! Bazılarının sağında solunda bir kağıt üzerine bir şeyler yazıyor, bence sevmeyin ısırır, yer falan yazıyor olabilir. O kadar büyükler ki beni ürkütüyorlar, yanlarından geçtiğim sırada ağızlarını sağa sola oynatıyorlar, sanki her an boyunlarını bana çevirip bir lokmada beni yutacaklarmış gibime geliyor; ya da durup dururken bir ayaklarını kaldırıp küt diye böğrüme bir tekme savuracaklarından endişe ediyorum. Bazı şeyler insanda yer ediyor: küçükken bir belgesel izlemiştim, bir çiftlikte sağlıklı ve bakımlı bir atı okşayan bir adamcağızın kolu kesiliyordu, çünkü atlarda bulunan bir bakteri atı iki dakika sevdi diye ona bulaşmıştı. O gün bu gündür dokunacağım varsa da hiçbir ata dokunmadım, şimdi ise üstüme mikrop bulaşır falan diye değil ama korkuyorum işte! Atların insana nasıl yakın hayvanlar olduklarını da biliyorum oysa, hem hayvanlardan korkmak gibi bir huyum da yok - ama sebepsiz yere, çekiniyorum işte atlardan!

Parkta sürekli bulutları takip ettim, ilerde bir yerde çok koyu renkli bulutlar dehşetli bir kümelenme içindeydiler, ara sıra olduğum yerde uzun uzun durup ne tarafa gittiklerini anlamaya çalıştım. Cascine’den döndüğümde yağmur yağmayacağından neredeyse emin gibiydim, böylece bir aydır ilk defa maşamı kullanarak saçlarımı yaptım! Önceki gün yağmur çamur var diye eve tıkıldığım sırada yine bir aydır ilk defa ellerime de oje sürebilmiştim. Şöyle adam gibi süslenip püslenebildim ilk kez, zira burada sokak çocuğuna dönmüştüm. Ellerime bir kere bile oje süremedim, hep ilgilenmem gereken başka şeyler oldu ve zaten ojenin ellerimde çok duracağına da inanmıyordum. Bacaklarım morluklar, yaralar, kabuklar ve şişlerle dolu. Amele yanığı dediğimiz durumun capcanlı bir örneğiyim, inanılmaz komik bir vaziyetteyim ama neyse ki plajdan başka yerde anlaşılmıyor. Üst bacaklarımın ortasında şortun çizgisinden yukarısı bembeyaz, boynumun aşağılarında tekrar bronz oluyor ve Viareggio’da çekilen resimlerime güleyim mi ağlayayım mı bilemiyorum! Her gün terlik giydiğimden ayaklarıma gün içinde krem süremiyorum, ayaklar çatır çutur. Şort giyip oradan oraya yürüyorum, Floransa’da ise her yerden toz kalkıyor, dolayısıyla bacaklarımı da çok kremlemiyorum; kısacası bütün vücudum çöl. Aynı şekilde ellerim de nemsizlikten kaskatı. Göçebe kabile mensubu gibiyim.



İşte dün ilk defa maşamı tozlu raflardan çıkardım diye bambaşka hissettim kendimi, baloya gidiyormuş gibiydim. Tıkır tıkır yürüyüp Duomo’nun orada bir Tabaccheria’dan Türkiye pulu aldım, zira sabah bizim buradakinde kalmamıştı. Piazza della Repubblica’da Edison’dan kartlar aldım. Moyo’nun önünde Carolina’yla buluştuk ve Zoe’ye geçtik, bizden biraz sonra Simone, Ashley, daha yeni tanıştığım Avusturyalı Anela, yine yeni gelen İspanyol Lucia, bugün merdivenlerde gördüğümüz ve Maria’nın bana anlamlı anlamlı bakmasına neden olan Anthony ve İngiliz aile geldiler. Hayatımın en leziz aperitivosu bu akşamdı, Simone “Son gecen olduğu için özellikle telefon açıp bugün harika yiyecekler hazırlamalarını söyledim!” dedi ve hakikaten bunu yapmış olsa anca bu kadar güzel olabilirdi. Peynirli, mısırlı süper bir salata vardı, ton balıklı fasulye, deniz mahsullü barbunya, bulgurlar, makarnalar, of neler yoktu ki! Bir yandan yiyip bir yandan sohbet ettik, epey kalabalık olduğumuzdan sürekli konuşacak bir şeyler çıkıyordu ve herkesle ayrı ayrı iletişim içinde olmak hiçbir tekdüzeliğe yer vermiyordu. Bir ara İngiliz hanımla epey konuştuk, kocasının ve oğullarının adını biliyorum, oysa kadının adını unuttum yine! Gündüz merdivenlerde burun kıvırdığım o Anthony de neydi öyle Tanrı’m, koca bir yıldır hiç kimseleri beğenmemiş, kimseye göz ucuyla bile bakmamıştım ve şimdi bu oğlana resmen tutulabilir, Carolina’nın dediği gibi onunla buracıkta evlenip Avustralya’ya taşınabilir, sahilde küçük bir bar açıp boy boy çocuklara annelik edebilirdim! Ne günah işlediysem artık, durdu durdu son gecemde karşıma çıktı!

Zoe’den sonra Anela ve Lucia’dan ayrıldık, Anela öyle tatlı, samimi ve sevgi dolu bir kız ki bana uzun uzun ve defalarca sarıldı, şurada tanışalı üç gün oldu ve gidiyorsun, çok üzülüyorum dedi durdu. Fotoğraflarda nedense tam gülmüyor ama güldüğünde güzelliği hepten ortaya çıkıyor. Carolina, ben ve Anthony, Antonio ve Duygu’yla buluşmak üzere Moyo’ya gittik ama içerisi öyle gürültülüydü ki günlerdir dışarı çıkmak isteyen ve bugün üç haftalık tatiline resmen kavuşmuş olan Antonio’nun hevesi kursağında kaldı, yine onların evine gitmek istedik. Antonio da öyle şeker ki hiçbir şeye içerlemiyor, önemli olan hep beraber olmamız diyor; o kadar giyinmiş parfümlenmiş oysa. İçimden geldi ben de onlara bir şişe şarap aldım eve çıkmadan, burada gece 10’dan sonra öyle şişeyle şarap almak falan yasakmış dün öğrendim. Adam poşete koyup sıkı sıkı sardı, aman kimseye göstermeyin etmeyin, çantanıza koyun dedi sürekli, çekinmese eve kadar bize eşlik edecek ve şişeyi olabildiğince kamufle etmeye çalışacaktı.





Evde yine bol bol gülüşüp sohbetler ettik, Anthony daha birinci seviyede olduğundan çoğu zaman bizi anlamak için çaba sarf ediyordu ve onun Fransız bakışları sayesinde İtalyancayı epeyce sökmüş olduğumu fark ettim. Antonio üç beş dakikada bir “Gitmee!” diye haykırıyordu, ben de onun bu ufak zaafından faydalanıp dergi yığınından kendim için seçtiğim ve evlerine her gidişimde içim giderek baktığım dergiyi bana vermesi için izin istedim. Gecenin sonunda tıpkı Zoe’den ayrılırken hissettiğim gibi, gideceğim için korkmayarak ve hüzünlenmeyerek ayrıldım evden, hepsine sıkı sıkı sarıldım ve onları tekrar görebilmeyi diledim. Elimde sıkı sıkı tuttuğum dergimle Santa Croce’ye doğru ilerledim, meydanda birkaç dakika oturup soğuğun hafif hafif içime işlemesine aldırmadan kiliseyi seyrettim. Buraya ilk geldiğimde hiçbir şeyin değişmediğini, her şeyin geçen yılki gibi olduğunu görmüştüm ya, belki bir zaman sonra yine dönüp aynı cümleyi kurarım ve kim bilir, o değişmeyen “şey”lere insanlar da dahil olur.



Eve döner dönmez uyudum, ertesi sabah yine ilk iş Cascine. Pislikten ölüyordum, ama Cascine’ye son bir bakış attıktan sonra Mercato Centrale’ye uğrayıp ilgimi çeken bir şeyler almadan İtalya’dan ayrılmak istemiyordum. Marketin ikide kapandığını duymuştum, o nedenle eve uğrayıp çantamı aldıktan sonra spor kıyafetlerim ve tuzlu vücudumla Mercato Centrale’ye gittim. Kapıda cumartesi günleri beşe kadar açık oldukları yazılıydı, bir an eve gidip duşumu alıp dönmeyi düşündüm, sonra hazır gelmişken kalayım diyip vazgeçtim. Asıl niyetim Amore Mio’daki gibi bir kavanoz Salsa Tartufata almaktı, biraz da porcini mantarı. Pek çok dükkanın önünde peynir, sirke, tatlı, kurabiye, zeytinyağı ve değişik soslardan tatmak mümkündü, ben de hepsinden azar azar deneyip mideme bayram ettirdim. Dükkanların hepsinde üç aşağı beş yukarı aynı şeyler satılıyordu, gözüm kuru meyvelere takıldı kaldı. Bir sürü kuru meyve denedim, kendi ülkemde hiç böyle leziz ve çeşitli kuru meyvelere rastlamamıştım. Fiyatları da çok uygundu üstelik. Birer poşet kuru Hindistan cevizi, kuru mango, kuru kavun ve kuru çilek aldım; çok arada sırada, örneğin hafta sonları kahvaltılarımda İst Cafe’de yediğim muhteşem müsliye benzer tatlılar yaratmak için. Yıllar, yıllar önce annemlerle Milano’da yediğimiz safranlı risottonun tadı damağımızda kalmıştı ya, iki paket Milanese risotto, bir paket limonlu risotto, bir paket deniz mahsullü, bir paket tartufolu aldım, yanına bir paket de cevizli mevizli pesto baharatı. Başka harika baharatlar da vardı ama onlara aldanmadım, onun yerine paketlerin içeriğini okuyup not ettim. Aradığım lezzette Salsa Tartufata’ya rastlamadım; pek çok çeşit vardı: peynirli, kuşkonmazlı, zeytinyağlı, ballı, neler neler. Birkaç yerde denememe izin verdiler, ama yok hiçbiri istediğim şey değildi, ben de kalıversin dedim. Ufak bir paket porcini mantarı aldıktan sonra dükkanlardan birinde bir lokma cantucci tattım. Bu cantucci sert bademli bir kurabiye, yani öyle çok bir özelliği yok; ama buradaki öyle güzeldi ki anneciğimle çay saatlerinde yeriz diye ufak bir paket de ondan aldım. Kurabiyelerden önce pirinçleri aldığım dükkanda kasadaki kadın “Bütün kapılar kapandı, siz şuradan çıkabilirsiniz!” dediğinde bir an anlayamadım, kapıda cumartesileri beşe kadar açık yazmasına rağmen yazın işler başka türlü yürüyormuş, yine ikide kapanıyorlarmış. Koştura koştura cantucci aldığım sırada eve gidip duş alma planımı uygulamış olsam nasıl bir hüsrana uğrayacağımı düşündüm, pistim ama neyse ki en kaliteli ama en hesaplı ürünlerden oluşan alışverişimi tamamlamış ve üç torba yiyecekle Mercato Centrale’den ayrılabilmiştim!

Yazın burada bütün restoranlar, barlar, mağazalar açıkmış gibi görünüyor, halbuki bunlar kadar bir kısmı da kepenkleri eylüle kadar indiriyor! Floransa’nın turist kaynadığı yaz ayları boyunca pek çok işletme kapalı kalıyor, azami kâr getirebilecek bir sezonda bunu yapıyor olmaları son derece ilginç.

Elimde torbalarım, hemen yakınımdaki istasyona uğrayıp pasaportumu nereden damgalatabileceğimi sordum. Schengen’imi İtalyan elçiliğinden aldım, altı aylık süresi var ama tek bir ülkede yalnız otuz gün kalabiliyorum, dolayısıyla İtalya’dan çıktığımın bir şekilde belgelenmesi gerek. Polislerle konuştum, benim hiçbir şey yapmama gerek yokmuş, trene polisler gelecek ve her şeyi halledeceklermiş. İstasyonda dergilere göz attım, giderken alırım nasılsa diyip eve doğru yürüdüm. Kartları koymak için zarflar, Brno’da kullanmak için yedek sivrisinek kovucu aldım ve kahvaltılık sandviçimi alıp Francesco’ya Salsa Tartufata’sını nereden bulduğunu sormak üzere Amore Mio’ya uğradım. Simone de içerdeydi, hep beraber biraz oturduk, ona aldıklarımı gösterirken taksi çağırmayla ve mektup yollamayla ilgili şüphelerimi tamamen giderdim. Simone pek çok kez yaptığı gibi yine anahtarlarını bir yerlerde unuttuğundan dün gece okulda kıvrılıp uyumuş! Francesco Salsa Tartufata’yı restoranlara, barlara malzeme satan bir toptancıdan alıyormuş. Burada belirtmeliyim ki Mercato Centrale’deki tartufolar San Gimignano’dakilerin üçte biri boyutunda ve lezzetinde, ama üç katı fiyatındaydı; iyi ki San Gimignano’dan almışım. Simone ve Francesco ile kim bilir kaçıncı kez vedalaştıktan sonra, sonunda, eve gidip banyomu yaptım. Devamında en sevmediğim iş olan valiz toplamaya giriştim, her şeyi katlayıp poşetledim. Buzdolabında beşte bir şişe balzamik sirke ve on-on beş kapariden başka bir kalıntı bırakmamış olduğuma çok sevindim.




Yemek yemek ve son bir kez Piazza della Signoria’ya uğramak için bilgisayarımı ve bıçağımı alıp dışarı çıktım. Aperitivolarda bıçak verilmiyor ve bu işe deli oluyorum. Moyo’da her aperitivoya gidişimde garsonlardan birinin yanıma yaklaşıp “Pardon ama galiba siz aperitivo konseptini biraz yanlış anlamışsınız. Aperitivo demek, içkinin yanında atıştıracak üç beş parça yiyecek almaktır; sizin gibi çatlarcasına büfeyi silip süpürmek değil!” demesinden endişe ediyorum. Bıçağı normal yemeklerin yanında tabii ki veriyorlar, ama aperitivoda değil. Ben de her seferinde kumral, güler yüzlü, tatlı garson kızdan utana sıkıla bıçak istiyorum ve o da beni kırmayıp getiriyor. Bu normalde yaptıkları bir şey değil, zira dün Zoe’de bana bıçak vermediler. Dahası, Çarşamba akşamı Moyo’da çalışan bet suratlı koyu saçlı garson kız da vermedi. Aperitivoda bıçak istemek, süpermarkette torba istemek gibi, çok alışılmadık ve tuhaf bir şey. Süpermarkette iki litrelik kola, yanında iki torba da meyve sebze aldınız diyelim, torba vermiyorlar! İstediniz mi sanki kasadaki tüm parayı istemişsiniz gibi bir bakış atıyorlar önce, sonra feci bir isteksizlik ve hor görüyle ucundan tuta tuta bir torba uzatıyorlar. Perşembe akşamı tedarikli davranıp bıçağımı yanımda götürdüm, oysa yine kumral kız çalışıyordu ve ben istemeden önüme bir bıçak bıraktı! Bugün önce aperitivolarda tıkınmaktan yorgun düşmüş midem için bir ilaç aldım, sonra Piazza della Signoria’da ne hikmetse ben gittiğimde hep beni bekler bulduğum aynı taşa oturup üç beş dakika geleni geçeni seyrettim, fotoğraf çektirdim, ardından süpermarkete uğrayıp ananaslı, vanilyalı ve bir de tatlı süt aldım. Tatlı sütün neye benzeyeceğini bilmiyorum, aslında çok da beklenti içine girmemek gerekiyor. Şekerli süt gibi bir şey olsa gerek, yine de üzerinde “bianco dolce” yazan bir şişeye karşı koyamadım.

Moyo’ya tıpkı Perşembe günkü gibi bıçağımla gittim. Saat tam yediydi ve aperitivo henüz başlamamıştı. Şansıma yine kumral kız vardı, ona bugün son yemeğimi yiyeceğimi söyledim, hemen başlayacak merak etme dedi gülümseyerek. Her zamanki pilavlarımı, yumurtalarımı yedim afiyetle, bugün çok yüklenmemeye gayret ettim. Kızcağıza zorluk olmasın diye bıçağımı çıkarmıştım ki elinde bir bıçakla geldi, “Aa, bıçağın varmış!” dedi bana, güldüm.

Tadına vara vara yediğim yemeğimin ardından istemeye istemeye toparlandım, kumral kızı bulup yanına gittim ve bugüne kadar tanıdığım en tatlı garson olduğunu söyledim ona, “Ne demek, sadece bıçak getiriyordum oysa!” diye karşılık verdi; halbuki bu cümleyi kurarken tanımış olduğum diğer garsonlara haksızlık ettiğimi hiç sanmıyordum. Elini uzatıp “Adım Agnes.” dedi, Kundera’nın kitabındaki gibi. Tanışmamızın hemen ardından sıcacık bir vedayla uğurladı beni. İtalyancanın içimi ısıtan ezgilerini dinleye dinleye, son kez, evime döndüm.

Gözde evdeydi, benim odama yerleşmiş, pek mutluydu. Beraber valizlerimi aşağı indirdik ve taksi çağırdım, üç dakikadan az sürede taksim geldi. İstasyona giderken ilk günümü hatırladım yine, şimdi her yeri karış karış bildiğimi hissetmeme rağmen yolculuk heyecanıyla geçtiğim sokakları yine sökemez olmuş, şaşkınlık içinde etrafı seyretmeye koyulmuştum. İstasyona vardığımda dergi satan dükkanların çoktan kapanmış olacağını takside fark ettim, olsun Antonio’dan aldığım yemek dergim vardı. Neredeyse bütün trenlerin peronları belliydi, bir benimkinin nereden kalkacağı yazmıyordu. Telaştan valizimde taşıdığım ve yemekten hemen önce evde yazdığım kartları postalamayı az daha unutuyordum. Aslında kartları hep uzaktan baktığım ama hiç gidip oturmadığım Rivoire’da pahalı bir espresso ya da başka bir kahve eşliğinde yazmak istiyordum, ama vaktim yetmedi. Zaten bu kadar planlayıp programlayınca Rivoire’da alelacele oturmanın da pek bir zevki kalmayacaktı.

Beş dakika gecikmeli Viyana treninin peronunun açıklanmasını heyecanla bekleyen gruba katıldım. Koca valizlerimle trene ne şekilde bineceğimi ve kompartımana nasıl sığacağımızı düşündükçe iyice geriliyordum. Tatlı kondüktörümüz sağ olsun kırmızı valizimi yüklendi ve kompartımanıma kadar taşıdı da rahat bir nefes aldım. Bugün parkta bana öpücük yollayan altmışlık amcanın üzerine trende tuvalete giderken daracık koridorda bir anda burun buruna geldiğim genç çocuk resmen üzerime yürüyüp beni güzel bulduğuna ilişkin bir şeyler söyledi, ben de nasıl olduysa gözlerimi devirip buz gibi bir ifadeyle teşekkür ettim! Sonrası malum, çıt çıkmayan ve hiç sarsılmayan trenimde hayatımın belki de en konforlu yolculuğunu yapıyorum. Odacığımda bir lavabom, kocaman bir aynam, havlularım, sabunlarım, yastıklarım, yorganım ve şimdi çok uykum var. Pasaportumu kondüktöre verdim, kontroller gecenin bir yarısı yapılıyor, boş yere uyanma ben hallederim dedi. Valizlerimi tekrar indirip bindirmeden önce harika bir uyku çekeceğim şimdi. Viyana’dan iki saatlik bir yolculukla Brno’ya vardığımda bizimle çalışacak öğrencilerden Karel karşılayacak beni, Brno’da öğrenciymiş ve o yüzden yarın bana şehri de gezdirecek.

Floransa'da görmek isteyip de gezemediğim Palazzo Vecchio ile Museo di Bardini kaldı, yemeklerini denemek istediğim restoranlar var hala ve tabii ki sokaklarda karşıma çıkabilecek, henüz bilmediğim sayısız başka yer. Bir de Chianti'ye gitmek istiyorum mutlaka, kim bilir belki günün birinde özel biriyle, ama romantik değil eğlenceli bir şarap tadımına! Bir şeyleri yapılmamış olarak bırakmak ne güzel, dönmek için bir sürü sebebim var şimdi!

Bu sabah eczanede tartıldığıma göre İtalya'dan yalnız yarım kilo fazlayla ayrılıyorum ki yediklerime bakılırsa bence bu kelimenin tam anlamıyla bir mu-ci-ze!

Yorgunluk güzel şey bazen, neyi geride bıraktığımı ya da neye gitmekte olduğumu düşünmüyorum bile. İçimden hiçbir şeye hoşça kal demek gelmiyor! Trenin huzurlu sesine dalıp evimdeymiş gibi uyuyacağım!