Çarşamba sabahı duştan yeni çıkmıştım ki oda telefonum çaldı. Projenin asıl büyük patronu Honza (burada birkaç Honza'mız var; Honza ismi Jan isminin lakabı gibiymiş, zira Jan Johannes'tan geliyormuş ve dolayısıyla Almanca'da Hans ve Çekçe'de Honza oluyormuş. Çek Cumhuriyeti'nde çok yaygın bir isimmiş, aynı şekilde bir sürü Petr ve Lukas varmış burada) yarım saat içinde buluşup polise gitmemizi önerdi, ben de alelacele giyinip belgelerimi toparladım, Karel'le buluştum ve Honza ile Adam'a benzer bir ismi olan sarışın, küçük, hareketli ve hafif topluca oğluyla tanıştım.
Polise arabayla gittik, dokuz numaralı odada 416 numaralı kimseyle ilgilenilirken makineden 417 numarayı aldık, pek beklemeyiz herhalde diye sevindik. 416 numara içeride ne yapıyorduysa artık, bir türlü sıra bize gelmedi ve kırk dakika gibi bir sürenin sonunda kapıda 418 numara yandı! Honza aslen şu sıra tatildeydi, diğer oğlu evde yalnızdı ve bu nedenle çok zamanı yoktu. İçeri girip memura sıra numaramızı gösterdik, birkaç dakika sonra bizimle ilgilendi ve on numaralı bankoya gitmemiz gerektiğini bildirdi. Geçen geldiğimde bastığım düğmeye basmıştım oysa, o düğme ya dokuzuncu ya da onuncu odaya yönlendiriyor insanları, demek ikisi arasında fark varmış. Yeni bir sıra numarası aldık ve bizden sonra kimseler sıra numarası falan alamadı, makine hali hazırda bekleşen çok fazla insan bulunduğunu ve başka numara vermeyeceğini belirten kağıtlar çıkarmaya başladı.
Honza bizimle yarıma kadar bekledi ve daha sonra gitmesi gerekti. Onun gidişinden herhalde bir saat kadar sonra sıram geldi, pazartesi günü bir iki defa görmüş olduğum bir memur vardı içerde. İngilizce bilmiyordu, kimse İngilizce bilmiyordu, dolayısıyla davet mektubumu, seyahat sigortamı, durumumu açıklayan dilekçemi ve uçak biletimi anlamıyordu. Yalnız Honza'nın yazıp imzaladığı Çekçe belgeyi okuyabildi ve burada kalacak bir yerim olduğunu belgelememi istedi. Dün ödemeden sonra aldığım faturayı aksi gibi Renata'nın odasında unutmuştum. Davet mektubumda kalacağım yerin adresi belirtilmişti, ama adamlar İngilizce anlamadıkları için sokakta uyuyacağımı falan sanmış olabilirler. Kalacak yerim olmasa ne diye ülkeme dönmeyeyim, pek mi meraklıyım sefalete?
Memur dilekçemi ve davet mektubunu bana geri verip odadan çıktı ve kaderimi belirleyecek olan kadınla görüşmek üzere gözden kayboldu. Kaç dakika bekledik gelmesini bilmem, ama artık öyle yorulmuş ve bu durumdan öyle sıkılmıştım ki gözümü onun geleceği yönden ayırmıyor, kimseyle hiçbir şey konuşmak istemiyordum. Beklemek en zoru. Bir süre sonra memur göründü uzaktan, yanımıza yaklaştığı sırada yüzünün her kasını incelemeye ve anlamlandırmaya çalışıyordum; bir mimik yapmalı, sonuca ilişkin bir ipucu olmalı yüzünde diyordum içimden. Adam uzun süre hiçbir açık vermedi, kapısını açmadan hemen önce bize bakıp "Hadi yine iyisiniz!" der gibi gülümsedi ve rahatladım. Yine de pazartesi günü merkeze tekrar gitmemi, bu sefer yeni uçak biletimi, kalacak bir yerim olduğuna ilişkin belgemi (faturanın yeterli olacağını düşünüyoruz, ya da evime gelebilirler ve onlara yemek pişirebilirim) ve Çekçe davet mektubumu götürmemi istedi. Değişiklikler pasaportuma pazartesi günü işlenecek ve 6 Eylül'e kadar burada kalmama izin verilecek.
Karel başta bana söylemek istememiş ama pazartesi günü konuştuğumuz tatlı memur kalma şansımın yüzde kırk, en fazla altmış olduğunu ve durumun çok da iyi olmadığını söylemiş meğer. Daha sonra bir telefon görüşmesi yapmış ve o görüşmeden sonra durumun daha da vahimleştiğine ilişkin bir şeyler bildirmiş. Neyse ki şimdilik işler yolunda görülüyor, bakalım pazartesi ne diyecekler. Polis merkezini burada rutinime almayı düşünüyorum, haftada iki kere.
Daha kahvaltı bile yapmamış, çok acıkmıştım ve saat ikiyi geçmişti. Karel'in evine yakın olduğumuzdan Kanada'ya giden arkadaşının bisikletini alalım dedik, ondan önce de bir şeyler yemeye karar verdik. Yemek isimleri İtalyanca olan bir restorana oturduk, aslen bir otelin restoranıydı burası. Her şey iyi güzel de yaz aylarında ızgara tavuğu bile çekemez oldum, sıcak yemek yedim mi oturduğum yerden kalkmak istemiyorum. Brno'da çok güzel ekmekler var, İtalya'daki tuzsuz ve sepsert ekmeklerden sonra buranın çeşit çeşit ekmeklerine bayıldım. Akşamın dokuzuna kadar süpermarketlerde ekmekler hala çıtır çıtır ve inanılmaz lezzetli oluyorlar, saymadığım kadar çok çeşit var üstelik ve hepsi birbirinden tatlı, pofidik pofidik.
Yemekten kalktık ve Karel bana "Ne tarafa gidelim?" diye sordu, sanki biliyormuşum gibi. Bilmiyorum, sen göster, dedim göstermedi! Yorgundum, halsizdim ve laba gitmek istiyordum sadece. Aylar gibi gelen birkaç saniyeden sonra mecburen bir yön gösterdim, neyse doğruymuş da oraya doğru yürüdük. Sokaklarına geldiğimizde Karel bu sefer binayı tahmin etmemi istedi. Şu mu bu mu derken bir süre sonra doğru binaya girebildik. Önce bodrumu ve bahçeyi gezdik, bahçede domates, kiraz domates, çeşitli otlar, baharatlar (sanırım maydonoz, fesleğen falan gibi bir şeyler), brokoli ve meyve ağaçları vardı, daha önce hiç brokoli bitkisi görmemiştim. Kendi brokolimi kendim yetiştirmeyi ben de isterdim! Bahçenin bir yerinde küçük bir odun yığını ve etrafında oturulabilecek minderler, kütükler vardı. Karel arkadaşlarıyla burada oturduklarını, eğlendiklerini, içtiklerini anlattı ağır ağır, sonra hemen yanındaki küçük çatının altında bulunan iki koltuk, bir masa ve radyoyu işaret edip oranın hikayesini de anlattı; burada da otururlarmış ve bazen Karel buraya gelip ders çalışıyormuş. Bisikleti alıp laba hiçbir zaman dönemeyeceğimden endişe etmeye başlamıştım, alelacele güzel, harika diyip apartmana yöneldim. Evin içindeki gezimiz da bir o kadar uzun sürdü, duvardaki bir tablonun hikayesine kadar her şey tura dahil. İşin can sıkıcı yanı uzun, geçmek bilmeyen sessizlik molaları.
Çarşafların tarihine gelmeden laba dönmeyi teklif ettim, Karel yukarıdan bir şey alması gerektiğini söyledi ve apartmanın çatı katındaki daireye çıktık. Burada her şey bir kenara yığılmış, içerisi karmakarışık olmasına rağmen Karel alt kattaki gibi ayakkabılarını çıkardı, ben kapıda beklemeyi yeğledim. İçerde çıt çıkmıyordu, Karel'in yüzü bana dönüktü, benim sırtım ise duvara. "Burası da neresi böyle?" diye sordum, Karel hiçbir şey söylemedi ve ifadesini değiştirmeksizin yüzüme bakmaya devam etti. İçimi garip bir korku dalgası kapladı. Sorumu yineledim ve Karel yalnızca "Arkana bak." dedi sakince. Tamam, dedim, şimdi yavaşça arkama döneceğim ve duvarda kanlara bulanmış bir sürü genç kız fotoğrafı, yanlarında gazete kupürleri göreceğim - buradan canlı çıkamayacağım! İstemeye istemeye arkama döndüm, yukarılardan kaçırdığım gözlerimi yavaş yavaş kaldırdım ve - yan yana yapıştırılmış dünya kadar kağıt, hepsinde alabildiğine formüller, sorular! "Aa, burası ders çalışma yeriniz mi?" diye bağırdım, sessizliği olabildiğince doldurmaya çalışarak. Bu soruya çok anlamadığım bir cevap aldım, hala orada birileri mi yaşıyor yoksa aşağıdakiler ara sıra, topluca orayı mı kullanıyorlar bilmiyorum. Salonun, daha doğrusu alanın ortasında tekerlekleri poşetlenmiş, kenarda duran bir bisiklet vardı. Karel o bisikleti birleştirip ona binecekti, on dakikada bunu yapabileceğini söyledi, bunun üzerine ailemle konuşmam gerektiğini belirtip onu aşağıda beklemeyi teklif ettim. Beni banyoya götürüp camı açtı, çatıda oturmak isteyip istemeyeceğimi sordu, böylece birkaç dakika çatıda bekledim ve bisiklet birleştirme işi bittikten sonra evin sessizliği içinde aşağı indik.
Benim bisikletin sele ayarıydı şusuydu busuydu derken epey bir zaman daha yitirdik ve sonunda yine sessiz, ama hiç olmazsa dışarısı olduğundan daha iyi hissettiren sokağa çıktık. Ormanın içindeki patikada bisikletlerimizi sürerek önce yukarılara tırmandık -zorlandım!- ve sonra kendimizi yokuş aşağı bıraktık. Aynı yolda bizden başka vızır vızır, bir sürü bisikletli vardı. Bisikletle de güzel bir Brno turu yaptık, Karel birkaç yerde mola verip bir şeyler anlattı bana, örneğin birkaç apartmanın ortasındaki alelade bir alan gösterdi ve burada seçimlerden önce bir parti liderinin içkili yemekli bir konuşma yaptığını, sarhoş bir adamın daha sonra adama yaklaşıp onu bir yumrukta yere serdiğini falan. Akşam yemeğinden önce laba varsak iyiydi.

Saat dört buçuk gibi okula geldik sonunda, Karel duş alacağını söyleyip gitti ve ben de bizimkilere güzel haberleri verdim. Akşam yemeğimizi tramvay durağımıza adını veren sanat merkezi Semilasso'nun yanında, Hint yemekleri de yapan bir restoranda yemeyi kararlaştırmıştık, zira Nagendra şöyle güzel bir Hint yemeği yemek istiyordu. Gilles, Arnab, Nagendra ve Georg ile beraberdim; onlarla zaman geçirmek çok zevkli! Konumuz önce yemeklerden açıldı. Körinin ağaçta mağaçta yetişip toplanan ve işlenen bir baharat olduğunu sanıyordum; karabiber, kırmızı biber gibi. Hiç de öyle değilmiş. Hintliler köriyi iki farklı şey için kullanıyorlarmış: birisi yemeğin yanındaki pilav, ekmek vb. gibi yiyecekler için, ya da farklı baharatların karışımından oluşan bir sostan söz etmek için. Bizim köri diyip geçtiğimiz şey, "köri tozu"ymuş ve onların "köri" dedikleri şeyle alakası yokmuş! Köri ağacı falan da yokmuş. Bir alay baharat karışıp köri tozu oluyormuş!
Hint mutfağının çok baharatlı olduğunu duyardım hep, oysa bugün yediklerimiz öyle yüzümüzü kızartıp kulaklarımızdan ateşler çıkaracak şeyler değildi. Ben soslu tavuk ve yanında pilav istedim, herhalde bir kilo bir yemek geldi önüme! Pilav buharda haşlanmış ama tadı çok garipti. Soslu tavukla karıştırınca fena olmadı ama, güzelce yedik içtik. Cuma günü yağmur yağacağı için perşembe gününü Brno'ya yakın bir yerdeki mağaraları gezmek ve hiking yapmaya ayıralım diye kararlaştırdık; yürüyüş demedim ki dağ bayır gezeceğimiz anlaşılsın.
Sabah sekizde buluşmayı kararlaştırdık ve bunun benim için zor olacağını tahmin ediyordum. Epey uzun süredir başıma gelmemiş olmasına karşın ara sıra birkaç dakikayı geçirmeden kalkacağıma dair dayanaksız bir kendine güvenle alarmı susturduğum ve sonra uyanıp saatler yitirdiğimi gördüğüm oluyordu. Çok zamandır sekizde bir yerde olmam gerekmemişti üstelik. Nitekim 06:40'a kurup kendime yirmi dakika erteleme payı bıraktığım alarmı bir yerlerde gayet güzel kapatmışım (neden ertelemiyorsam) ve uyanıp korkarak saate baktığımda 07:40 olmuştu bile! Bir an Nagendra'ya telefon açıp yetişemeyeceğimi söylemek geçti aklımdan, zira on üç, bilemedin on beş dakikada daha anca yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçalamış olurdum ben! Bugün böyle olacak, başka yolu yok, deyip yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım, çantamı hazırladım, giyindim, her şeyi olduğu gibi bıraktım ve 07:56'da makyajımdan başka her işimi halletmiş vaziyette kapıdan çıktım. Tam o sırada Gilles de yanımdaki daireden dışarı çıktı. "Sence yetişebilecek miyiz?" diye sordum, Semilasso'da buluşacaktık diğerleriyle. Yetişiriz, buradan yalnız birkaç dakika, dedi, bunun üzerine oradakileri bekletmesini, evde bir şey unuttuğumu söyleyip tekrar odama döndüm, unuttuğum parfümümü sıktım ve Semilasso'ya gittim.
Gilles ile benden başka kimse yoktu. Saat 08:05. "Herkes nerede?" dedim, "Bilmem, ben zaten geç kalmıştım!" dedi beş dakikalık rötarımıza atıfta bulunarak. Hemen sonrasında Georg geldi, ben Nagendra'yı aradım. Henüz otobüste olduklarını ve birkaç dakikaya yanımızda olacaklarını öğrendim. O kadar koşturmacanın sonunda geciken ben olmamıştım!
Semilasso'dan tramvayla tren istasyonuna, istasyondan trenle Blansko'ya ve oradan otobüsle mağaraların bulunduğu bölgeye geçtik. Punkva Mağarası için biletlerimizi aldık ve aç midelerimizi doyurmak üzere alanda bulunan üç beş restoran arasında seçim yapmaya çalıştık. Bir tanesi hariç hepsinde fast food vardı, o bir tanesi dediğim de bir otelin restoranıydı ve o saatlerde, ona on kala civarı, harika bir açık büfe kahvaltı servisi yapılmaktaydı. Garsonlardan otel müşterisi olmadığımız için bize kahvaltıdan verilemeyeceği gibi ona kadar hiçbir şey alamayacağımızı, ondan sonra yalnız içecek tüketebileceğimizi öğrendik. Mis gibi yumurta kokuları arasından kös kös yürüyüp cızbızcılardan birinin önüne oturduk. Minik bir sosisli sandviç ve kahveden oluşan kahvaltımın sonuna Gilles'in çantasından çıkardığı kurabiyelerden ve mandalinalardan azıcık eklemeler yaptım ve keyifle yola koyulduk.

Fotoğrafta çok anlaşılmıyor ama alttan üçüncü örümcek ağına inanılmaz bir emek harcanmış olmalıydı!
Tabii turistik bir gezi yapacaktık, dolayısıyla ormanın içinde seçemediğimiz patikalardan yürümek gibi maceralar yaşamadık. Yine de sosyal hayatta hiç denemediğim bir kılıktaydım, zira spor ayakkabılarımı giymiş ve tam bir turist olmuştum. Doğanın ve alabildiğine yükselen ağaçların tadını çıkarıp diller, meslekler üzerine konuşup gülüşerek ilerledik. Tepelere çıktık, sonra tekrar aşağı indik. Mağaraya girişimiz 12:40 olarak belirlenmişti ve girişe vardığımızda biletler çoktan tükenmişti. Meğer buraya gelirken muhakkak önceden rezervasyon yaptırmak gerekiyormuş, çünkü biletler sabahtan tükeniyormuş. Arnab önceden Çek arkadaşlardan gerekli bilgileri almış neyse ki. Dün internette gezinirken gezinin serin olduğunu öğrenmiş, yanıma sweatshirtümü almıştım, ama mağaranın içinde sıcaklığın dokuz derece olacağını bilsem bütün hırkalarımı yanımda götürürdüm!
İçerde çok değişik dikitler, sarkıtlar, pek acayip oluşumlar vardı. Bunlar ne şekilde ve neden oluyorlar bilmiyorum, fakat ucundan şıpır şıpır sular damlayan birtakım sarkıtlar Nagendra'nın söylediğine göre "aktif"tiler ve şekillenmeye devam ediyorlardı. Uzaktan kurusun diye asılmış çarşafa benzeyen taşlar, ince ince kıvrılmış, aşağılara uzanmıştı. Bunların bazıları öyle ince, öyle kırılgan oluyorlarmış ki ışığın büyük bölümünü geçirebiliyorlarmış. Mağarada gezinirken zaman zaman müzik yayını da yapıldı, bir ara Ave Maria çaldı örneğin.
Gezinin son kısmında bir bota binecek ve mağara çıkışına içerdeki suların üzerinden ulaşacaktık. Botlar sayılı ve geçitler dar olduğundan epeyce bekledik, nasıl olduysa sona kalmıştık ve beklediğimiz her an soğuk iyice içime işliyordu. Bekleme sırasına girmeden önce bir ara açıklığa çıktık ve karşımızda büyüleyici bir manzara vardı; biz aşağıdaydık, etrafımız çok yüksek bir eğimi dolduran ağaçlarla çevriliydi. Yukardan güneş ışınları süzülüyordu ve her taraf hafif bir dumanla kaplanmıştı, ıslak bir sis gibiydi sanki. Dışarının sıcağını olabildiğince sırtıma alıp içeri öyle girmiştim, ama hareketsiz bekleyişimiz sırasında soğuktan konuşamaz hale geldim. Bota bindiğimizde tortop olmuştum, kafamı yukarı kaldırmaya bile mecalim kalmamıştı. Yine de kendimi zorlayıp etrafı seyrettim, ne kadar üşümüş olsam da suyun üzerinden hareketsizce kayıp gitmek bambaşka bir deneyimdi! Haftalardır pek çok şey görüyor, inceliyordum; ama bir yerden başka bir yere giderken yürümekte olduğumdan dünya hep aşağı yukarı hareket ediyordu, oysa şimdi yalnızca kayıyorduk ve sağımızdan solumuzdan dantel gibi kayalar akıyordu, hiçbir şey yapmadan aralarından süzülüyordum ve bu çok, çok hafif bir histi.
Gezimiz sona erip botumuz kıyıya yanaştığı anda kendimi dışarı attım, güneşin altına geçip ısınmaya koyuldum. Yetmedi tabi, gidip bir de kahve aldım ve bir dikişte bitirdim. Dönüş yolunda yavaş yavaş kendime geliyordum. Şimdi sabah yiyemediğimiz güzellikte bir yemek yiyebileceğimiz inancıyla otobüsün bizi bıraktığı yerdeydik, fakat otobüsün kırk dakika içerisinde geleceğini öğrendiğimizden yine bir fast foodcuya oturmak durumunda kaldık. Gilles'in, içinde bir dünya yiyecek bulunan, bitmez tükenmez bir atıştırma kutusu gibi çantasından yerfıstığı ve kraker paylaştık.

Dönerken otobüste de, insanın içine işleyen bir sesle frenleyen trende de uyukladım. Gilles ve Georg henüz merkezi görmemişlerdi, Gilles'in kitabından çok şirin bir vejetaryen restoranı bulup oturduk. Birkaç çeşit yiyecek arasından açık büfe gibiydi, aah ah karşılaştırılamaz bile tabi ama yine de seçmece işte. Yemekten sonra bir İtalyan dondurmacısından dondurma aldık, nerdee!.. Nagendra çocuklarına oyuncak alsın diye bir oyuncakçı gezdik. Barbie ne kadar değişmiş biliyor musunuz? Sindy'le Barbie karışımı bir şey olmuş! Ağzı büyümüş, gözleri büyümüş. Ayakları -sonunda- düz taban olmuş, zavallı Barbie hep balerin gibi yürümek zorundaydı! Saçları biraz naylonlaşmış gibi geldi bana, ama asıl yüzü öyle değişmiş ki yolda görsem tanımam!
Oyuncakçıyla dondurmacının arasındaki bir dükkandan kendime bir vücut ve baş havlusu aldım. Döndüğümüzde süpermarketten bulaşık deterjanı, cif, sabun aldım. Eve girdiğimde yorgundum, günlerdir yaşadığım polis keşmekeşinden midir nedir yorgundan öte bitkin, isteksiz, zayıftım sanki. Annemi, babamı, Tonton'u öyle özlemiştim ki! Annemle telefonda uzun uzun konuştuk, onun sesini duymak ihtiyaç duyduğum gücü kazandırdı bana. Sonra oturup derin bir nefes aldım ve kahvaltılarımın mucidi Ashley'e uzun bir mail yazdım, zira bu aralar ondan hiç beklenmeyecek şekilde kendisiyle ilgili birtakım takıntılar geliştirmiş. Yazarken onuna konuşur gibiydim ve dostlarımdan biriyle konuşmayalı da epey zaman geçmişti, nasıl rahatladım! Sonunda keyfim iyice yerine geldi, bir anda gaza gelip çekmeceleri döktüm, bulaşıkları yıkadım, temiz bulaşıkları makineden çıkarıp sildiğim çekmecelere yerleştirdim, buzdolabını temizledim. Benden önce burada kalıp şikayet alan Kanadalılar herhalde mutfak setiyle çekmeceleri birbirinden fazla ayrı tutmamışlar, zira çekmecelerde pirinçler, yağ kalıntıları, soğan kabukları vardı. Çok şükür yerleşik hayata geçtim ve temizliğimi yaptım, şimdi kendimi buraya daha bir ait hissediyorum.
Bu sabah koşu yaptım, sonra okulda bir deneye katıldım. Dört kişi bir odada sohbet ettik, bir kişi de içerideki odada gözün nereye baktığını takip eden bir ekrandan mikrofonla bize katıldı. Biz odadaki ekrandan onu görebiliyorduk, o da önündeki ekrandan bizi takip edebiliyordu. Sırayla hepimiz içeri odaya geçip algılayıcının önünde zaman geçirdik. Adam asmaca, kelime türetmece oynadık; içeri odadaki aklından bir film ya da bir kimse tuttu ve diğerleri sorular sorarak tahmin etmeye çalıştı, ya da içerdeki aklından bir nesne tuttu ve diğer dörtlüye direktifler vererek kağıda çizdirmeye çalıştı. Arada başka şeyler de konuştuk. Daniel işi gücü olduğundan buna katılmak istememişti, onun "asistanı" olarak ben gittim. Nagendra, Ondrej ve Petr da benimle geldiler. Petr çok, çok uzun bir adam, tanıştığımızda ona "Memnun oldum. Çok uzunsun!" demek gibi bir gaflette bulundum. Yanmin de gelecekti, ama Dan'in gitmeyeceğini duyunca o da gitmekten vazgeçti. Resmen utanıp çekindi. Kesinlikle gitmek istemiyorum, dedi. Dan ona fazla konuşması gerekmediğini söylemeye çalıştıysa da gelmedi işte.
Bir bardak sütten başka bir şey yiyip içmediğimden bize ikram edilen patates cipslerinden atıştırdım azıcık, deney bitince dün Arnab'ın önerdiği ve sabah koşudan sonra gidip baktığım, çok da beğendiğim süpermarket Billa'ya uğradım, salata yapabileceğim birkaç malzeme topladım ve okula döndüm. Tam o sıralarda gökyüzünü bulutlar kapladı, yağmur kehaneti gerçekleşti gerçekleşecek derken bir damla yüzüme, bir damla da dizime düştü ve gökyüzü tekrar açıldı! Bugünlük yalnız bu kadar yağdı yağmur!

Sol orta ve alttakiler dünkü vejetaryen restoranından, sağdakiler "Üç Maymun"dan.
Akşam altıda Dan acıktı, ama çok şükür kimse o saatte pek acıkmış olmuyor ve Dan'e yemeğe yedide gitmek istediklerini söylediler. Dan de yemeğe galiba Yanmin'le gitti; çok, çok sessiz bir yemek olduğunu sanıyorum. Biz mağara tayfası olarak Üç Maymun'a gittik, buradaki belki de en güzel yer orası. Mart ayında açılmış galiba, zira Arnab Lukas'ı oraya nisanda götürmüş ve Lukas buralı olmasına rağmen ilk o zaman gitmiş. Yemekleri öyle beğenmiş ki menüden her gün sırayla farklı bir porsiyon denemek istediğini söylemiş - harika bir fikir, çünkü her şey Çek Cumhuriyeti'nden beklenmeyecek derecede leziz! Tavuğun yanında söylediğim buharda pirinç öyle muhteşemdi ki ilk başta yarısını yedim ve öbür yarısını yarın yerim diye paketlettirdim, ama eve gelir gelmez aklımda kalacağına mideme gitsin dedim ve hepsini bitirdim. Ömrümde böyle güzel buharda pirinç yemedim, ne yapmışlarsa yapmışlar ama şahane bir şey olmuş. Belki Georg yardımıyla, Almanca konuşan garsonlardan birinden tarifini alabilirim? Buharda pirinç yapmak öyle kolay değil zira. Tatları birbirinden öyle farklı olabiliyor ki; pirincin cinsinden pişme süresine, suyun miktarından ateşin seviyesine her şey başka sonuçlara varıyor. Buna eminim bir şeyler koymuşlardı ama; şehriye mi desem, biraz yağ mı desem bilemiyorum.

Yemekte Hint tanrılarına ilişkin hiç bilmediğim hikayeler öğrendim. Gilles'in Hindistan'dan aldığı tişörtünde bir fil figürü vardı, bu Hintlilerin tanrılarından biriymiş ve başının yerinde bir fil kafası varmış. Bu şekilde olmasının nedenini Nagendra ve Arnab iki farklı efsaneyle açıkladılar, Hindistan'ın farklı bölgelerinden gelmeleri nedeniyle hikayeleri birbirini pek tutmuyordu ve bu işe ikisi de epey şaşırdılar. "Nagendra", "dağların kralı" demekmiş ve bu, fil başlı tanrının babasının özelliklerinden biriymiş. Neticede bu fil başlı tanrı kötü şansı engeller, iyi şans getirirmiş; Gilles de farkında olmadan tişörtü on üçüncü cumalardan birine denk getirmişti bugün.
Burada geçirdiğim ilk gece, uyumadan önce kendimi çok garip hissettim ve kısa sürede nedenini buldum. Çıt çıkmıyordu! İtalya'da sokaktaymış gibi uyumaya, gelip geçenlerin naralarına, motor seslerine öyle alışmışım ki sessizliği epey yadırgamıştım. Geçen gece dışarda kafamı yukarı kaldırdığımda yıldızları gördüm, demek Brno'da yıldızları seyretmek mümkün. Restoranlarda hiçbir zaman çatal bıçağı tabakların yanına koymuyorlar, siparişler verildikten sonra kişi sayısı kadar çatal bıçağı ortada bir kaba ya da tabağa bırakıyorlar. Restoran tuvaletlerinde sensörlü ışık yok ve ışıklar açık da durmuyor, ana ışığı ve tuvaletin ışığını gayet anahtarla açıp işiniz bittikten sonra söndürüyorsunuz.
Çekçe çok, çok garip bir dil. Ne kadar uğraşsam konuşamam. Buraya gelmeden önce bütün dillerdeki isimleri telaffuz edebileceğimi sanıyor, yabancıların adımı neden hiçbir zaman doğru düzgün söyleyemediklerini anlayamıyordum. Yardımcı olmak için heceleri üzerine basa basa ayırıp tekrar ediyordum, yine de ne "pı" diyebiliyorlardı, ne "nar". Hep "pinaaş", "pinaaj", "panaaş" diye takılıp kalıyorlardı ve nasıl olup da böyle basit bir şeyi beceremediklerini algılayamıyordum. Her şeyin bir ilki var. Son derece normal olabiliyormuş bu durum. Çekçe hiçbir şeyi adam gibi söyleyemiyorum. İki tane r harfi var, birinin üzerinde bizim yumuşak g'nin şapkası ve bence söylenişlerinde hiçbir fark yok, ama illa ki bir farkları var ki iki ayrı harfleri var adamların. "Ano", "evet"; "ne" "hayır" demek, başka da bir şey bilmiyorum. Memurdan öğrendiğim "ale" ve "ambasada" var bir de, o kadar. Hiçbir kelime başka dillere benzemiyor. Televizyona "smyrntcz" falan diyorlarsa şaşırmam. Geçen sene Lukas bize burunla ilgili sadece sessiz harflerden oluşan bir cümle söylemişti, tekrar tekrar söylettirip dakikalarca gülmüştük!
Cascine'de her gün inanılmaz böcek yutuyordum. Bir gün koşarken farklı açılardan yansıyan ışınlar sayesinde önümde bir dolu küçük böcek olduğunu fark ettim ve her nefes alışımda en az şöyle bir on-on beş tanesini mideye indiriyor olduğumu düşündüm. Koşulardan sonra çok tok hissediyordum hep, böceklerle doyduğumdan mıdır nedir? Burada Cascine gibi devasa parklarda koşmadığımdan böcek yutmuyorum ve çok acıkıyorum.
Makyaj yapmadan evden çıkıp hayata karışmak uzun zamandır yapmadığım bir şeydi. Zaten fazla makyaj yapan biri değilim, yine de bir kat fondöten üzerine azıcık allık sürdüğümde kendimi hep daha iyi hissediyorum. Dün makyajsız olduğumdan biraz patates gibi hissettim, ama gözlerimi dilediğim gibi ovuşturabiliyor olmam da harika bir şeydi doğrusu!
Bizimkilere bir akşam bir yemek pişireceğim ama ne yapacağım bilmiyorum. Dan'in süt ürünlerine ve glutene alerjisi var, o yüzden ona makarna, süt, peynir falan yapmamam gerekiyor. Nagendra vejetaryen. Herkesi memnun etmek zor. Bu akşam sordular ne zaman yapacaksın yemeği diye, herhalde hafta içi bir akşama hazırlıklarımı tamamlayacağım. Birkaç gündür sürekli The Pioneer Woman sayfasında birbirinden leziz yemek tarifleri okuyorum. Bu kadının sekiz kolu, sekiz de bacağı olmalı. Bu kadar işe nasıl yetişiyor anlamıyorum! Benim bir blog yazıp resimleri düzenlemem saatlerimi alıyor, oysa o yemek yaparken bir yandan da fotoğraf çekiyor ve sonra bunları düzenleyip sayfasına koyuyor. Sade yemek mi; fotoğrafçılık, ev ve bahçe dekorasyonu, evde eğitim, ne yaptım ne ettim sayfaları da var sitesinde ve hepsine birden nasıl yetişebildiğini aklım almıyor. Yemeklerini yaparken öyle güzel fotoğraflar çekiyor ve öyle güzel yazılar yazıyor ki keyfimden dört köşe oluyorum. Hiç kilolu olmamasına karşın her yemeğe öyle bir tereyağı boca ediyor ki inanılır gibi değil. Amacı tereyağının yanında bir şeyler servis etmekmiş gibi adeta, aynı şekilde kremaya, mayoneze, şekere ve nerede yağlı yüzlü, kalorili şey varsa hepsine taptığı gibi hepsinden çok, çok bol kullanıyor. Türkiye'ye döner dönmez kocaman mutfağımızda yemek pişirmek istiyorum, tabi yağ ölçüsünü dörtte hatta beşte bire çekip kremaları sütle değiştirerek!
Yarın kesin yağmur yağacakmış deniyor. Labdakilerin bazıları yarın da çalışıyor olacaklar, ben kalkınca duruma göre kararımı veririm. Havaya göre hareket edeceğim. Sabah 7:00 - 11:00 arası labda, 11:00 - 15:00 arası evde elektrik kesintisi var. Kesintiler süresince giriş kartlarımız çalışacak mı bilmiyoruz! Bu akşam otopark kapısı niyeyse açılmadı ve oflaya poflaya yine demirlerin arasından girdim içeri. Yarın akşam merkeze gitmeyi düşünüyoruz, hava güzel olursa biraz araştırma yapıp gezilecek bir yerler bulabilir ve merkeze bisikletle geçebilirim. Bu gece için canım pek bir şey araştırmak istemiyor ama. Bir film izlemek ya da kıvrılıp kitap okumak istiyorum. Brno'da bir anda yaşlı ve yorgun oldum, öyle beş saat uykular falan yetmiyor artık. Uzuun uzun uyumam gerekiyor!



















