29 Ağustos 2009 Cumartesi

Zükan Üstadı Mısın?







Amerika'da son haftasonumu Ashley ile beraber geçirdim ve uzun zamandır kahkaha atmıyor olduğumu onunla gülüşürken fark ettim. Sanki geçen sene onu taksiye koyup arkasından bir bardak su boşalttığım gün dünmüş gibi güzel zaman geçirdik; hiç zorlanmadan, sessizlik olunca konuşmaya çalışmadan, zamanı gelince saatlerce sohbet edip yorulunca yan yana uzanıp dergi okuyarak, çok iyi geldi.





Cumartesi gecesi ondan ayrıldıktan sonra odama gelip hazırlanmaya başladım, her zaman olduğu gibi bavul hazırlamaktan hiç hoşlanmıyordum, ama bu sefer çok heyecanlı ve temelli bir dönüş vardı ve şevkimi kaybettiğim her anda yeniden toparlanıyordum. Gece hiç uyuyamadım, döndüm durdum.

Aksilikler sabah başladı. Havaalanına gitmek için kullandığım shuttle yaklaşık yarım saat geç geldi ve ben o sıralarda "Acaba beni almadan çekti gitti mi?" diye içim içimi yiye yiye bekledim, telefonlar açtım, sağa sola voltalar attım, neyse ki sonunda havaalanındaydım ve gitmeme çok az kalmıştı.

Her şey güzeldi, normaldi. Bavullarımın içinde ceset taşıdığımdan olsa gerek, ne kadar uğraştıysam olmadı, arkalarından el sallamamın koşulu birine $150, diğerine $300 ödemekti. Hadi onu da hallettim, önce 15 dakika rötar geldi, bir 15 daha, sonra bir 15 daha ve sonunda JFK'de tüm uçuşların durdurulduğu, uçakların ne kalktığı ne indiği anonsunu duydum. Ne olduğu hakkında hiçbir bilgi verilmiyordu, yalnızca Delta görevlisi bir kadın ara sıra standın önüne geçip "Ya işte ben şimdi pilotla konuştum, o da JFK ile konuşmaya çalışıyor, henüz bir haber yok..." diyordu. Bir değil, iki değil; bu ayarda anonslar biraz kedinin fareyle oynaması gibi oluyordu. Kadın mikrofonu eline alıp "Şimdi Aysel Abla ile konuştuk da..." diye başlasa aynı etkiyi yaratacaktı.

Koca havaalanından çıt çıkmazken benim Meltem Türkiye'den New York'taki hava koşullarının olumsuzluğunu bildiriyordu. Sonunda çok can alıcı bir cümle duyuldu, Amerikan Havayolları ile JFK'e gidecek yolcuların bagaj teslime gitmeleri isteniyordu, zira uçuşları iptal edilmişti. Bunun üzerine Delta yetkilisimsi kadın sazı eline aldı ve -birebir- "Bakın duymuşsunuzdur, Amerikan Havayolları'nın uçuşu iptal edildi... Bizim uçuşumuz da iptal edilebilir... ama edilmeyebilir de! Bilmiyoruz? Bakalım. Hani olabilir... Olmaya da bilir!.." dedi.

O an sinirlerim öyle bozuldu ki... Haftalardır günleri değil dakikaları saymıştım ve şimdi önümde en azından bir gün daha olacaktı, bir şekilde JFK'e zamanında gitmem gerekiyordu oysa tüm kapılar yüzüme kapanmaya başlıyordu ve yapabileceğim hiçbir şey yoktu. İçimdeki isyankarın yükselmeye başladığını hissettim, ama artık isyan etmek çok boştu ve ağlamaya başladım. Önce korkuyorum sandılar, belki yabancı olduğum için, fakat sonra derdimin ne olduğunu sorup anladılar. Biraz biraz muhabbet etmiş olduğumuz bir teyze gelip bana sarıldı uzun uzun, sonra bir mendil verdi yüzümü gözümü silmem için. Genç bir adam yaklaştı yanıma ve beni teselli etmek için havadan sudan sohbet etmeye başladı benimle, kendini anlatıyor, benim hakkımda sorular soruyor, konudan konuya geçiyordu kafamı dağıtabilmek maksadıyla. Bir şekilde uçağımızın kalkacağını sıkıştırıyordu cümlelerin arasına.

Derken yeni bir anons geldi, uçağa alınacağımız söylendi. Gerçi bu daha önceden de söylenmiş ve geri alınmıştı, fakat işte bu seferki gerçekti. Uçağımıza bindik, fakat içim öyle pek rahat değildi. Uçak havalanana kadar da rahat edemeyecektim zaten. Havaalanında bir süre taksi yapıp epey bir zaman yerimizde durduktan sonra pilottan bir açıklama geldi: "Keşke size verecek daha iyi haberlerim olsaydı, ama yok. JFK'de uçuşlar yine durdurulmuş ve kapıya geri dönmemiz gerekebilir." Artık bu ne oluyordu bilmem, havaalanında uçak içinde küçük bir gezinti ardından tekrar kapıya dönmek. Bütün ümitlerimin tükendiği bir anda uçak havalandı, fakat İstanbul uçuşuma yetişmeme yetmeyecek gibiydi bu süre. JFK'e inerken 10'dan fazla uçağın kalkış için pistte arka arkaya beklediğini gördüm, en arkada iki Delta uçağı vardı. Biri benim uçağım, biri de Stavros'un Atina uçağı. Yetişememiştik işte...

Kaçırdığımız uçakların otomatik yeni rezervasyonları yapılmıştı, fakat JFK'den İstanbul'a her gün 16:30'da uçak kalkıyordu. Bu da benim havaalanında tam 24 saat geçirmem anlamına geliyordu, öyle otel falan da vermiyordu Delta, neticede "güya" kendi hataları değildi bu, JFK'nin bozukluğundan kaynaklanan bir durumdu (aslında Delta dava edilesi bir konuma düşüyordu ama ben de sudan çıkmış balık gibiydim, nerde olursa bekleyebilirdim, yeter ki gideceğim kesin olsundu). Bana Terminal 4'e gitmemi söylediler, orada sabaha kadar açık yiyecek içecek yerleri alışveriş dükkanları vesaire bulunuyordu. Diğer terminallere girmek için check-in yapmam gerekiyordu anlaşılan, tabii belli bir vakitten önce de bunu yapamıyordum. Stavros'la aval aval sağda solda gezindik, yemek yedik, sohbet ettik. 4. Terminalde de pek iş yoktu, en can alıcı kısmı ise bizim canını yediğim havaalanlarımız gibi oturacak yatacak koltuklar bulunmuyordu!



Zaman biraz daha hızlı aksın diye uyumak istedim, aslında inanılmaz yorgundum yine de fazlaca uyuyamayacağımı biliyordum. Yerde yatmayı denedim bu yöntemi benimseyip tosur tosur uyuyanları kendime örnek alıp, fakat yer çok soğuktu. Birkaç mekan denemesinin ardından çareyi bir kafenin sandalyelerini birleştirip üstüne yatmakta buldum. Bir yandan sırt çantamı, diğer yardan bavulumu kontrol etmem gerekiyordu ve havaalanı carıl carıl aydınlatılmıştı. Bir saat uyuyup yarım saat uyanarak birkaç saat geçirdim. Günün geri kalanını ise sayamadığım kadar çok kahve içerek tükettim, yapacak başka hiçbir şey yoktu. 7-8 tane dergi aldım aralıklarla, sonunda check-in yapıp kendi terminalime gittiğimde hiç olmazsa bekleme koltuklarına kavuştum, yine havaalanından almış olduğum yastığımı kafama koyup biraz da orda dinlendim.



Uçağın kalkmasına yakın kapıya gittim, Türkler bekliyorlardı. Sonunda Amerikalılar'ın her yerde sıra olma kuralı bozulmuştu, uçağa bölge bölge girme olayını hiç görmemiş olan vatandaşım kapının önünde itişip kakışan bir güruh oluşturmuştu. Hepsini tek tek sarılıp öpebilirdim; dilimi konuşuyorlardı, gülüyorlardı, hepsinin ülkesiyle ilgili özlemleri, heyecanları vardı ve yaşasın, hep birlikte gidiyorduk işte!

Uçağımız havaalanında bir saat kaybetti, ama tam 9:55'te yani vaat edilen saatte tekerler İstanbul'a değdi. Tam pasaport kontrolündeyken Çağlar'dan mesaj geldi, belki bir saat erken inmiş olsam onu da görecektim, vedalaşacaktık, ama o da o sıra uçağına binmişti. Sabır taşına döndüğüm yolculuk esnasında patates gibi şişmiştim ayrıyeten.

Bavullarım benden bir gün önce ulaşmıştı İstanbul'a, nasıl oldu bilmem ama kendimi de bir bavula koysam ne güzel tıngır mıngır gelirdim. Beklemeye başladım. Sonunda hayal ettiğim gibi, Serdar'ı gördüm, koştum, patates domates önemli değil artık bir şekil zıpladım. Bitti gitti, ama neler neler öğrendim... Sabretmeyi, mücadele etmeyi, tanışmayı, yakınlaşmayı, baş etmeyi, koyvermemeyi, isyan etmemeyi, savaşmayı. Kendi kendime yetebilmeyi, kendimi sevebilmeyi. Büyüdüm, iyileştim ve geldim.

Bir süre sonra patronuma da kavuştum. Annemle, ablacımla artık istediğimiz an saat farkını ve parayı gözetmeksizin telefonda carcar ettik. İstanbul'da kaldığım dört gün de ETS Tur sayesinde hepimize dar edildi, her sabah yeni bir belge eksikliğiyle uyandırıldığımız zamanların ardından İtalya seyahatimiz 5 Eylül'e ertelendi.


Meltem'le der-hal görüşmemiz gerekiyordu, hemen atladı Ankara'ya geldi ve rüya gibi üç gün geçirdik beraber. Yeme-içme temalı buluşmamızda leziz kahvaltılar yaptık, mis gibi kahveler içtik, içimizi ısıtan akşam yemeklerinin ardından uzun uzun sohbet ettik. En güzeli de akşam yatağa girip televizyonu açtıktan sonra kanallarda gezinmekti, bir de uzun zamandır hayalini kurduktan sonra beraber alışveriş yapmak ve Tepe'deki mumları bir bir koklamak.



İtayla'yı 5 Eylül'e ertelememizin elzem olduğunu fark ettiğimiz buhranlı gecede bir Bodrum tatili hevesine kapılmıştık, zira o tarihe kadar beşlik simitler gibi ayrı gayrı oturmamız çok mantıksızdı. Meltem'in gelişinin ikinci gününde zaman bu zamandır deyip ıkına sıkına anneme mevzuyu açtık, ardından annemle babamın da Bodrum'u sonlandırmayı düşündüğümüz tarihte Lüksemburg'a gideceklerini öğrendik ve buna da ayrı bir sevindik, böylece Bodrum dönüşü Meltem'le beraber İzmir'de bir dört gün daha geçirmem kararlaştırıldı. Aylardır bunun hayalini kurmuştuk Meltem'le; Urla'da, Sığacık'ta, Çeşme'de, İzmir'de gezip tozmak istiyorduk, beraber gideceğimiz yerlerin bir bir listesini yapmıştı Meltem, hatta benekli deftere de 23. madde olarak yazmıştık. Bizim tarihlerin karışıklığı yüzünden 23. maddeyi kim bilir ne zamana ertelemek durumunda kalacaktık az daha, neyse her şeyi yoluna koyduk. Suşilerimizi yedik, şaraplarımızı içtik ve babamla annemin "Yavaşş!..." nidaları arasında Meltem'i havaalanına bıraktık, aile saadetine başladım.



Ankara yine beni boğmaya başlamıştı sanki, ne yapsam olmuyordu, bir türlü keyiflenemiyordum. Spora gitsem olmuyor, kitap okusam olmuyor, televizyon da gazeteler de alışveriş merkezleri de boş geliyordu, içim sıkılıyordu. Ağlıyordum, geçti. İçimde hala biraz sıkıntı kırıntıları vardı, bu sefer çok tanıdıktılar üstelik, aşağı yukarı bir, hatta iki sene önce yaşayıp da adlandıramadığım duygular geri dönüyordu sanki ve hayatımı nasıl alaşağı edebildiklerini bildiğimden korkuyordum. Hiç olmazsa bu sefer tanıyordum onları ve karşı durmak için elimden geleni yapıyordum. Biraz falsolar veriyordum tabii, ama Bodrum'da her şeyin geçeceğine inanmak bile yetiyordu şimdilik.

Yanımdaki koltuğun da bana ait olmasına rağmen rahat rahat yatıp uyuyamadığım bir yolculuğun ardından Bodrum Otogar'a ulaştım. Serdar ve Berke'yi en az iki saat beklemem gerekecekti, neyse ki kitabım vardı elimde. Kahve, kitap derken orada çalışan bir bey geldi, gelmiş daha doğrusu ben tuvaletteyken, kitabımın içeriğini sordu bana ve biraz sohbet etmeye başladık. Ne kriterlerim, ne yargılarım varmış aslında dedim kendi kendime, zira adam kitaplar üzerine sahip olduğu engin bilgileri bana sayıp dökerken ben içimden onun karşısındakini etkilemek ve egosunu yükseltmek için, edindiği üç beş bilgi ve tecrübeyi ortaya çıkarmaya çalışan bir insan olduğunu düşünmüştüm. Belki toplumsal kurallardandı bu yaklaşımım; genç, güzel ve yalnız bir kadına yanaşmak için laf yapmak olabilirdi. Belki de kendimi çok elit görmemden ve bana çevremdeki herkesi yargılamam aşılandığındandı, konuştuğum kişilerin özelliklerini ince eleyip sık dokumama ve her şeyde bir enayilik aramama yönelik aldığım eğitimdendi. Sonra kendi kendime durdum, düşündüm. Hayattan zevk almak bu kadar kolaydı işte. Otogarda çaycılık yapan birinin senin masana oturup, hiç ummadığın şekilde sana bildiği kadarıyla Dan Brown'dan, Jean-Christophe Grangé'den, Yüzüklerin Efendisi'nden hatta Twilight'tan bahsetmesini dinlemek, bu kitaplar yazılırken ne tür araştırmaların yapıldığını saygıyla onaylamak ve tüm bu konuşmaların sonunda karşındaki adamın ülkeyi kurtarabilecek nitelikte olup olmamasının önemsizliğini fark etmek. Çarpsan bölsen yarım saati geçmeyecek bir konuşmanın insanın hayatında yalnızca güzel zaman geçirmesine vesile olan bir kalite olduğunu anlamak. Anı yaşamak bu işte, ben bunu beceremiyordum. Sürekli bir şeylere burun kıvırmak tarz diye yapıştırılmıştı bana çünkü. İnsan her yerde insandı oysa, seninle konuşması senin hayatında olması ya da olmaması gibi büyük kararlara öncelik etmiyordu. İnsan ve çevredeki her şey, sadece o an varlarmış gibi yaşamak...

Mavi Apart Otel'in tabelası Bodrum'un yerli esnafından da gayet güzel gizlenmişti. Birkaç kez önünden geçmemize karşın polarize gözlüklerimiz nedeniyle kaçırdığımız kapıya nice denemenin ardından ulaşabildik. İlk deneme günümüzde Marina'da kahvaltı ettik, hiç de sevmem bilmem nedendir. Baran'ın önerisiyle Bitez'de Sarnıç Plajı'na gittik, içimden "beach" demek gelmedi sinir oluyorum o lafa sanki. Bodrum pek Bodrum değildi yalnız artık, tarihin ilerlemiş olması artı Ramazan yüzündendi belki, o sokakların insan kaynadığı, kalabalığın on dakikalık yolu kırk dakikaya çıkardığı, yapış yapış nemli geceler yoktu bu sefer. Barlar Sokağı'nda yine dışarılara taşan bir coşku vardı, fakat biraz fazla taşmıştı zira içerilerde kimsecikler yoktu. İlk gecemizi böyle oradan oraya yoklamalarla geçirdik, varsın olsun önemli olan bir arada olmaktı.







Ertesi sabah Meltem geldi erkenden, kahvaltı için bu sefer beş sene önce gittiğim Penguen'i önerdim. Önceki gün de orayı önerecektim; ancak o kadar açtık ki kendimizi Marina'ya attığımız gibi yemek yememiz daha bir uygun olmuştu. Penguen'de asrın kahvaltısını yaptık, gözlerimiz büyüdü. Çok uzun zamanı vardır ki kahvaltıda oturup 5-6 dilim ekmek yediğimi hatırlamam, onurumla gururumla yedim çok da mutlu oldum. Yine Sarnıç'a gittik, zaten oraya bir Boğaziçili gitmiş herhalde zamanında, sonrasında da giden söylemiş giden söylemiş, iki günde de dünya kadar arkadaşımızla karşılaştık iyi oldu. Ayrıca Meltem'le bundan sonra alacağımız ananasların üzerine hindistan cevizi ekeceğiz.








Arkadaşlarla karşılaştık ya, hemen bir durum değerlendirmesi aldık onlardan da, sonra birkaç Rock Bar tavsiyesi aldık onlara topumuz birden burun kıvırdık, Fink dediler gittik. Sonunda Allah'ım, adam gibi müzik çalan, çalmakla kalmayıp içindekileri de o müzik eşliğinde oynattıran gönlümüze göre bir yer bulduk, keyif bizim başladık dans etmeye. Pek öyle sarhoş falan olasımız yoktu anlaşılan. Fink'ten önce de gecenin 11'inde açlıktan ölmemize beş kala sahilde güzel bir meze-balık-meyve fix menü yaptık karnımızı geççç olllsun güç ollmasın (dedim) doyurduk. Özetle karın tok, içki nerdeyse yok, gelin görün ki ben tam Fink'te müzikler bozdu gittik gidiyoruz, kör oldum! Adım çıkmış dokuza, inmez sekize, yedik mi bu kesin sarhoş oldu damgasını. Bir şey de içmemişiz içsek gıkım çıkmaz, neyse kendimi dışarıya attıktan bir süre sonra yere düşmüşüm, saatler sonra uyanmış gibi hissettiğimde sadece 3-4 saniye geçmiş belki, o sıra biri bacağımdan biri kolumdan çekiştiriyor, bir adam "Hastaneye götürün!" diyor ve ben ne olduğunu anlamamış sudan çıkmış balık halimle heyecanlanmış "Bana ne oldu? Ne oldu?" diyip duruyordum korkular içinde. Yaa efendim, işte tansiyonumuz yerlere inmiş görünürde hiçbir sebep yokken, gözler ondan kararmış, surat bembeyaz olmuş. Ben de bayılanlar kervanına katıldım, hep merak ederdim nasıl bayılınır diye işte böyle oluyormuş.

Fink'te de bir Serdar Ortaç bekledik çalmadı. Bütün tatil bir yerlerde Serdar Ortaç bekledik.



Üçüncü günümüzü daha sakin sessiz, orta yaşlıymışız havalarında Scala'da geçirdik, maksat bir değişiklik yapmaktı. İnsan işte, mesela Sarnıç daha güzeldi ama aynı yere de üç gün üst üste gitmek olmuyor ki. Bu sefer yemeği akşamın 11'lerine bırakmamamız gerektiğini anlamıştık. Yahu maaaaşşallah ne de güzel yiyordum ben öyle.

Deja Vu'ya gittik ve dejavü olduk.

Son günümüzde Aquapark'ta eğlendik, ben bu aquaparkların insanı güldürme özelliğine bayılıyorum. Adrenalin falan iyi güzel, ama asıl ordan çıkıp da diğer arkadaşların ardından bir bir havuza düştükten sonra başlayan gülmece, hisleri paylaşmaca falan çok mutlu ediyor beni. Tekrar tepeye tırmanana kadar kıkır kıkır gülüyorsun, bana şurda şöyle oldu, ay bir ara şurdan dönerken şöyle çarptım, hihihi falan derken yeni bir kaydırak (slide da diyesim yok) ve böyle böyle akşam oluoluveriyor. Gönül isterdi ki orada da fotoğraf çekebileyim, ama yaralı ayaklarımın acısından zaten sakat gibi kucakta ordan oraya taşındığımdan aklımın köşesinden geçmedi. Can derdi işte.


Yine dejavü olduk, dejavü üstadı olduk. Birkaç kez çilekleri aşağı aldım. Ha bir de aquapark dönüşünde midemiz kazına kazına bir çay bahçesi kılıklı yerde yarım ekmek tost yedik, hem de yetmedi sucuklu istedik, aman Tanrı'm ben neler kaçırıyormuşum, dedim. Ben böyle lezzetli şey ömrümde görmedim.


Pazartesi sabahı İzmir'e yollandık, ilk durağımız Sığacık'tı. Yanarım Sığacık'ta otuz saatte hazırlanan bir otlu gözlemeyi yarım ekmek sucuklu kaşarlı tosta değiştiğime, azizim tecrübe yok ki. Baran'la Merve geldiler yanımıza. Çok yanlış anlaştık o gün. Ben en çok kendimi ifade edememeye üzülürüm. Karşımdakine içimden geçeni söyleyemiyorsam -ki bu karşımdaki yüzünden de olabilir, benim beceriksizliğimden de kaynaklanabilir- çıldırabilirim. Nitekim öyle bir şeyler de oldu. Birbirimizi fazla yanlış anladık. Bir de benim keyifsizlik perilerim ne hikmetse sabahları vuruyorlardı. Bu konuda da kendimi fazla yordum ben. Annem ilk mutsuz olmaya başladığım zamanlar bana "Sen sabahları hep mutlu uyanırdın, hiç huysuz olmazdın, bu sen değilsin!" diye diretiyordu. Ben de keyifsiz sabahlarımı hep bende ters bir şeyler olduğuna yordum, neticede ben bu değildim ya. Belki de ben buyum ama, belki sabahları çok da mutlu mesut uyanmıyorum, bunun da kötü bir şey olmadığına karar verdim. İnsanın kendini sabahları cinli bir insan olarak kabul etmesi, saçma bir etiket mi olmalı illa? Takıntılarımızı, zayıf yönlerimizi kabul ettiğimiz gibi sabah insanı olamamayı da kabul etmek olmaz mı yani? Benim babam da sabahları inanılmaz cinlidir mesela, öyle her sabah her sabah "günaydın"ın ötesine gidecek adam değildir. Hasbelkader bazen daha şeker olabilir.




Akşam Meltem'in ailesiyle Urla İskele'de yediğimiz güzel yemeğin ve ev yapımı şarabın ardından sahile indik, birer bira açtık kız kıza muhabbet ettik bizimkiler gelemeyince. Sabahında evde uzun zamandır yapmadığım bir bahçe kahvaltısından sonra Meltem, Çiko ve ben Agora'ya gittik. İzmir'in yolları bana hep küçüklüğümden parçalar katıyor, içim huzur doluyor hep. Aynı saatlerde dünyanın her yanında yollara, asfalta güneş ışığının üç aşağı beş yukarı aynı açıyla düşmesi gerekir, ama Ege'de bir başka.

O güne kadar burun kıvırıp elimin tersiyle ittiğim açık hava antrenmanının çok güzel, keyifli ve sağlıklı olduğunu keşfettim. İnterval'leri çok sevdim.




Alaçatı ne kadar güzel yer öyle! Buram buram kalite (lüksü seviyorum)! Bir yerde yaş ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin herkes mi yakışıklı, güzel olur? Böyle efil efil saçlar, gömlekler, Alaçatı'nın o meşhuuur rüzgarından olsa gerek, beyazlarla tahtanın, ahşabın karışımı gibi bir şey. Meltem'le bir duvar saksısının önünde ikimiz birden tek elimle tuttuğum fotoğraf makinesinde zayıf yönüm odaklanmanın üstesinden gelmeye çalışırken sokakların havasına uygun bir çift yanaştı yanımıza, kızın elinde bir demet lavanta vardı ve ikisi de sıcacık gülümsüyorlardı. Ermenistan'da diye bildiğim kuzenlerim gelmişti ve aslında üç kişiydiler, biri henüz ceviz kadar falan herhalde. Acınacak odaklanma denememize derhal el koydular, ben de onlardan bir anı çektim hemen, yolumuza devam ettik. Dekoratörünün bayan oluşunun her halinden anlaşıldığının buyurulduğu Tipsy'de insanı gülümsetip sırtı dik oturmaya teşvik eden ikramlar eşliğinde geçirdik akşamımızı. Rüya gibiydi Alaçatı, pazarlarıyla, barlarıyla, taş binalarıyla buram buram güzel şeyler kokuyordu. Sanki bütün gece benim saatimmiş gibi güzeldi gökyüzünün rengi.



Alsancak'ı çocukluğumdan beri çok severim, her sene ailemle Kordon'da dolaşıp sonra o arnavut kaldırımlı yolun kenarındaki kafelere oturup bir şeyler yiyip içmek en saadetli zamanlarımdı hep. Yıllar içinde her şey çok değişti tabii, ama bizim hep yapacak bir şeylerimiz, acelelerimiz olurdu. O zamanlar KoçTaş'tır, İkea'dır bu tür mağazalar olmadığından Kordon tarafındaki mobilyacılara falan bakardık bir şeyler için, her tarafta ayakkabıcılar olurdu onlara girer çıkardık, benim burnum üşürdü o sıcakta bile, babam iki parmağının arasına alır gülerek ısıtırdı. O günlere yakın bir yerdir Biyer.

La Fontaine'den masal üstadı mısın, dedirtti bana tatilimiz. Bodrum'da ilk gün zamandan korktum, sonra geçti hemen. Bir daha da hiç gelmedi.

Bu hafta İtalya için hummalı bir çalışmaya girmem lazım. Evdeki gezi rehberlerini okuyup biraz da anıları canlandırıp şu gün şu, bu gün bu diye oturup ciddi ciddi plan yapıyapıveecem ki gezebilelim şööyle kaliteli kaliteli!



Feci şekilde irmik tatlısı istiyor canım. Pazartesi tarifini bulup pişirmeyi düşünüyorum. Cheesecake'ten başka azcık da sütlaç severim, senede bir kere kaymaklı ekmek kadayıfı severim. Aslında bu cümleyi "İşte yani anlaşıldığı üzere tatlı pek sevmiyorum." demek için yazmıştım ama birkaç tatlı daha yazasım geldi belki de tatlı seven bir insanım? Neyse ne, canım hiç irmik tatlısı çekmemişti bugüne kadar, hatta irmik tatlısı yediysem en fazla iki kere yemiş olabilirim diye düşünüyorum. Şaşkınım.

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Sefiller


Öyle hayatlar yaşasak ki, hüzün ihtiyacımızı kitaplarla gidersek; yalnız okurken, izlerken iç geçirsek.

1 Temmuz 2009 Çarşamba

The New Yorker


Yorucu, stresli, uykusuz bir hafta geçti. Keyifsiz ya da kötü değildi. Gym’e kaydımı yaptırdım ve $45’e mal oldu, daha bir kere gidebildim ama sanırım Broadview’un altındaki küçük fitness salonunu tercih edeceğim, zira gym çok kalabalık ve ben kalabalık salonlardan hiç ama hiç hoşlanmıyorum! Yani o kadar insanın yan yana haldır haldır koşturması, sıra beklemesi çok itici geliyor. Birkaç kişi olsa, sakin olsa ne güzel ama öbür türlü kendimi kötü hissediyorum, gym’den bu kadar.


Perşembe akşamı bir Afgan restoranında toplu yemek düzenlendi. Türk mutfağına yakın, önce antrelerle başladık. Kabak tatlısı vardı, çiğ böreğe benzer ama soslu mezeler, bol bol pide ve tereyağı hiç eksik olmadı. Ardından salata ve ana yemekler geldi; kuzu üzerine kuru üzümlü soslu bir pilav, sade pilav, köfte, tavuk, mantar yedik. Pirinçler İran ya da yasemin pirinci gibiydi, herkese söyledim tamam bu yemekler bize yakın ama siz Türkiye’ye bir gelin, asıl yemek neymiş görün diye. En son bizim tel kadayıf ve türevlerinden oluşan bir tatlı tabağı aldık, $10’a içebildiğimiz kadar şarap içtik. Her kadehte şarap ucuzluyordu örneğin Arnab o gece kadehi $2’dan şarap içmiş oldu, bense $5. Çok keyifli bir yemekti, takımdakiler ve diğer takımdakiler de son derece sıcak ve tatlı insanlar. Açılıp saçılmaları zaman alıyor tabii, ilk karşılaştığımız günden çok farklıyız artık.


Bu hafta Unix ile resmen tanıştık, tutorial’lar inceledim, notlar çıkardım ve artık Burak yaparken bakıp da gözlerimi kocaman açtığım bir sürü komutu biliyor gibiyim. Perl kullanmam gerekti, bir script yazıp çalıştırıp sonuç almam istendi Cuma günü ve çıkmama iki dakika kala o işi de bitirdim, böylece yolculuktan önce başarmanın hazzı da içime yerleşti. Nagendra olmasa bir şey yapamazdım aslında, ama öyle ya da böyle benden isteneni hem de aynı gün içerisinde yerine getirebildim. Perl’ü ilk kez gören biri için gayet güzel bir adım bence.

Büyük yolculuğa Cuma akşamı çıktık. Gündüzden zaten biraz heyecanlıydım, sabah çantamı yapmıştım okuldan direkt gidecektik Jessi’yle. Penn Station’da Mike ile buluştuk, trenle geldi DC’den. Dunkin’den bir dürüm attım çantama, evet burada Dunkin’ler güzel yiyecekler de satıyor, otobüsümüze bindik wireless’lı ve prizli. Yolculuğumuz süper rahat geçti, ilk yarısında geldiğimden beri doğru düzgün iki çift laf edemediğimiz taklımla yazıştık. Onu inanılmaz özlediğim için yüzümde kocaman bir gülümseme oldu ve uzun süre geçmedi. Meltem’in uykusu geldi, benim de geldi kafayı vurdum yattım. Bir saat falan uyudum sanırım, 10 gibi uyandım ve Mike’a bakıp “Daha fazla uyumak istemiyorum!” dedim, sohbete daldık. Trafikten ötürü biraz gecikmeli de olsa kısa süre sonra New York’un şahane ışıklarını ve binalarını sağımıza aldık, biraz sonra binalar bizi çevrelediler ve otobüsümüzden inip Mohamed’in kollarına attık kendimizi.

Gece 23:30 olmuştu ve şehirde inanılmaz bir trafik, acayip bir curcuna vardı. Otobüste Mike’la konuşurken söylemiştim, inince diğerleriyle de paylaştım: şunu fark ettim ki ben uyuyan şehirlerdense yaşayanları tercih ediyorum sanırım. Baltimore’u seviyorum, ama akşamları çöken sessizlik, sakinlik beni ürkütüyor. Bazılarının huzur diye adlandıracakları şeyi ben korkutucu buluyorum, kendimi güvende hissedemiyorum. Oysa yirmi dört saat uyumayan bir yerde kendimi her an her şeye hazır hissediyorum, sanki yalnız kalmak istemediğimde yalnız olmayacağımın garantisi verilmiş gibi geliyor. New York’un tek kötü tarafı inanılmaz pis oluşu, ilk geldiğimizde de metroların ve hatta sokakta belli köşe başlarının korkunç kokusu ve çöpler dikkatimizi çekmişti, bu sefer sanki daha bir rahatsız ediciydi. Hele Baltimore’un tertemizliğinden sonra New York’un isi tozu iyice göze battı.




Eşyalarımızı Josh’ın evine bıraktıktan sonra Josh, Mohamed, Mike, Jessi, Jessi’nin liseden Hint asıllı eksantrik arkadaşı ve ben eğlenmeye çıktık. Mohamed’in arada sırada anlattığı Türk arkadaşı Onur’la tanıştık. Onur İstanbul’da yaşıyormuş önceden, 3 yıl önce sanırım New York’a gelmiş. Önce çalışmış, çalıştığı şirket krizden nasibini alınca bazı Türk şirketleriyle iş yapmış ve sonunda kendi şirketini kurmuş. Değişik, biraz gerilemiş bir Türkçesi var, fakat Mohamed’le arada sırada Türkçe konuşması beni kırdı geçirdi, benden başka kırılıp geçirilen olmadı kimse anlamıyordu zira. Üç haftadır bu üslupla konuşan kimseye rastlamadığımdan iyice komiğime gidiyordu, kollarını açıp kocaman Mohamed’e “Gel yavrucum babaya bir sarıl!” demesi bile benim gülmeme yetiyordu. Salaş ve çok katlı bir bara girdik, hafifmiş hissi veren ağır içkiler tükettik, Michael Jackson’lar dinledik ve sonunda hepimiz kafayı bulduk. Taksiye atladık, Mohamed’in odasına girdiğim gibi uyudum ve sabah Mike odaların manzarasından bahsederken çok pişman oldum, zira perdeyi açıp dışarı bakma zahmetine bile katlanamamıştım.



Sabah 11:00’de Mohamed beni uyandırdı, sonra 12:00’ye kadar uyumama izin verdi. Josh’ın evine döndük eşyalarımızın yanına, giyindik süslendik ve Josh, Mike ve ben üçümüz Broadway’de Josh’ın evinin karşısındaki Fransız kafesinde güzel bir kahvaltı ettik, yiyip kahveleri depolayarak ayıldık güne hazırlandık. Josh’ın sokağının köşesinde bir restoran vardı ki görünce ağzım açık kaldı, kısa New York gezimizin sanırım bendeki en güzel anıydı, kendisi Seinfeld’deki yegâne buluşma mekânının dışı oluyordu ve bu küçük ayrıntı bende büyük heyecanlar yarattı.






Kahvaltımızın ardından önce Josh’ın rehberliğinde bir Columbia gezisi yaptık. Columbia’yı daha kampüs havasında ve biraz daha organize bekliyordum, ancak yine de çok güzeldi. Ivy League’de olmak nasıl bir duygu diye sordum Josh’a, bana acayip bir kahkaha patlattı, ne yapalım biz böyle markaları kafada büyütmeye meyilli bir milletin evladıyız. İstanbul’daki hocalarla haberleştikten sonra New York’a belki iki hafta sonra tekrar gitmem gerekecek, bu sefer Pazartesi gününü Columbia’daki profesörlere konuşarak geçireceğim, kısmet bakalım.








Columbia seferinin akabinde Central Park’a gitmeyi kararlaştırdık, fakat benim ayaklarım uf olduğundan inanılmaz acıyordu. Mohamed’le beraber iPhone’dan bir H&M tespit ettik bana flip flop almak için ve –evet- Harlem’e gittik. Alışkın olmadığımdan galiba, ben siyahlardan korkuyorum biraz. Hepsi çok sert bakıyor, çok uzunlar, çok kocamanlar. Harlem’de dehşet bir kalabalık vardı, bütün cadde seyyar satıcılarla dolmuş taşmıştı, çoğu Michael Jackson’la ilgili ne varsa pazarlamaya çalışıyordu. Tesadüf o gün bir sinemada Jackson için bir anma töreni düzenlenmişti, büyük bir kalabalık kapı önünde itiş kakış beklerken basın da haberi canlı aktarıyordu.







O mağaza senin bu mağaza benim her yeri gezdik ve “stilime” uygun bir terlik bulamadan Central Park’a geri döndük. Jessi, Mohamed’in Seattle’da yaşayan Mısırlı arkadaşı “H” ve Jessi’nin arkadaşı oradalardı, Mike ve Josh Fuerza Bruta biletlerini almak için Union Square’e gitmişlerdi. Saat 6’yı geçiyordu, metroya atladığımız gibi biz de Union Square’in yolunu tuttuk. 6 kişi girecektik şova, rush hour biletleri $25’ti ve son beş rush hour biletini kapmıştık, bir bilet $75e patlamıştı. Mohamed’le iki haftadır bu gösterinin hayalini kuruyorduk, girmeden bir iki shot atmayı planlamıştık ama vaktimiz olmadı. Josh ve Mike bundan seneler önce Uğur’la akşam yemeğimizi yediğimiz kafede oturuyorlardı.








Fuerza Bruta’ya bağırıp çağıran gençlerin arasında girdik. Işıklar karardı, gösteride flaş kullanmamamızı ve arada sırada gösterilen yönlere yürümemiz gerektiğini belirten anonsun ardından şov başladı. Artık ezberimize yazılmış tanıdık müziği duyduk, beklediğimiz koşu sahnesiyle açılış yapıldı. İnanılmaz bir sahne şovuydu bu, üstümüze indirilen su platformunun üzerindeki kızların dansı, ışıklar, uçanlar, havada dans edenler, yüzenler, koşanlar, kırılan köpükler… Dans ederken yüzlerindeki ifadenin samimiyeti, sanki arkadaşlarımız bize özel bir parti veriyorlarmış gibi bir yakınlık vardı, sonra aramıza karışıp bizlerle dans ettiler, fışkırtılan sulardan da az biraz nasibimizi aldık. Hepimiz birbirimize bakıp gülümsüyorduk, bu değişik ve son derece heyecan verici deneyim her birimizi çok memnun etmişti.






Şovun ardından West Village’da John’s adlı çok çok ünlü olduğu belirtilen bir pizzacıya gittik. Pizzalarımızı dondurma ve Starbucks kahveleriyle sindirmeye çalıştık, sonra yorgun olduğumuz için partilemek yerine kendi partimizi yaratalım dedik. Bir deste kart ve bol bol içki alıktan sonra Josh’ın evine döndük. Acayip eğlenceli bir içki oyunu önerdi Mike, şöyle ki çekilen her kartta yapılması gereken bir şey var. Örneğin 10 çeken rule master, bir kural uyduruyorsun ve o kuralı çiğneyen kişi içiyor. 6 geldiğinde yalnızca erkekler içiyordu ve bu 6 için bir 10’dan kural yaratıldı, içerken herkes bardağının kenarındaki küçük yeşil adamı –ki kendisi uzaylı ya da İrlandalı olmalıydı- yere bırakacak ve içtikten sonra tekrar yerine koyacak. Bol bol küçük yeşil adamlar yuttu bizimkiler. Mohamed odadaki kimsenin ismi söylenmeyecek diye bir kural koydu, kendi kuralını kendi birkaç kez çiğnedi. As’la gelen şelaleler hepimizi sarhoş etti, ben king’s cup nedeniyle kafayı buldum sanırım. Jessi’yle neredeyse bitirdiğimiz koca şişe Malibu’nun üstüne oldu bu king’s cup. Papaz çeken ortadaki kupaya kendi içkisinden istediği miktarda boşaltıyor, son papazı çeken kupayı kafaya dikiyor. Bu iğrenç deneyimi yaşamaya hak kazanan şanssız ben oldum maalesef. Çok eğlendik, bol bol fotoğraf çektik, bazılarını otobüste Jessi’ye incelerken çok güldük. Gece bir anda uyuduk sonunda; Jessi, Mike ve ben yere attığımız yatakların üstünde rahatça sızıp kaldık.


Sabah 11:00 gibi uyandık, odaya keskin ve pis bir koku hâkimdi. Ne ara bilinmez, Jessi’nin arkadaşı yatağa kusmuştu, Allah’ım büyük konuşmayayım ama insan nasıl o kadar içebilir aklım almıyor. Tamam yerlerde sürün ama hiç olmazsa banyoya gidebil… Yatak mort, eve ait bir eşya olduğundan atsan atılmıyor satsan satılmıyor, Josh diğer iki şilteyi kaldırdığı gibi sıktığı anti bakteriyel spreyli üçüncü şiltenin üzerine attı. İlerleyen günlerde yatak muhtemelen küflenecek.





Pazar sabahı Mohamed’in Mısır asıllı arkadaşlarının da katılımıyla Turkuaz adlı Türk lokantasında brunch’a gittik. Korkunç bir açık büfe kahvaltısıydı; bizim House Cafe’mizle, Sade’mizle, Mado’muzla ve diğer tüm harika kahvaltıcılarımızla ilgisi alakası olmayan, yağlı yüzlü, ne peynir ne salam, ne domates salatalık, ne ekmek börek diyebileceğim, Türk’ten çok Arap sofrası gibi ve gün ortasına dehşet karanlık, güya otantik bir yerde yarasa gibi bir iki saat geçirdik. Çıktığımıza şükrettikten sonra Jessi, arkadaşı ve ben Times Square’i gezdik, oradan Central Park’ın güney girişine vardık ki ben orayı unutmamıştım.








Devamındaki caddeyi gezerken sürekli annemi ve babamı hatırladım, onları çok ama çok özlemiştim zira oralarda bol bol taban tepmişliğimiz vardı, ama saat farkından ötürü arayamıyordum henüz ikisini. Mike eşyalarını kapmış gelmişti, çünkü 18:00 otobüsüyle dönmesi gerekiyordu, bizimkinin biletleri tükenmişti. Bir Starbucks molasının ardından dağıldık, ben yalnız başıma New York sokaklarında harika bir yürüyüşün ardından metroya binip Josh’ın evine döndüm. Biraz sohbet ettik, sonra çantalarımı yüklenip tekrar metroyla Penn Station’a gittim, yolda aldığım dergi sayesinde Amerika sosyetesinde neler oluyormuş onu öğrendim, mesela Jennifer Aniston’la Hangover’daki yakışıklı Bradley bilmem kim çıkıyorlarmış, Britney Spears’ın kardeşi nişanlısından memnun değilmiş falan.





New York deneyimimizi Jessi’yle sokaktaki olmazsa olmaz Hot Dog’lardan yiyerek tamamladık, rötarlı kalkan otobüsümüze kurulduk, ara sıra internette, ara sıra iPod’la ve rahatsız uykularla bezeli yolculuğumuzun sonunda gece yarısını geçe Broadview’a döndük. Eve dönmek güzeldi, her ne kadar uyuyan bir şehir de olsa bu kez huzurlu uyuyordu Baltimore ve en önemlisi “ev”di burası.

Bu sabah geç uyandım, dört gündür yıkanmayan bir insandım yine de o kadar pis değildim ama artık edepli olmak lazım hemen duşumu aldım manikürümü yaptım. Bu kadar detaya girmem normalde ama bugün az uyumuş olmama rağmen içimde inanılmaz güzel bir huzur var, onu aktarmak için. Daha odadan okula yürürken bir ferahtım, okulda da ferahtım, şimdi de öyleyim. Queue’ya koyduğum modelimin işlenip tamamlanmasını beklerken yazayım dedim, öğleden sonrayı yaşıyorum şimdi. Hava bugün çok güzel, Baltimore’un yapış nemi yok, yerine sıkmayan bir rüzgâr var. Sıcak, ama çok değil. Her şey olabileceğinin en iyisi. Akşam çamaşır ve spor var, albümler işlenecek düzenlenecek, güzelce dinlenilecek. Hafta sonu 4 Temmuz havai fişeklerini izlemeye Inner Harbor’a gideceğim, Pazar günü yine alışveriş yapmayı planlıyorum. Bu sefer A&F’ten erkek şortu almak istiyorum, kızlara koymamışlarsa koymamışlar Allah Allah biz de erkek takılırız. Bir de H&M’i talan edeyim diyorum. Güneş gözlüğü ve Zippo almak istiyorum, burada Zippo’lar çok ucuz. Yahu çok seviyorum ben bu alışveriş işini, inşallah ekstreler o kadar üzücü olmaz.

Haftaya hafta sonu New York’a gitmezsem burada Mike’la olacağız, o gelecekmiş. Brüno’nun gelmesini iple çekiyoruz, izlemeye koşa koşa gideceğiz. Ondan sonraki hafta sonu için planda Chicago var, sonra dönüş ve ardından İtalya :) Bu yaz böyle fıldır fıldır geziyorum, bazen kendi kendime dönüp “Ulan neler yapıyorum ben?!” diye soruyorum, hakikaten senelerdir döktüğüm emeğin meyvelerini topluyorum artık!



Evviva l’ingegneria!


23 Haziran 2009 Salı

K-viar



Yepyeni anılarla bezeli birer Taşoda, SportsFest, bol bol eğlence ve finallerin ardından:

Güzel bir cumartesiydi! Hayatımın en korkunç sınavına girdim, evet çok motor, çok three phase bir sınavdı. 4 sorudan sadece birini yapıp sınıfı terk ettiğimde annem ve babam hâlâ otobüstelerdi. Odayı toplayıp kaldırmamız gerekiyordu, valizimi yapmam ve kilo sınırını aşmamam gerekiyordu, pratik ve hızlı olmalıydım. Güya yalnız kendi odamı kaldıracaktım, geri kalan kısmı Meltem halledecekti, akla bak Meltem’e bıraksak bütün işleri Allah bilir arkamızdan azıcık terbiyesizce bir şeyler söylenir ve odayı toplamak için parayla adam tutardı. Neyse ki anneciğim bütün bunlara engel oldu, ikisi daha çok el ele verip evimizi kutulara koydular, ben de odamı birkaç kutuya böldüm ve her şeyimizi depoya tıktık. Bittiğinde bomboş salonumuzda koltuklara kurulup bir Mariachi paylaştık ki o güne kadar içtiğim en tatlı biraydı herhalde.



Babamın gelişi depodan çıkardığımız iki araba çöpü dökmemizle aynı anlara rastladı, meğer odamız çok derli toplu ve temiz görünmesine rağmen depodan ileri gelen bir çöp evmiş. Dördümüz beraber Bebek Midpoint’e gidip inanılmaz güzel yemekler yedik, biraz daha Mariachi içtik, sonra Meltem’le ikimiz artık ikinci evimiz olan Pi Lounge’a geçtik. Bizim biraz daha ardımızdan Baran, Merve, Serdar ve Berke geldiler. Long Island aldım ama of olmuyor işte ertesi güne bile kalmadan uyanık ve ayık olmam gerektiğini bildiğim zaman içki iğrenç bir etki yapıyor, uykum geliyor. Yine öyle oldu, zaten çok yorgundum o yüzden erken kalktım. Serdar bıraktı beni odama, arada Halaskârgazi’de kaybolmuşluğumuz var ne hikmetse bir türlü otele ulaşamadık. Odaya geldiğimde annemle babam yarı uyur yarı uyanıktı, ben de first impression düzgün olsun diye oturdum oje sürdüm, zaten bir saat sonra çıkmamız gerekecekti, uyumadım onun yerine saçtır makyajdır işler çıkardım kendime. Çok yorgundum, çok heyecanlı değildim sanki hiçbir yere gitmiyordum, fazla büyütmemiştim kafamda.


Pasaportumu gösterdim, arkamı döndüm ve annemle babama el salladım, sonunda, bütün yaşananlardan sonra her şeyi geride bırakmıştık, en azından bıraktığımıza inanıyor ve bunu kanıtlamaya can atıyorduk ve ben bir süre için ikisini birbirine, geride bırakıyordum. Hayatımda ilk kez yalnız kalıyordum, fiziksel bir yalnızlık, bir heyecan ve bilinmeze gidiyordum. Uçuşlarım inanılmaz rahat ve konforlu geçti, en ufak bir sarsıntı ya da korku yaşamadım. Yolculuğun en güzel kısmı İstanbul-Roma ve Roma-Boston uçuşlarını Alitalia ile yapıyor olmamdı, her yer İtalyan kaynıyordu ve tüm anonslar önce İtalyanca, sonra İngilizce yapılıyordu, hostesler “Buongiorno!” diyorlardı ve ben de aynı şekilde karşılık veriyordum, şarap istediğimde “Vino rosso, per favore.” diyordum ve aldıktan sonra da “Grazie!” diye ekliyordum, ayy nasıl zevkliydii!


Bavullarımın başına hiçbir şey gelmedi, hiçbir terslik yaşamadım. Baltimore’da Super Shuttle’a atladığım gibi minik bir şehir turuyla beraber Broadview Apartments’a geldim, odamın anahtarlarını aldım. Odama ilk girdiğimde “İnanmıyorum!” dedim hem de yüksek sesle, deli gibi söyledim bunu. Murat Hoca sürekli ık mık ediyordu Broadview ile ilgili, eski diyordu, biraz kasvetli belki beğenmezsin diyordu, pek övmüyordu kısacası, ben de beklentilerimi epey kısmıştım haliyle. Kendi kendimi avutuyordum, ne olacak gider bir buket çiçek alır kasveti dağıtırım diye, ama öyle mi oda şahaneydi! Yan yana iki yatağın üstünde çiçekli renkli örtüler vardı, yatağın üstünde güzel bir tablo, iki yanında komodinler ve kocaman abajurlar, karşıda bir televizyon, küçük bir yuvarlak masa ve iki sandalye, köşede odanın renklerine uygun bordo bir koltuk ve yan duvara dayalı büyük, yatay bir şifonyer. Kendi mutfağım vardı, buzdolabım, ocağım, çaydanlığım, kahve makinem, mikrodalgam, tabaklarım, bardaklarım, her şeyim tamamdı. Banyoda havlular duruyordu, ütü mütü yani her şey düşünülmüş, bir koca sepet çikolatadır şekerdir doldurulmuş bırakılmıştı. Daha ne isteyebilirdim ki, her şey hâlâ harika gidiyordu!


Ertesi gün workshop’un ilk günü, kalktım saçlarımı yaptım, gömlek giydim makyaj falan her şeyi yaptım, hâlâ first impression derdindeyim ne de olsa. Geldiğim gün Mohit’le tanıştım, hayatımın ilk Hint deneyimiydi ve çok beklenmedik bir şeydi. Kara kuru, üflesem uçar ve anlayabilmek için her sözcüğü tekrarlamasını istememi gerektirecek bir aksana sahip biri Mohit. İtiraf edeyim ilk akşam onunla tanışmış olmak beni biraz germişti, ne de olsa takım arkadaşım ve undergrad statüsündeki tek kişiydi, bir çok şeyi onunla yaşayacak olduğunu düşünmüştüm, ama konuşmasını bile doğru düzgün anlayamıyordum, hem biraz tuhaf bir insandı. Öte yandan havaalanından gelirken shuttle’da Michael diye JHU’da çalışan bir adamla tanışmıştım, önümde ise yine JHU’dan ama workshop’ta olmayan bir çocuk oturuyordu, onunla da gelir gelmez Facebook arkadaşı olmuştuk. Daha yabancıydım, önüme gelen her şeye tutunuyordum.


Sabah kahvaltıya Mohit ve adını an itibariyle hâlâ bilmediğim bir çocukla yürüdük, kampüsü ilk görüşümdü ve gerçekten çok güzeldi her yer. Daha uçakta görmüştüm Baltimore’un ne kadar yeşil ve ne denli nezih olduğunu. İnternetten araştırdığım kadarıyla, daha geçen sene Murat Hoca JHU’dayken baktığımda bile bütün şehrin tuğla ve turuncu olduğunu görüp ürkmüştüm, çok tekdüze ve kasvetli gelmişti bana, gezip görülecek yegâne yerin Inner Harbor olması da korkutucuydu, ama shuttle’da etrafa bakarken ya da kampüse giderken bu korkum bir anda dağılmıştı. Her şey kalemle çizilip özenle oturtulmuştu ki benim gibi düzen takıntısı bulunan bir kimse için bu harika bir deneyimdi. Kampüs binaları son derece otantik ve antika görünümlü, gelin görün ki aslında çok da yeni inşa edilmiş binalar ama eski tarzda yapılmışlar, Türklerin asla beceremeyeceğini düşündüğüm bir ayrıntı daha. Yine kampüsteki bütün ağaçlar sanki en az bir asrı rahat devirmişler, öyle ulu ve güzeller, yerlerde en ufak bir çöp yok ve çimler her zaman biçilmiş, yapraklar mütemadiyen süpürülmüş vaziyette.


Kahvaltı öncesi herkes CSEB’nin alt katında bekleşmeye başlamıştı, sonra “Continental Breakfast” masası açıldı, ben continental lafından böyle oturaklı bir kahvaltı bekliyordum, hâlbuki continental aslen minik bir şey olurmuş. Birkaç çeşit bagel, krem peynir, ananas, kavun ve kahve, iki hafta boyunca her günümün vazgeçilmezi oldu. Ryan, Mohamed, Chase, Brian, Aditya, Josh, Sara, Jessi, Yanbo, Jānis, Tong ve diğerleriyle aynı gün tanıştım. Bizim gruptan Petr ve Samuel de vardı. İlk gün öğrendim ki aslında yalnızca ilk iki hafta yapılacak lecture’lara katılacak ve sonra evine dönecek bir grup da varmış ve Jessi hariç tüm arkadaşlarım o gruptan oldu. Ben 8 haftalık program haricinde böyle bir şeye başvurulabileceğinden bile habersizdim, hâlbuki örneğin Chase 8 haftalık projeye katılabilmek için son derece kalifiye bir kimseyken alınmamıştı.

İlk öğle yemeğimizi hep beraber, adını şu anda da bilmediğim ve hep “the Chinese place” dediğimiz kampüs içindeki kafede yedik. Pek benim tarzım bir yere benzemiyordu, yağlı yüzlü bir yerdi. Günün ilk olasılık konulu dersini çok ünlü olduğunu birkaç gün içinde öğreneceğim Jason Eisner’dan aldığımız auditorium’da olduğu gibi kafede de klimalar son güçte çalışıyor ve beni donduruyordu. Temmuz Ağustos diye getirmediğim hırkalarıma derin bir özlem duymaya başlamıştım. Ayrıca spor ayakkabılarımı getirmiş ancak kıyafetlerimi unutmuş olmam da hiç hoş değildi.

Öğleden sonra linguistics üzerine ilk labımıza girdik ve ben hiç linguistik bir insan olmadığımdan bütün labı öyle oturarak geçirdim. Yine de Jason Eisner son derece profesyonel, öğrenci dilinden anlayan, neşeli ve yararlı bir insandı, konuyu bilmediğim ve yapamadığım halde Ryan ve Elif’in yaptıklarına baktığımda dönen şeyleri anlayabiliyordum, o yüzden keyif de alıyordum. İlk akşam yemeğimi Broadview’un hemen yakınındaki şahane cici bir vejetaryen kafesi olan “One World Café”de yedim Mohit, Petr ve Samuel ile beraber, bir somonlu dürümleri vardı ki şahaneydi.

İkinci gün artık her şey daha bir yerli yerine oturuyordu, kampüsü, gideceğim yolları daha iyi biliyordum, günaydın derken artık kimle konuştuğumu biliyordum, her şey daha bir tanıdıktı. Bir sürü fotoğraf çekmeye başladım hemen, zaten daha uçaktan dürtülmüştüm bu fotoğraf konusunda. Okul yine çoğu gün olacağı gibi uyukladığımız dersler ve anlamadığımız lablar şeklindeki formundaydı, akşam çıkışta Chipotle adlı Meksika fast food restoranında kocaman burrittolar yedikten sonra Charles Village Pub’a gittik St. Paul’de. Ordan çıkınca da bizim iki haftalıkların yerleştirilmiş oldukları Charles Commons’a yöneldik, Ryan, Mohamed ve Tong’un kaldıkları odada bir mini parti yapmaya.




Çarşamba artık vakit gelmişti, Inner Harbor’a gittik. Minik bir yer Inner Harbor, sağa ve sola doğru iki küçük yol kenarına sıra sıra restoranlar oturtulmuş, lambaların üstü mor ve pembe çiçeklerle bezenmiş, hareketli ve turistik ama bir o kadar da nezih bir kalabalığın hakim olduğu, huzurlu bir liman. Günün benim saatim olan kısmına rastladı gidişimiz, yani güneş artık kaybolup da ışıklar yandığında oradaydık. Ryan’a ve bana beyaz çerçeveli birer gözlük aldık, zar zor yemek yiyeceğimiz yeri seçtik, “Tir Na Nog Pub & Grill”e oturduk. İnanılmaz lezzetli ve doyurucu yemekler yedik her birimiz, dışarda oturduğumuzdan sigara da içilebiliyordu. Hayatımın ilk böğürtlenli birasını içtim ve korkunç leziz bir şeydi, şişesini de Sinan’a alayım dedim, yoktur inşallah onda böyle bir şişe, Tanrım şahaneydi gerçekten. Crab cake de yedim ilk kez!




Perşembe dinlenelim dedik ki cumaya hepimizin enerjisi tam olsun, zaten Perşembe Aşk-ı Memnu akşamı olduğu için işime geliyordu bu durum. Cuma bir Friday Night Out planladık. Okuldan sonra önce Cold Stone’da inanılmaz dondurmalar yedik, Ben&Jerry’s ve Häagen-Dazs halt etmişler dedim içimden. Dondurmaları setin üstünde böyle karıştırarak yoğurarak yapıyorlar ve waffle cone’lara dolduruyorlardı, benim istediğim cheesecake fantasy acayip fantastikti beş kilo olsa yine yerdim on kilo olsa da hiç düşünmezdim sanıyorum, içinde yüzebilirdim. Dondurmadan sonra Thai Restaurant’a geçtik yemek için, fena değildi yemekler hani yenmeyecek gibi değildi ama gidip bir daha yiyeceğim bir yer değil. Ananaslı, çamfıstıklı, armutlu, körili mörili böyle enteresan bir tavuk yedim. Geleneksel Charles Commons mini partisinden sonra Mount Vernon’a gittik, Club Charles’da güzel içkiler içtik sonra dans edesimiz geldi hemen yandaki Depot’ya geçtik. Şans bu ya, 80’s Night vardı ve maalesef o müzikte dans edemem ben. Mohamed’le bir iki denedik edelim falan diye, bir şarkı güzeldi onda bir kıpırdadık falan ama yok, çıkalım dedik zaten Aditya ne hikmetse feci sarhoş olmuş, herkes yorulmuştu. Ertesi gün erken kalkacak olmanın verdiği endişe yüzünden ben içki içmeye biraz çekiniyordum, içki içmeye değil de çakırkeyif olmaya bile çekiniyordum, ne kadar herkesle bir anda uyumu yakalamış olsak da hâlâ yabancı bir yerde ve nispeten yabancıydım, üstelik belki daha da önemlisi hakikaten sabah erken kalkmam gerekiyordu. Hem çok da yorgundum ve yorgunken her kadeh uykumu biraz daha getirir, beni biraz daha zorlar o yüzden alkolle çok aramız iyi gitmiyordu.


Peki bir cumartesi sabahı neden erken kalkmam gerekiyordu? O hafta sonu herkes bir yerlere gidiyordu ve Baltimore’da kala kala bir ben kalıyordum. Ryan, DC’de yaşayan bir arkadaşının arabasıyla Philadelphia’ya gidecekti, bana sen de gel dedi ve ben de neden olmasın diye düşündüm, maceraya böyle başlamış olduk. Cumartesi sabahı beklenmedik bir şekilde dinlenmiş uyandım, banyomu yaptım ve Mike’la tanıştım son derece beyefendi ve tatlı bir adam. Önce Baltimore’un en ünlü kahvaltıcısı “Blue Moon Café”ye gittik, yarım saat bekleme süresi aldık ve kafeye 1,5 saatin ardından girebildik. Türkiye’de görmediğim bir şey bu, bizim en ünlü, en kalabalık kahvaltıcımızda bile bir şekilde seni bir yere sıkıştırıyorlar ve sana geciktirmeden servis yapabiliyorlar, orda öyle bir durum yok. Seni bir yere oturtsa bile sana layıkıyla servis yapamayacak adamlar, o yüzden bekletiyorlar ve herkes halinden son derece memnun, kimse kalkıp gitmiyor ya da o kadar beklemeyi göze alamayan yok. Bana en başından 1,5 saat bekleyeceksin deseler muhtemelen çeker giderdim, ama sonunda ödülümüz çok güzel oldu. Kocaman ve çok lezzetli bir omlet yedim, kocaman kocaman bir bisküvi yedim ve yanında kocaman kocaman pancake’ler geldi ardıç şurubuyla, sürekli yenilenen kahvelerimiz de keyfimizi artırıyordu. Beklediğimiz zamana değmişti neyse ki. Girmeden önce aslında çok kötü bir yer olduğu ama önünde bekleyenler yüzünden iyiymiş gibi ün yaptığı, aslında içerde yemek servisi falan da bulunmadığı üzerine yürüttüğümüz teoriler böylece çürümüş oldu.

Kahvaltımızı sindirmeyi beklesek akşam olacağından Philadelphia yoluna çıktık. Yağmurlu, bol bol müzikli, biraz uyumacalı bir road trip ardından Philly’e geldik, o gün aldığım Go-Phone sayesinde günlerdir çektiğim telefonsuzluk özlemi sona ermiş, elim ayağım yerine gelmişti, Ashley’le haberleştik. Geçen yaz ona bu yaz Philly’e gideceğime dair çok uydurma bir söz vermiştim, kader, tuttum sözümü. Ryan’ın Mike gibi lise arkadaşı Stephen’ın evinde kalacaktık ve Ashley’nin evi de iki blok ötedeydi!

Stevie’nin 3 katlı ferah ve tatlı bir evi vardı, kendisi son derece ama son derece değişik bir insan. Ryan Stephen’ın bir “hipster” olduğunu söylemişti, ben hipster nedir bilmediğimden muhteşem icat iPhone’dan hemen birkaç hipster resmi bulup göstermişti ve böylece Stephen’ı gördüğümde nasıl bir hiplik beklediğimi biliyordum. Biz de onun yanında vaguely hip’tik, o hafta sonu öyle olmamız gerekiyordu, ama tabii ki onun kadar hızlı konuşamıyor daha da barizi kesinlikle onun kadar hızlı yürüyemiyorduk. Adam kimsenin ne hızda yürüdüğüne bakmadan kendi temposunu tutturuyor, Ryan’la daha sonra anıp güldüğümüz en belirgin özelliklerinden biri. Bu harika ve kendine has özellikleri kadar önemlisi çok sevimli ve cana yakın bir insan olması, hafta sonumuz inanılmaz güzel geçti onun ev sahipliğinde.

Evde biraz oturup birer yorgunluk birası içtik önce, Ashley oraya geldi ilk. Saçlarını kestirmişti, hâlâ sarışındı ve gerçekten çok daha güzel görünüyordu, hiç değişmemişti. Sanki hiçbir şey değişmemişti, sadece biraz update gerekiyordu ve biz hâlâ eskiden neysek şimdi de öyleydik. Hep beraber yemeğe gittik bir İspanyol kafesinde, ne yenir orada derhal fajita istedik şahane güzeldi yalnız keşke black beans olmasaydı o zaman daha da bir güzel olur muydu acaba, şimdi düşündüm de olmayabilirdi, neyse guacamole vardı ve o zaten her şeye yeterdi.

Yemekten sonra eve döndük ve hip Stevie’nin moda şovunun sonunda kendisine pembe gömlek ve hip bir kravat uygun gördük, bu şekilde hip olacaktı. Hava serindi, hem ben o kadar hip değildim, bana da hemen hip bir üst verdi artık üşümeyecek ve vaguely hip kıvama gelecektim. Philly’nin ünlü mü değil mi bilmem bir barlarına gittik, Stevie sürekli olarak birileriyle tanışma arzusundaydı, biz de onun yüreğinin götürdüğü taraflarda bulduk kendimizi. Mike ve ben çok yorulmuştuk, diğer beyler hâlâ geceye devam etmek istiyorlardı, evli evine köylü köyüne yaptık sonunda, Ryan ve Stephen bir ev partisine gideceklerdi ve saat 02:00’yi bulmuştu. Mike’la ikimiz gider gitmez, iyi geceler dediğimiz gibi uykuya daldık, biraz sonra da Ryan ve Stephen geldiler meğer parti bitmiş, ortalık darmadağın sadece toz topları uçuyormuş evde, geri dönmüşler.



Yedi saatlik bir uykunun ardından uyandık, şöyle bir yürüyüş yaptık elimizde leziz kahvelerimizle ve Philly’nin en ünlü kahvaltıcısı Sabrina’ya gittik. Yemeklerin inanılmaz göründüğü ve bekleyen kalabalığın dışarı taştığı bu güzel yerden aldığımız 2 saatlik bekleme süresi hiç iştah açıcı görünmüyordu, en ünlü ikinci kahvaltıcı Morning Glory’nin önündeki masalı sandalyeli ve şemsiyeli bekleme avlusu zaten başlı başına bir kafe gibiydi, oraya servis açmak için yapmaları gereken tek şey dünden razı iki üç garson daha toplamak ve onların maaşını üçe katladıkları kârlarından ödemekti ama anlaşılan işletmeci o kadar da zeki değildi ve onun yerine herkese 3 sayfalık bir bekleme listesi sunmayı uygun görmüştü. Bu kadar uzun cümleyi kurdurtan kafede kahvaltı mı yapılır, biz de daha ufak ve çok da lezzetli olmayan bir yere, ama sıcak tatlı bir yere kahvaltıya gittik. Omletimi pek sevmedim ama hafif yiyelim değil mi, Ryan ve Mike gibi waffle ya da french toast alsam ben de mutluluktan uçardım herhalde ama tombiş olmaktan ölesiye tırstığım için bakmak ve köşesinden tatmak daha mantıklı geliyor.



Zorluklarla mideye indirdiğimiz brunch’ımızın ardından sarılma ve vedalaşma vaktiydi, $10 karşılığında Stevie bana hip sweatshirtünü sattı ve ondan aldığım bu hip hatıra eşliğinde tekrar yola koyulduk. Akşam sinemaya “The Hangover”a gitmeyi kararlaştırmıştık, ondan önce Baltimore’a varır varmaz The Cheesecake Factory’de koccaman bir yemek ve üstüne şahane bir favorim limonlu böğürtlen soslu cheesecake götürdük. Filmde de epey eğlendik, hiçbir şey düşünmeden bolca güldük ve söylememe gerek var mı bilmem, tükenmiş vaziyette döndüm yine eve.




Yeni hafta işte yine böyle dinlenmeden başlıyordu, ama Inner Harbor’da Tong’un Nikon D2000 SLR’ıyla çektiği muhteşem fotoğraflar beni esir almıştı, bir kamera almamın zamanı artık gelmişti. Aslında ta okulun başında almak istemiştim ilk, daha Yargı’yla yeni tanıştığımız zamanlardı, korkunç yaz tatilim bitmiş ve ben güya yeniden yaşamaya dönmüştüm, yaşamaktan uzaklaşacağımı henüz bilmiyordum. Zaman geçtikçe elimi eteğimi her şeyden çektiğim için fotoğrafçılık oynama işini de askıya almıştım. Hem çok para gerekiyordu, daha da önemlisi istek ve heyecan gerekiyordu tüm bedellerin hakkını verebilmek ve keyfine varabilmek için, bende hiçbiri yoktu bunların. Artık vardı ama, artık hazırdım ve böylesi bir şey benim için bir harcamadan ziyade bir yatırım olacaktı.








Babamdan okeyi alır almaz Tong’la öğlen otobüse atladığımız gibi gittik kameracıya, Nikon D90 kitini aldık, ekstra bir lens de aldık portreleri çekebilmek için, filtreler, çanta, kart derken cüzdanım epeyce hafiflemiş ama gönlüm dolmuş çıktım dükkandan. Yeni kameramı, daha doğrusu hepimizin gözbebeği yeni oyuncağımızı Josh, Mohamed ve Ryan’la One World Café’de kutladık, elimizden düşmüyordu her anı belgeliyorduk bir yandan da bilmediğim leziz biralar içiyor ve sağlıklı yemekler tüketiyor, kahkahalardan geçiyorduk. Tesadüf ki yine benim saatimdi.










Burada fark ettiğim bir şey oldu, ben ki kendimi hep nazlı ve geride duran bir tip zannederdim, oysa burada organizasyonların çoğunda benim parmağım vardı. Yemekleri, gidilecek yerleri Ryan’la yarı yarıya belirliyorduk, itiraf etmeliyim ki kendisi iPhone sahibi olduğundan otobüs saatlerini ve rotaları belirleme görevini de üstlenmişti, dolayısıyla organizatör sıfatı biraz haksız rekabetle kendisine kalıyordu. Salı akşamı beysbol maçına gitmeyi kararlaştırdık, sonuna kadar bir Amerikan deneyimi beni bekliyordu. Önce saha dışında kalabalığa karıştık, koca bir biranın $1 ettiği, müziğin hiç susmadığı ve kalabalığın son derece keyifli olduğu bir maceranın ardından biletlerimizi alıp feci yağlı hot doglarımız ve funnel cake’lerimizle maçı izler gibi yaptık, zira futbolları gibi beysbollarında da pek izlenecek bir taraf yoktu, heyecanlanmak için taraftar olmak gerekiyordu oysa Orioles da Mets de beni pek ilgilendirmiyordu.



Çarşamba korku mu diyeyim komedi mi diyeyim rezalet bir filmin ve aile boyu tereyağlı bir patlamış mısır seansının ardından suşi yemeye gittik, hayatımda yediğim en güzel suşiler ve gittiğim en otantik Çin restoranıydı, belki de buradayken en çok güldüğümüz yemek de o akşamdı. Dönüşte yağmurun altında epey beklememiz ve yürümemiz gerekti, Ryan’ın iPhone’u sağ olsun müzikten yana hiçbir sıkıntı yaşamadım ve her şeyi sonuna kadar hissedebildim, hep istediğim gibi bu kez zamandan korkmadan ne gördüysem içime çekebildim, hâlâ rahatım bu konuda.



Ryan’ın son gecesiydi Perşembe ve hepimizin ultra dinlenmiş, maksimum eğlenceye ayarlı olmamız gerekiyordu, oysa ben kafamı yukarda tutmaya zorlanıyordum ve artık gerçekten dayanamıyordum. Çok, çok yorgundum; öyle yorgundum ki artık moralim bozulmuş, keyif alamaz olmuştum, sinirli ruh halim geri gelmişti ve dokunduğum her yerde izlerini bırakmaması için çaba sarf etmem gerekiyordu. Planlar aksamıştı, en heyecanlı olmam gereken gecede en sönük, en canlı olmam gereken zamanda en uykuluydum ve daha ısrarcı olmak benim yanımda diğerlerine de zarar verebilirdi, dönüp dinlenmem gerekiyordu. Böylece wild night’a iştirak edemedim, ertesi gün herkesin gelmeliydin demesine rağmen anlayışlı olduğunu görmek rahatlatmıştı beni. Evet, orada olamamıştım ama olamazdım zaten, kendim için güzel bir şey yapmıştım, yeteri kadar partilemiştik artık benim de kendime dönmem gerekiyordu. Hem beer pong oynamak bana yetmişti zaten.






Veda gününde gündüz buruk geçti biraz, üzülmemiştim ama gitmelerini de çok istemiyordum. Önce Ryan’ı Vegas’ta çılgın bir bekarlığa veda hafta sonuna yolladık, bizler de akşam yemeğimizi Little Italy’de yedik. iPhone’dan Harbor çevresindeki Pub’ları bulmasını rica ettik, ne varsa önümüze serdi, geze geze harika müzikleri ve ortamı olan bir bar bulduk, Calle Ocho’dan Day&Night’a Meltem’le neye bayılıyorsak çalıyordu tabii ben yine yorgundum ne yapalım, yine de keyifleniyorum sevdiğim bir şeyler duyunca.










Cumartesi kahvaltımızı Cheesecake Factory’de yaptık, akşamına süpermarketten acayip bir aylık erzak stokladım artık sırtım yere gelmez. Pazar yine Towson’a gittim ve Abercrombie & Fitch’ten bana hisse teklif etmelerine yol açabilecek bir alışveriş yaptım, Starbucks’tan da kendime devasa bir kupa aldım ve evde kahve makinesini önceki gün almış olduğum kafeinsiz Dunkin kahvesiyle test etmeye koyuldum. Kağıt filtre kullanmam gerektiği gerçeğini hesaba katmadan sonuca ulaştığım bir saatlik denemenin ardından, kahve makinesi nasıl kullanılır başlıklı son çare YouTube videolarının yardımıyla kupamı doldurabildim! Napalım görmemişiz, Nescafé insanıyız, burada ara ki bulasın…






Burada en sevdiğim şeylerden biri Lean Cuisine mikrodalga paketleri, her biri 300 kalori civarında, gerçekten lezzetli, bir o kadar da çeşitli ve doyurucu akşam yemekleri maksimum dört dakikada hazır oluyor, o süre içinde ben de kendime bir salata hazırlıyorum ve bundan sonra yemekleri böyle geçirmeyi planlıyorum akşamları, zira süpermarketteki reyonu boşalttım. Kafeinsiz kolaları da dolabıma yığdım. Bugün öğlen gym’e kaydımı yaptırdım ve haftada üç gün gidip geçen iki aydaki korkunç alkol tüketiminin vücudumda yarattığı tahribatı silmeye karar verdim. Geri kalan günlerde de kameramı elime almak, gezmek, nefes almak istiyorum.

Takım liderimiz Microsoft’tan Daniel Povey, inanılmaz değişik bir adam, sanıyorum fazla zekanın izlerini taşıyor bütünüyle. İnanılmaz rahat bir adam, sandaletlerinin içine giydiği çoraplarından oturuşuna, garip kahkahasından mimiklerine, Cuma günkü lecture’da hazırladığı slaytlardaki hataları bulana kişi yani slayt başı $5 vermeyi tasarlayıp ATM’den en az $20’likler alabildiği için hatayı bulana 52’lik desteden desen tutturarak tutulan desenin desteden çekilmesi halinde trink diye $20 vermeyi vaat edip rüşvet karşılığı ders dinletmesinden paralelinde aynı gün iki saatte ortalama $100 gibi bir parayı saçacak olmayı hiç dert etmiyor olmasına mikroskop altına alınası bir adam. Ne zaman ne hissettiğini asla kestiremiyorum, zira bazen bir gülüyor ki dalga mı geçiyor yoksa sevimli bir harekette mi bulunuyor anlayamıyorum. Herkesin içinde bir dünya var diyor annem, bunların içindeki dünya ise öyle ilk görüşte keşfedilmiyor, biraz uğraş istiyor. Takımda tam dört Hintli var; Mohit, Nagendra, Arnab ve Samuel, ve blup blup aksanları içime işliyor. Hepsi aynı şekilde konuşuyor ve yüzlerini görmesem konuşmalarından ayırt etmem imkansız, nasıl da aynı konuşuyorlar aklım almıyor. Bir İranlı Ariya aksanı normal, onun dışında üç Çekli var; Petr, Lukas ve kovboy şapkalı bir adam, onların da aksanı birbirinin aynı ve uzun süre maruz kalınca insanın kulağında titreşimli ve kalın bir tını kalıyor, silmesi zor oluyor. Bir de Sankur gibi beyefendi görünümlü fakat tabii ki onun eline su dökemeyecek Richard var, konuşması en normal ve en rahat anlaşabileceğim kişi gibi görünüyor, bugün bana bir konu verdi üzerinde çalışmam için, ancak login şifremi yarın alabileceğimden bugün daha kişisel takılıyorum.

Bazen insanlar Türkçe konuşsunlar istiyorum. Geçen bir adam gördüm binanın dışında, nasıl Türk müsünüz diye sormak geldi içimden, bir yandan da inceliyordum da bu kanıya şuradan vardım diyecek bir kanıt arıyor, bulamıyor, o yüzden soramıyordum. Ertesi gün aynı adamı yine gördüm, yine sorasım geldi, kendimi tuttum sonra adamın telefonu çaldı ve “N’aber abi?” diye konuşmaya başladı. Telefonu kapattığında muhabbeti başlattım hemen, kan çekiyor herhalde nasıl anladım adamın Türk olduğunu ben de bilmiyorum.

Hayatımda ilk kez tek başıma böyle uzaklara ve çalışmaya geldim, kendimi daha iyi tanımak için bir fırsatım oldu ve bunu yakalayabildiğim için çok mutluyum. Tamamen bağımsız, pür dikkat hayatımı idare ediyorum burada, neyi sevip neyi sevmediğimi daha iyi görüyorum, sanki kendimi yanıma alıp bir serüvene çıkmış gibiyim. Daha önce korktuğumu söylediğim işin, okulun, sorumluluğun, yemenin içmenin, sporun, yürümenin, nefes almanın üstüne gidiyorum ve özündeki tadı bulup çıkarıyorum, hepsini emekle ve keyifle yapıyorum. Çok büyümüşüm; koşmak, yuvarlanmak yerine herkes gibi ben de yürüyebiliyorum artık ve bunu görmek çok farklı bir duygu, gurur duyuyorum aslında kendimle her şeyin altından böyle güzel kalkabildiğim için.

Hafta sonu New York’a, Josh ve Mohamed’in yanına gidiyoruz Jessi ile, belki Mike da gelecek ve Ashley’nin de gelme ihtimali var. Fuerza Bruta’ya gidiyoruz Cumartesi, inanılmaz heyecanlıyız onun için. Pazar sabahı Turkuaz diye bir Türk kafesinde brunch yapıyoruz. Cumartesi gündüz New York’ta geziniyoruz ve Josh’la Mohamed’in master yaptıkları Columbia’ya gidiyoruz, bir rüyam daha gerçekleşiyor böylece.



Banklarda “Baltimore – The Greatest City in America” yazıyor burada.


Hepinizi özledim, ama artık zamanın geçmesinden korkmuyorum, anı yaşıyorum ve bu gerçekten, tek kelimeyle mü-kem-mel-miş!..