25 Temmuz 2009 Cumartesi

Sefiller


Öyle hayatlar yaşasak ki, hüzün ihtiyacımızı kitaplarla gidersek; yalnız okurken, izlerken iç geçirsek.

1 Temmuz 2009 Çarşamba

The New Yorker


Yorucu, stresli, uykusuz bir hafta geçti. Keyifsiz ya da kötü değildi. Gym’e kaydımı yaptırdım ve $45’e mal oldu, daha bir kere gidebildim ama sanırım Broadview’un altındaki küçük fitness salonunu tercih edeceğim, zira gym çok kalabalık ve ben kalabalık salonlardan hiç ama hiç hoşlanmıyorum! Yani o kadar insanın yan yana haldır haldır koşturması, sıra beklemesi çok itici geliyor. Birkaç kişi olsa, sakin olsa ne güzel ama öbür türlü kendimi kötü hissediyorum, gym’den bu kadar.


Perşembe akşamı bir Afgan restoranında toplu yemek düzenlendi. Türk mutfağına yakın, önce antrelerle başladık. Kabak tatlısı vardı, çiğ böreğe benzer ama soslu mezeler, bol bol pide ve tereyağı hiç eksik olmadı. Ardından salata ve ana yemekler geldi; kuzu üzerine kuru üzümlü soslu bir pilav, sade pilav, köfte, tavuk, mantar yedik. Pirinçler İran ya da yasemin pirinci gibiydi, herkese söyledim tamam bu yemekler bize yakın ama siz Türkiye’ye bir gelin, asıl yemek neymiş görün diye. En son bizim tel kadayıf ve türevlerinden oluşan bir tatlı tabağı aldık, $10’a içebildiğimiz kadar şarap içtik. Her kadehte şarap ucuzluyordu örneğin Arnab o gece kadehi $2’dan şarap içmiş oldu, bense $5. Çok keyifli bir yemekti, takımdakiler ve diğer takımdakiler de son derece sıcak ve tatlı insanlar. Açılıp saçılmaları zaman alıyor tabii, ilk karşılaştığımız günden çok farklıyız artık.


Bu hafta Unix ile resmen tanıştık, tutorial’lar inceledim, notlar çıkardım ve artık Burak yaparken bakıp da gözlerimi kocaman açtığım bir sürü komutu biliyor gibiyim. Perl kullanmam gerekti, bir script yazıp çalıştırıp sonuç almam istendi Cuma günü ve çıkmama iki dakika kala o işi de bitirdim, böylece yolculuktan önce başarmanın hazzı da içime yerleşti. Nagendra olmasa bir şey yapamazdım aslında, ama öyle ya da böyle benden isteneni hem de aynı gün içerisinde yerine getirebildim. Perl’ü ilk kez gören biri için gayet güzel bir adım bence.

Büyük yolculuğa Cuma akşamı çıktık. Gündüzden zaten biraz heyecanlıydım, sabah çantamı yapmıştım okuldan direkt gidecektik Jessi’yle. Penn Station’da Mike ile buluştuk, trenle geldi DC’den. Dunkin’den bir dürüm attım çantama, evet burada Dunkin’ler güzel yiyecekler de satıyor, otobüsümüze bindik wireless’lı ve prizli. Yolculuğumuz süper rahat geçti, ilk yarısında geldiğimden beri doğru düzgün iki çift laf edemediğimiz taklımla yazıştık. Onu inanılmaz özlediğim için yüzümde kocaman bir gülümseme oldu ve uzun süre geçmedi. Meltem’in uykusu geldi, benim de geldi kafayı vurdum yattım. Bir saat falan uyudum sanırım, 10 gibi uyandım ve Mike’a bakıp “Daha fazla uyumak istemiyorum!” dedim, sohbete daldık. Trafikten ötürü biraz gecikmeli de olsa kısa süre sonra New York’un şahane ışıklarını ve binalarını sağımıza aldık, biraz sonra binalar bizi çevrelediler ve otobüsümüzden inip Mohamed’in kollarına attık kendimizi.

Gece 23:30 olmuştu ve şehirde inanılmaz bir trafik, acayip bir curcuna vardı. Otobüste Mike’la konuşurken söylemiştim, inince diğerleriyle de paylaştım: şunu fark ettim ki ben uyuyan şehirlerdense yaşayanları tercih ediyorum sanırım. Baltimore’u seviyorum, ama akşamları çöken sessizlik, sakinlik beni ürkütüyor. Bazılarının huzur diye adlandıracakları şeyi ben korkutucu buluyorum, kendimi güvende hissedemiyorum. Oysa yirmi dört saat uyumayan bir yerde kendimi her an her şeye hazır hissediyorum, sanki yalnız kalmak istemediğimde yalnız olmayacağımın garantisi verilmiş gibi geliyor. New York’un tek kötü tarafı inanılmaz pis oluşu, ilk geldiğimizde de metroların ve hatta sokakta belli köşe başlarının korkunç kokusu ve çöpler dikkatimizi çekmişti, bu sefer sanki daha bir rahatsız ediciydi. Hele Baltimore’un tertemizliğinden sonra New York’un isi tozu iyice göze battı.




Eşyalarımızı Josh’ın evine bıraktıktan sonra Josh, Mohamed, Mike, Jessi, Jessi’nin liseden Hint asıllı eksantrik arkadaşı ve ben eğlenmeye çıktık. Mohamed’in arada sırada anlattığı Türk arkadaşı Onur’la tanıştık. Onur İstanbul’da yaşıyormuş önceden, 3 yıl önce sanırım New York’a gelmiş. Önce çalışmış, çalıştığı şirket krizden nasibini alınca bazı Türk şirketleriyle iş yapmış ve sonunda kendi şirketini kurmuş. Değişik, biraz gerilemiş bir Türkçesi var, fakat Mohamed’le arada sırada Türkçe konuşması beni kırdı geçirdi, benden başka kırılıp geçirilen olmadı kimse anlamıyordu zira. Üç haftadır bu üslupla konuşan kimseye rastlamadığımdan iyice komiğime gidiyordu, kollarını açıp kocaman Mohamed’e “Gel yavrucum babaya bir sarıl!” demesi bile benim gülmeme yetiyordu. Salaş ve çok katlı bir bara girdik, hafifmiş hissi veren ağır içkiler tükettik, Michael Jackson’lar dinledik ve sonunda hepimiz kafayı bulduk. Taksiye atladık, Mohamed’in odasına girdiğim gibi uyudum ve sabah Mike odaların manzarasından bahsederken çok pişman oldum, zira perdeyi açıp dışarı bakma zahmetine bile katlanamamıştım.



Sabah 11:00’de Mohamed beni uyandırdı, sonra 12:00’ye kadar uyumama izin verdi. Josh’ın evine döndük eşyalarımızın yanına, giyindik süslendik ve Josh, Mike ve ben üçümüz Broadway’de Josh’ın evinin karşısındaki Fransız kafesinde güzel bir kahvaltı ettik, yiyip kahveleri depolayarak ayıldık güne hazırlandık. Josh’ın sokağının köşesinde bir restoran vardı ki görünce ağzım açık kaldı, kısa New York gezimizin sanırım bendeki en güzel anıydı, kendisi Seinfeld’deki yegâne buluşma mekânının dışı oluyordu ve bu küçük ayrıntı bende büyük heyecanlar yarattı.






Kahvaltımızın ardından önce Josh’ın rehberliğinde bir Columbia gezisi yaptık. Columbia’yı daha kampüs havasında ve biraz daha organize bekliyordum, ancak yine de çok güzeldi. Ivy League’de olmak nasıl bir duygu diye sordum Josh’a, bana acayip bir kahkaha patlattı, ne yapalım biz böyle markaları kafada büyütmeye meyilli bir milletin evladıyız. İstanbul’daki hocalarla haberleştikten sonra New York’a belki iki hafta sonra tekrar gitmem gerekecek, bu sefer Pazartesi gününü Columbia’daki profesörlere konuşarak geçireceğim, kısmet bakalım.








Columbia seferinin akabinde Central Park’a gitmeyi kararlaştırdık, fakat benim ayaklarım uf olduğundan inanılmaz acıyordu. Mohamed’le beraber iPhone’dan bir H&M tespit ettik bana flip flop almak için ve –evet- Harlem’e gittik. Alışkın olmadığımdan galiba, ben siyahlardan korkuyorum biraz. Hepsi çok sert bakıyor, çok uzunlar, çok kocamanlar. Harlem’de dehşet bir kalabalık vardı, bütün cadde seyyar satıcılarla dolmuş taşmıştı, çoğu Michael Jackson’la ilgili ne varsa pazarlamaya çalışıyordu. Tesadüf o gün bir sinemada Jackson için bir anma töreni düzenlenmişti, büyük bir kalabalık kapı önünde itiş kakış beklerken basın da haberi canlı aktarıyordu.







O mağaza senin bu mağaza benim her yeri gezdik ve “stilime” uygun bir terlik bulamadan Central Park’a geri döndük. Jessi, Mohamed’in Seattle’da yaşayan Mısırlı arkadaşı “H” ve Jessi’nin arkadaşı oradalardı, Mike ve Josh Fuerza Bruta biletlerini almak için Union Square’e gitmişlerdi. Saat 6’yı geçiyordu, metroya atladığımız gibi biz de Union Square’in yolunu tuttuk. 6 kişi girecektik şova, rush hour biletleri $25’ti ve son beş rush hour biletini kapmıştık, bir bilet $75e patlamıştı. Mohamed’le iki haftadır bu gösterinin hayalini kuruyorduk, girmeden bir iki shot atmayı planlamıştık ama vaktimiz olmadı. Josh ve Mike bundan seneler önce Uğur’la akşam yemeğimizi yediğimiz kafede oturuyorlardı.








Fuerza Bruta’ya bağırıp çağıran gençlerin arasında girdik. Işıklar karardı, gösteride flaş kullanmamamızı ve arada sırada gösterilen yönlere yürümemiz gerektiğini belirten anonsun ardından şov başladı. Artık ezberimize yazılmış tanıdık müziği duyduk, beklediğimiz koşu sahnesiyle açılış yapıldı. İnanılmaz bir sahne şovuydu bu, üstümüze indirilen su platformunun üzerindeki kızların dansı, ışıklar, uçanlar, havada dans edenler, yüzenler, koşanlar, kırılan köpükler… Dans ederken yüzlerindeki ifadenin samimiyeti, sanki arkadaşlarımız bize özel bir parti veriyorlarmış gibi bir yakınlık vardı, sonra aramıza karışıp bizlerle dans ettiler, fışkırtılan sulardan da az biraz nasibimizi aldık. Hepimiz birbirimize bakıp gülümsüyorduk, bu değişik ve son derece heyecan verici deneyim her birimizi çok memnun etmişti.






Şovun ardından West Village’da John’s adlı çok çok ünlü olduğu belirtilen bir pizzacıya gittik. Pizzalarımızı dondurma ve Starbucks kahveleriyle sindirmeye çalıştık, sonra yorgun olduğumuz için partilemek yerine kendi partimizi yaratalım dedik. Bir deste kart ve bol bol içki alıktan sonra Josh’ın evine döndük. Acayip eğlenceli bir içki oyunu önerdi Mike, şöyle ki çekilen her kartta yapılması gereken bir şey var. Örneğin 10 çeken rule master, bir kural uyduruyorsun ve o kuralı çiğneyen kişi içiyor. 6 geldiğinde yalnızca erkekler içiyordu ve bu 6 için bir 10’dan kural yaratıldı, içerken herkes bardağının kenarındaki küçük yeşil adamı –ki kendisi uzaylı ya da İrlandalı olmalıydı- yere bırakacak ve içtikten sonra tekrar yerine koyacak. Bol bol küçük yeşil adamlar yuttu bizimkiler. Mohamed odadaki kimsenin ismi söylenmeyecek diye bir kural koydu, kendi kuralını kendi birkaç kez çiğnedi. As’la gelen şelaleler hepimizi sarhoş etti, ben king’s cup nedeniyle kafayı buldum sanırım. Jessi’yle neredeyse bitirdiğimiz koca şişe Malibu’nun üstüne oldu bu king’s cup. Papaz çeken ortadaki kupaya kendi içkisinden istediği miktarda boşaltıyor, son papazı çeken kupayı kafaya dikiyor. Bu iğrenç deneyimi yaşamaya hak kazanan şanssız ben oldum maalesef. Çok eğlendik, bol bol fotoğraf çektik, bazılarını otobüste Jessi’ye incelerken çok güldük. Gece bir anda uyuduk sonunda; Jessi, Mike ve ben yere attığımız yatakların üstünde rahatça sızıp kaldık.


Sabah 11:00 gibi uyandık, odaya keskin ve pis bir koku hâkimdi. Ne ara bilinmez, Jessi’nin arkadaşı yatağa kusmuştu, Allah’ım büyük konuşmayayım ama insan nasıl o kadar içebilir aklım almıyor. Tamam yerlerde sürün ama hiç olmazsa banyoya gidebil… Yatak mort, eve ait bir eşya olduğundan atsan atılmıyor satsan satılmıyor, Josh diğer iki şilteyi kaldırdığı gibi sıktığı anti bakteriyel spreyli üçüncü şiltenin üzerine attı. İlerleyen günlerde yatak muhtemelen küflenecek.





Pazar sabahı Mohamed’in Mısır asıllı arkadaşlarının da katılımıyla Turkuaz adlı Türk lokantasında brunch’a gittik. Korkunç bir açık büfe kahvaltısıydı; bizim House Cafe’mizle, Sade’mizle, Mado’muzla ve diğer tüm harika kahvaltıcılarımızla ilgisi alakası olmayan, yağlı yüzlü, ne peynir ne salam, ne domates salatalık, ne ekmek börek diyebileceğim, Türk’ten çok Arap sofrası gibi ve gün ortasına dehşet karanlık, güya otantik bir yerde yarasa gibi bir iki saat geçirdik. Çıktığımıza şükrettikten sonra Jessi, arkadaşı ve ben Times Square’i gezdik, oradan Central Park’ın güney girişine vardık ki ben orayı unutmamıştım.








Devamındaki caddeyi gezerken sürekli annemi ve babamı hatırladım, onları çok ama çok özlemiştim zira oralarda bol bol taban tepmişliğimiz vardı, ama saat farkından ötürü arayamıyordum henüz ikisini. Mike eşyalarını kapmış gelmişti, çünkü 18:00 otobüsüyle dönmesi gerekiyordu, bizimkinin biletleri tükenmişti. Bir Starbucks molasının ardından dağıldık, ben yalnız başıma New York sokaklarında harika bir yürüyüşün ardından metroya binip Josh’ın evine döndüm. Biraz sohbet ettik, sonra çantalarımı yüklenip tekrar metroyla Penn Station’a gittim, yolda aldığım dergi sayesinde Amerika sosyetesinde neler oluyormuş onu öğrendim, mesela Jennifer Aniston’la Hangover’daki yakışıklı Bradley bilmem kim çıkıyorlarmış, Britney Spears’ın kardeşi nişanlısından memnun değilmiş falan.





New York deneyimimizi Jessi’yle sokaktaki olmazsa olmaz Hot Dog’lardan yiyerek tamamladık, rötarlı kalkan otobüsümüze kurulduk, ara sıra internette, ara sıra iPod’la ve rahatsız uykularla bezeli yolculuğumuzun sonunda gece yarısını geçe Broadview’a döndük. Eve dönmek güzeldi, her ne kadar uyuyan bir şehir de olsa bu kez huzurlu uyuyordu Baltimore ve en önemlisi “ev”di burası.

Bu sabah geç uyandım, dört gündür yıkanmayan bir insandım yine de o kadar pis değildim ama artık edepli olmak lazım hemen duşumu aldım manikürümü yaptım. Bu kadar detaya girmem normalde ama bugün az uyumuş olmama rağmen içimde inanılmaz güzel bir huzur var, onu aktarmak için. Daha odadan okula yürürken bir ferahtım, okulda da ferahtım, şimdi de öyleyim. Queue’ya koyduğum modelimin işlenip tamamlanmasını beklerken yazayım dedim, öğleden sonrayı yaşıyorum şimdi. Hava bugün çok güzel, Baltimore’un yapış nemi yok, yerine sıkmayan bir rüzgâr var. Sıcak, ama çok değil. Her şey olabileceğinin en iyisi. Akşam çamaşır ve spor var, albümler işlenecek düzenlenecek, güzelce dinlenilecek. Hafta sonu 4 Temmuz havai fişeklerini izlemeye Inner Harbor’a gideceğim, Pazar günü yine alışveriş yapmayı planlıyorum. Bu sefer A&F’ten erkek şortu almak istiyorum, kızlara koymamışlarsa koymamışlar Allah Allah biz de erkek takılırız. Bir de H&M’i talan edeyim diyorum. Güneş gözlüğü ve Zippo almak istiyorum, burada Zippo’lar çok ucuz. Yahu çok seviyorum ben bu alışveriş işini, inşallah ekstreler o kadar üzücü olmaz.

Haftaya hafta sonu New York’a gitmezsem burada Mike’la olacağız, o gelecekmiş. Brüno’nun gelmesini iple çekiyoruz, izlemeye koşa koşa gideceğiz. Ondan sonraki hafta sonu için planda Chicago var, sonra dönüş ve ardından İtalya :) Bu yaz böyle fıldır fıldır geziyorum, bazen kendi kendime dönüp “Ulan neler yapıyorum ben?!” diye soruyorum, hakikaten senelerdir döktüğüm emeğin meyvelerini topluyorum artık!



Evviva l’ingegneria!


23 Haziran 2009 Salı

K-viar



Yepyeni anılarla bezeli birer Taşoda, SportsFest, bol bol eğlence ve finallerin ardından:

Güzel bir cumartesiydi! Hayatımın en korkunç sınavına girdim, evet çok motor, çok three phase bir sınavdı. 4 sorudan sadece birini yapıp sınıfı terk ettiğimde annem ve babam hâlâ otobüstelerdi. Odayı toplayıp kaldırmamız gerekiyordu, valizimi yapmam ve kilo sınırını aşmamam gerekiyordu, pratik ve hızlı olmalıydım. Güya yalnız kendi odamı kaldıracaktım, geri kalan kısmı Meltem halledecekti, akla bak Meltem’e bıraksak bütün işleri Allah bilir arkamızdan azıcık terbiyesizce bir şeyler söylenir ve odayı toplamak için parayla adam tutardı. Neyse ki anneciğim bütün bunlara engel oldu, ikisi daha çok el ele verip evimizi kutulara koydular, ben de odamı birkaç kutuya böldüm ve her şeyimizi depoya tıktık. Bittiğinde bomboş salonumuzda koltuklara kurulup bir Mariachi paylaştık ki o güne kadar içtiğim en tatlı biraydı herhalde.



Babamın gelişi depodan çıkardığımız iki araba çöpü dökmemizle aynı anlara rastladı, meğer odamız çok derli toplu ve temiz görünmesine rağmen depodan ileri gelen bir çöp evmiş. Dördümüz beraber Bebek Midpoint’e gidip inanılmaz güzel yemekler yedik, biraz daha Mariachi içtik, sonra Meltem’le ikimiz artık ikinci evimiz olan Pi Lounge’a geçtik. Bizim biraz daha ardımızdan Baran, Merve, Serdar ve Berke geldiler. Long Island aldım ama of olmuyor işte ertesi güne bile kalmadan uyanık ve ayık olmam gerektiğini bildiğim zaman içki iğrenç bir etki yapıyor, uykum geliyor. Yine öyle oldu, zaten çok yorgundum o yüzden erken kalktım. Serdar bıraktı beni odama, arada Halaskârgazi’de kaybolmuşluğumuz var ne hikmetse bir türlü otele ulaşamadık. Odaya geldiğimde annemle babam yarı uyur yarı uyanıktı, ben de first impression düzgün olsun diye oturdum oje sürdüm, zaten bir saat sonra çıkmamız gerekecekti, uyumadım onun yerine saçtır makyajdır işler çıkardım kendime. Çok yorgundum, çok heyecanlı değildim sanki hiçbir yere gitmiyordum, fazla büyütmemiştim kafamda.


Pasaportumu gösterdim, arkamı döndüm ve annemle babama el salladım, sonunda, bütün yaşananlardan sonra her şeyi geride bırakmıştık, en azından bıraktığımıza inanıyor ve bunu kanıtlamaya can atıyorduk ve ben bir süre için ikisini birbirine, geride bırakıyordum. Hayatımda ilk kez yalnız kalıyordum, fiziksel bir yalnızlık, bir heyecan ve bilinmeze gidiyordum. Uçuşlarım inanılmaz rahat ve konforlu geçti, en ufak bir sarsıntı ya da korku yaşamadım. Yolculuğun en güzel kısmı İstanbul-Roma ve Roma-Boston uçuşlarını Alitalia ile yapıyor olmamdı, her yer İtalyan kaynıyordu ve tüm anonslar önce İtalyanca, sonra İngilizce yapılıyordu, hostesler “Buongiorno!” diyorlardı ve ben de aynı şekilde karşılık veriyordum, şarap istediğimde “Vino rosso, per favore.” diyordum ve aldıktan sonra da “Grazie!” diye ekliyordum, ayy nasıl zevkliydii!


Bavullarımın başına hiçbir şey gelmedi, hiçbir terslik yaşamadım. Baltimore’da Super Shuttle’a atladığım gibi minik bir şehir turuyla beraber Broadview Apartments’a geldim, odamın anahtarlarını aldım. Odama ilk girdiğimde “İnanmıyorum!” dedim hem de yüksek sesle, deli gibi söyledim bunu. Murat Hoca sürekli ık mık ediyordu Broadview ile ilgili, eski diyordu, biraz kasvetli belki beğenmezsin diyordu, pek övmüyordu kısacası, ben de beklentilerimi epey kısmıştım haliyle. Kendi kendimi avutuyordum, ne olacak gider bir buket çiçek alır kasveti dağıtırım diye, ama öyle mi oda şahaneydi! Yan yana iki yatağın üstünde çiçekli renkli örtüler vardı, yatağın üstünde güzel bir tablo, iki yanında komodinler ve kocaman abajurlar, karşıda bir televizyon, küçük bir yuvarlak masa ve iki sandalye, köşede odanın renklerine uygun bordo bir koltuk ve yan duvara dayalı büyük, yatay bir şifonyer. Kendi mutfağım vardı, buzdolabım, ocağım, çaydanlığım, kahve makinem, mikrodalgam, tabaklarım, bardaklarım, her şeyim tamamdı. Banyoda havlular duruyordu, ütü mütü yani her şey düşünülmüş, bir koca sepet çikolatadır şekerdir doldurulmuş bırakılmıştı. Daha ne isteyebilirdim ki, her şey hâlâ harika gidiyordu!


Ertesi gün workshop’un ilk günü, kalktım saçlarımı yaptım, gömlek giydim makyaj falan her şeyi yaptım, hâlâ first impression derdindeyim ne de olsa. Geldiğim gün Mohit’le tanıştım, hayatımın ilk Hint deneyimiydi ve çok beklenmedik bir şeydi. Kara kuru, üflesem uçar ve anlayabilmek için her sözcüğü tekrarlamasını istememi gerektirecek bir aksana sahip biri Mohit. İtiraf edeyim ilk akşam onunla tanışmış olmak beni biraz germişti, ne de olsa takım arkadaşım ve undergrad statüsündeki tek kişiydi, bir çok şeyi onunla yaşayacak olduğunu düşünmüştüm, ama konuşmasını bile doğru düzgün anlayamıyordum, hem biraz tuhaf bir insandı. Öte yandan havaalanından gelirken shuttle’da Michael diye JHU’da çalışan bir adamla tanışmıştım, önümde ise yine JHU’dan ama workshop’ta olmayan bir çocuk oturuyordu, onunla da gelir gelmez Facebook arkadaşı olmuştuk. Daha yabancıydım, önüme gelen her şeye tutunuyordum.


Sabah kahvaltıya Mohit ve adını an itibariyle hâlâ bilmediğim bir çocukla yürüdük, kampüsü ilk görüşümdü ve gerçekten çok güzeldi her yer. Daha uçakta görmüştüm Baltimore’un ne kadar yeşil ve ne denli nezih olduğunu. İnternetten araştırdığım kadarıyla, daha geçen sene Murat Hoca JHU’dayken baktığımda bile bütün şehrin tuğla ve turuncu olduğunu görüp ürkmüştüm, çok tekdüze ve kasvetli gelmişti bana, gezip görülecek yegâne yerin Inner Harbor olması da korkutucuydu, ama shuttle’da etrafa bakarken ya da kampüse giderken bu korkum bir anda dağılmıştı. Her şey kalemle çizilip özenle oturtulmuştu ki benim gibi düzen takıntısı bulunan bir kimse için bu harika bir deneyimdi. Kampüs binaları son derece otantik ve antika görünümlü, gelin görün ki aslında çok da yeni inşa edilmiş binalar ama eski tarzda yapılmışlar, Türklerin asla beceremeyeceğini düşündüğüm bir ayrıntı daha. Yine kampüsteki bütün ağaçlar sanki en az bir asrı rahat devirmişler, öyle ulu ve güzeller, yerlerde en ufak bir çöp yok ve çimler her zaman biçilmiş, yapraklar mütemadiyen süpürülmüş vaziyette.


Kahvaltı öncesi herkes CSEB’nin alt katında bekleşmeye başlamıştı, sonra “Continental Breakfast” masası açıldı, ben continental lafından böyle oturaklı bir kahvaltı bekliyordum, hâlbuki continental aslen minik bir şey olurmuş. Birkaç çeşit bagel, krem peynir, ananas, kavun ve kahve, iki hafta boyunca her günümün vazgeçilmezi oldu. Ryan, Mohamed, Chase, Brian, Aditya, Josh, Sara, Jessi, Yanbo, Jānis, Tong ve diğerleriyle aynı gün tanıştım. Bizim gruptan Petr ve Samuel de vardı. İlk gün öğrendim ki aslında yalnızca ilk iki hafta yapılacak lecture’lara katılacak ve sonra evine dönecek bir grup da varmış ve Jessi hariç tüm arkadaşlarım o gruptan oldu. Ben 8 haftalık program haricinde böyle bir şeye başvurulabileceğinden bile habersizdim, hâlbuki örneğin Chase 8 haftalık projeye katılabilmek için son derece kalifiye bir kimseyken alınmamıştı.

İlk öğle yemeğimizi hep beraber, adını şu anda da bilmediğim ve hep “the Chinese place” dediğimiz kampüs içindeki kafede yedik. Pek benim tarzım bir yere benzemiyordu, yağlı yüzlü bir yerdi. Günün ilk olasılık konulu dersini çok ünlü olduğunu birkaç gün içinde öğreneceğim Jason Eisner’dan aldığımız auditorium’da olduğu gibi kafede de klimalar son güçte çalışıyor ve beni donduruyordu. Temmuz Ağustos diye getirmediğim hırkalarıma derin bir özlem duymaya başlamıştım. Ayrıca spor ayakkabılarımı getirmiş ancak kıyafetlerimi unutmuş olmam da hiç hoş değildi.

Öğleden sonra linguistics üzerine ilk labımıza girdik ve ben hiç linguistik bir insan olmadığımdan bütün labı öyle oturarak geçirdim. Yine de Jason Eisner son derece profesyonel, öğrenci dilinden anlayan, neşeli ve yararlı bir insandı, konuyu bilmediğim ve yapamadığım halde Ryan ve Elif’in yaptıklarına baktığımda dönen şeyleri anlayabiliyordum, o yüzden keyif de alıyordum. İlk akşam yemeğimi Broadview’un hemen yakınındaki şahane cici bir vejetaryen kafesi olan “One World Café”de yedim Mohit, Petr ve Samuel ile beraber, bir somonlu dürümleri vardı ki şahaneydi.

İkinci gün artık her şey daha bir yerli yerine oturuyordu, kampüsü, gideceğim yolları daha iyi biliyordum, günaydın derken artık kimle konuştuğumu biliyordum, her şey daha bir tanıdıktı. Bir sürü fotoğraf çekmeye başladım hemen, zaten daha uçaktan dürtülmüştüm bu fotoğraf konusunda. Okul yine çoğu gün olacağı gibi uyukladığımız dersler ve anlamadığımız lablar şeklindeki formundaydı, akşam çıkışta Chipotle adlı Meksika fast food restoranında kocaman burrittolar yedikten sonra Charles Village Pub’a gittik St. Paul’de. Ordan çıkınca da bizim iki haftalıkların yerleştirilmiş oldukları Charles Commons’a yöneldik, Ryan, Mohamed ve Tong’un kaldıkları odada bir mini parti yapmaya.




Çarşamba artık vakit gelmişti, Inner Harbor’a gittik. Minik bir yer Inner Harbor, sağa ve sola doğru iki küçük yol kenarına sıra sıra restoranlar oturtulmuş, lambaların üstü mor ve pembe çiçeklerle bezenmiş, hareketli ve turistik ama bir o kadar da nezih bir kalabalığın hakim olduğu, huzurlu bir liman. Günün benim saatim olan kısmına rastladı gidişimiz, yani güneş artık kaybolup da ışıklar yandığında oradaydık. Ryan’a ve bana beyaz çerçeveli birer gözlük aldık, zar zor yemek yiyeceğimiz yeri seçtik, “Tir Na Nog Pub & Grill”e oturduk. İnanılmaz lezzetli ve doyurucu yemekler yedik her birimiz, dışarda oturduğumuzdan sigara da içilebiliyordu. Hayatımın ilk böğürtlenli birasını içtim ve korkunç leziz bir şeydi, şişesini de Sinan’a alayım dedim, yoktur inşallah onda böyle bir şişe, Tanrım şahaneydi gerçekten. Crab cake de yedim ilk kez!




Perşembe dinlenelim dedik ki cumaya hepimizin enerjisi tam olsun, zaten Perşembe Aşk-ı Memnu akşamı olduğu için işime geliyordu bu durum. Cuma bir Friday Night Out planladık. Okuldan sonra önce Cold Stone’da inanılmaz dondurmalar yedik, Ben&Jerry’s ve Häagen-Dazs halt etmişler dedim içimden. Dondurmaları setin üstünde böyle karıştırarak yoğurarak yapıyorlar ve waffle cone’lara dolduruyorlardı, benim istediğim cheesecake fantasy acayip fantastikti beş kilo olsa yine yerdim on kilo olsa da hiç düşünmezdim sanıyorum, içinde yüzebilirdim. Dondurmadan sonra Thai Restaurant’a geçtik yemek için, fena değildi yemekler hani yenmeyecek gibi değildi ama gidip bir daha yiyeceğim bir yer değil. Ananaslı, çamfıstıklı, armutlu, körili mörili böyle enteresan bir tavuk yedim. Geleneksel Charles Commons mini partisinden sonra Mount Vernon’a gittik, Club Charles’da güzel içkiler içtik sonra dans edesimiz geldi hemen yandaki Depot’ya geçtik. Şans bu ya, 80’s Night vardı ve maalesef o müzikte dans edemem ben. Mohamed’le bir iki denedik edelim falan diye, bir şarkı güzeldi onda bir kıpırdadık falan ama yok, çıkalım dedik zaten Aditya ne hikmetse feci sarhoş olmuş, herkes yorulmuştu. Ertesi gün erken kalkacak olmanın verdiği endişe yüzünden ben içki içmeye biraz çekiniyordum, içki içmeye değil de çakırkeyif olmaya bile çekiniyordum, ne kadar herkesle bir anda uyumu yakalamış olsak da hâlâ yabancı bir yerde ve nispeten yabancıydım, üstelik belki daha da önemlisi hakikaten sabah erken kalkmam gerekiyordu. Hem çok da yorgundum ve yorgunken her kadeh uykumu biraz daha getirir, beni biraz daha zorlar o yüzden alkolle çok aramız iyi gitmiyordu.


Peki bir cumartesi sabahı neden erken kalkmam gerekiyordu? O hafta sonu herkes bir yerlere gidiyordu ve Baltimore’da kala kala bir ben kalıyordum. Ryan, DC’de yaşayan bir arkadaşının arabasıyla Philadelphia’ya gidecekti, bana sen de gel dedi ve ben de neden olmasın diye düşündüm, maceraya böyle başlamış olduk. Cumartesi sabahı beklenmedik bir şekilde dinlenmiş uyandım, banyomu yaptım ve Mike’la tanıştım son derece beyefendi ve tatlı bir adam. Önce Baltimore’un en ünlü kahvaltıcısı “Blue Moon Café”ye gittik, yarım saat bekleme süresi aldık ve kafeye 1,5 saatin ardından girebildik. Türkiye’de görmediğim bir şey bu, bizim en ünlü, en kalabalık kahvaltıcımızda bile bir şekilde seni bir yere sıkıştırıyorlar ve sana geciktirmeden servis yapabiliyorlar, orda öyle bir durum yok. Seni bir yere oturtsa bile sana layıkıyla servis yapamayacak adamlar, o yüzden bekletiyorlar ve herkes halinden son derece memnun, kimse kalkıp gitmiyor ya da o kadar beklemeyi göze alamayan yok. Bana en başından 1,5 saat bekleyeceksin deseler muhtemelen çeker giderdim, ama sonunda ödülümüz çok güzel oldu. Kocaman ve çok lezzetli bir omlet yedim, kocaman kocaman bir bisküvi yedim ve yanında kocaman kocaman pancake’ler geldi ardıç şurubuyla, sürekli yenilenen kahvelerimiz de keyfimizi artırıyordu. Beklediğimiz zamana değmişti neyse ki. Girmeden önce aslında çok kötü bir yer olduğu ama önünde bekleyenler yüzünden iyiymiş gibi ün yaptığı, aslında içerde yemek servisi falan da bulunmadığı üzerine yürüttüğümüz teoriler böylece çürümüş oldu.

Kahvaltımızı sindirmeyi beklesek akşam olacağından Philadelphia yoluna çıktık. Yağmurlu, bol bol müzikli, biraz uyumacalı bir road trip ardından Philly’e geldik, o gün aldığım Go-Phone sayesinde günlerdir çektiğim telefonsuzluk özlemi sona ermiş, elim ayağım yerine gelmişti, Ashley’le haberleştik. Geçen yaz ona bu yaz Philly’e gideceğime dair çok uydurma bir söz vermiştim, kader, tuttum sözümü. Ryan’ın Mike gibi lise arkadaşı Stephen’ın evinde kalacaktık ve Ashley’nin evi de iki blok ötedeydi!

Stevie’nin 3 katlı ferah ve tatlı bir evi vardı, kendisi son derece ama son derece değişik bir insan. Ryan Stephen’ın bir “hipster” olduğunu söylemişti, ben hipster nedir bilmediğimden muhteşem icat iPhone’dan hemen birkaç hipster resmi bulup göstermişti ve böylece Stephen’ı gördüğümde nasıl bir hiplik beklediğimi biliyordum. Biz de onun yanında vaguely hip’tik, o hafta sonu öyle olmamız gerekiyordu, ama tabii ki onun kadar hızlı konuşamıyor daha da barizi kesinlikle onun kadar hızlı yürüyemiyorduk. Adam kimsenin ne hızda yürüdüğüne bakmadan kendi temposunu tutturuyor, Ryan’la daha sonra anıp güldüğümüz en belirgin özelliklerinden biri. Bu harika ve kendine has özellikleri kadar önemlisi çok sevimli ve cana yakın bir insan olması, hafta sonumuz inanılmaz güzel geçti onun ev sahipliğinde.

Evde biraz oturup birer yorgunluk birası içtik önce, Ashley oraya geldi ilk. Saçlarını kestirmişti, hâlâ sarışındı ve gerçekten çok daha güzel görünüyordu, hiç değişmemişti. Sanki hiçbir şey değişmemişti, sadece biraz update gerekiyordu ve biz hâlâ eskiden neysek şimdi de öyleydik. Hep beraber yemeğe gittik bir İspanyol kafesinde, ne yenir orada derhal fajita istedik şahane güzeldi yalnız keşke black beans olmasaydı o zaman daha da bir güzel olur muydu acaba, şimdi düşündüm de olmayabilirdi, neyse guacamole vardı ve o zaten her şeye yeterdi.

Yemekten sonra eve döndük ve hip Stevie’nin moda şovunun sonunda kendisine pembe gömlek ve hip bir kravat uygun gördük, bu şekilde hip olacaktı. Hava serindi, hem ben o kadar hip değildim, bana da hemen hip bir üst verdi artık üşümeyecek ve vaguely hip kıvama gelecektim. Philly’nin ünlü mü değil mi bilmem bir barlarına gittik, Stevie sürekli olarak birileriyle tanışma arzusundaydı, biz de onun yüreğinin götürdüğü taraflarda bulduk kendimizi. Mike ve ben çok yorulmuştuk, diğer beyler hâlâ geceye devam etmek istiyorlardı, evli evine köylü köyüne yaptık sonunda, Ryan ve Stephen bir ev partisine gideceklerdi ve saat 02:00’yi bulmuştu. Mike’la ikimiz gider gitmez, iyi geceler dediğimiz gibi uykuya daldık, biraz sonra da Ryan ve Stephen geldiler meğer parti bitmiş, ortalık darmadağın sadece toz topları uçuyormuş evde, geri dönmüşler.



Yedi saatlik bir uykunun ardından uyandık, şöyle bir yürüyüş yaptık elimizde leziz kahvelerimizle ve Philly’nin en ünlü kahvaltıcısı Sabrina’ya gittik. Yemeklerin inanılmaz göründüğü ve bekleyen kalabalığın dışarı taştığı bu güzel yerden aldığımız 2 saatlik bekleme süresi hiç iştah açıcı görünmüyordu, en ünlü ikinci kahvaltıcı Morning Glory’nin önündeki masalı sandalyeli ve şemsiyeli bekleme avlusu zaten başlı başına bir kafe gibiydi, oraya servis açmak için yapmaları gereken tek şey dünden razı iki üç garson daha toplamak ve onların maaşını üçe katladıkları kârlarından ödemekti ama anlaşılan işletmeci o kadar da zeki değildi ve onun yerine herkese 3 sayfalık bir bekleme listesi sunmayı uygun görmüştü. Bu kadar uzun cümleyi kurdurtan kafede kahvaltı mı yapılır, biz de daha ufak ve çok da lezzetli olmayan bir yere, ama sıcak tatlı bir yere kahvaltıya gittik. Omletimi pek sevmedim ama hafif yiyelim değil mi, Ryan ve Mike gibi waffle ya da french toast alsam ben de mutluluktan uçardım herhalde ama tombiş olmaktan ölesiye tırstığım için bakmak ve köşesinden tatmak daha mantıklı geliyor.



Zorluklarla mideye indirdiğimiz brunch’ımızın ardından sarılma ve vedalaşma vaktiydi, $10 karşılığında Stevie bana hip sweatshirtünü sattı ve ondan aldığım bu hip hatıra eşliğinde tekrar yola koyulduk. Akşam sinemaya “The Hangover”a gitmeyi kararlaştırmıştık, ondan önce Baltimore’a varır varmaz The Cheesecake Factory’de koccaman bir yemek ve üstüne şahane bir favorim limonlu böğürtlen soslu cheesecake götürdük. Filmde de epey eğlendik, hiçbir şey düşünmeden bolca güldük ve söylememe gerek var mı bilmem, tükenmiş vaziyette döndüm yine eve.




Yeni hafta işte yine böyle dinlenmeden başlıyordu, ama Inner Harbor’da Tong’un Nikon D2000 SLR’ıyla çektiği muhteşem fotoğraflar beni esir almıştı, bir kamera almamın zamanı artık gelmişti. Aslında ta okulun başında almak istemiştim ilk, daha Yargı’yla yeni tanıştığımız zamanlardı, korkunç yaz tatilim bitmiş ve ben güya yeniden yaşamaya dönmüştüm, yaşamaktan uzaklaşacağımı henüz bilmiyordum. Zaman geçtikçe elimi eteğimi her şeyden çektiğim için fotoğrafçılık oynama işini de askıya almıştım. Hem çok para gerekiyordu, daha da önemlisi istek ve heyecan gerekiyordu tüm bedellerin hakkını verebilmek ve keyfine varabilmek için, bende hiçbiri yoktu bunların. Artık vardı ama, artık hazırdım ve böylesi bir şey benim için bir harcamadan ziyade bir yatırım olacaktı.








Babamdan okeyi alır almaz Tong’la öğlen otobüse atladığımız gibi gittik kameracıya, Nikon D90 kitini aldık, ekstra bir lens de aldık portreleri çekebilmek için, filtreler, çanta, kart derken cüzdanım epeyce hafiflemiş ama gönlüm dolmuş çıktım dükkandan. Yeni kameramı, daha doğrusu hepimizin gözbebeği yeni oyuncağımızı Josh, Mohamed ve Ryan’la One World Café’de kutladık, elimizden düşmüyordu her anı belgeliyorduk bir yandan da bilmediğim leziz biralar içiyor ve sağlıklı yemekler tüketiyor, kahkahalardan geçiyorduk. Tesadüf ki yine benim saatimdi.










Burada fark ettiğim bir şey oldu, ben ki kendimi hep nazlı ve geride duran bir tip zannederdim, oysa burada organizasyonların çoğunda benim parmağım vardı. Yemekleri, gidilecek yerleri Ryan’la yarı yarıya belirliyorduk, itiraf etmeliyim ki kendisi iPhone sahibi olduğundan otobüs saatlerini ve rotaları belirleme görevini de üstlenmişti, dolayısıyla organizatör sıfatı biraz haksız rekabetle kendisine kalıyordu. Salı akşamı beysbol maçına gitmeyi kararlaştırdık, sonuna kadar bir Amerikan deneyimi beni bekliyordu. Önce saha dışında kalabalığa karıştık, koca bir biranın $1 ettiği, müziğin hiç susmadığı ve kalabalığın son derece keyifli olduğu bir maceranın ardından biletlerimizi alıp feci yağlı hot doglarımız ve funnel cake’lerimizle maçı izler gibi yaptık, zira futbolları gibi beysbollarında da pek izlenecek bir taraf yoktu, heyecanlanmak için taraftar olmak gerekiyordu oysa Orioles da Mets de beni pek ilgilendirmiyordu.



Çarşamba korku mu diyeyim komedi mi diyeyim rezalet bir filmin ve aile boyu tereyağlı bir patlamış mısır seansının ardından suşi yemeye gittik, hayatımda yediğim en güzel suşiler ve gittiğim en otantik Çin restoranıydı, belki de buradayken en çok güldüğümüz yemek de o akşamdı. Dönüşte yağmurun altında epey beklememiz ve yürümemiz gerekti, Ryan’ın iPhone’u sağ olsun müzikten yana hiçbir sıkıntı yaşamadım ve her şeyi sonuna kadar hissedebildim, hep istediğim gibi bu kez zamandan korkmadan ne gördüysem içime çekebildim, hâlâ rahatım bu konuda.



Ryan’ın son gecesiydi Perşembe ve hepimizin ultra dinlenmiş, maksimum eğlenceye ayarlı olmamız gerekiyordu, oysa ben kafamı yukarda tutmaya zorlanıyordum ve artık gerçekten dayanamıyordum. Çok, çok yorgundum; öyle yorgundum ki artık moralim bozulmuş, keyif alamaz olmuştum, sinirli ruh halim geri gelmişti ve dokunduğum her yerde izlerini bırakmaması için çaba sarf etmem gerekiyordu. Planlar aksamıştı, en heyecanlı olmam gereken gecede en sönük, en canlı olmam gereken zamanda en uykuluydum ve daha ısrarcı olmak benim yanımda diğerlerine de zarar verebilirdi, dönüp dinlenmem gerekiyordu. Böylece wild night’a iştirak edemedim, ertesi gün herkesin gelmeliydin demesine rağmen anlayışlı olduğunu görmek rahatlatmıştı beni. Evet, orada olamamıştım ama olamazdım zaten, kendim için güzel bir şey yapmıştım, yeteri kadar partilemiştik artık benim de kendime dönmem gerekiyordu. Hem beer pong oynamak bana yetmişti zaten.






Veda gününde gündüz buruk geçti biraz, üzülmemiştim ama gitmelerini de çok istemiyordum. Önce Ryan’ı Vegas’ta çılgın bir bekarlığa veda hafta sonuna yolladık, bizler de akşam yemeğimizi Little Italy’de yedik. iPhone’dan Harbor çevresindeki Pub’ları bulmasını rica ettik, ne varsa önümüze serdi, geze geze harika müzikleri ve ortamı olan bir bar bulduk, Calle Ocho’dan Day&Night’a Meltem’le neye bayılıyorsak çalıyordu tabii ben yine yorgundum ne yapalım, yine de keyifleniyorum sevdiğim bir şeyler duyunca.










Cumartesi kahvaltımızı Cheesecake Factory’de yaptık, akşamına süpermarketten acayip bir aylık erzak stokladım artık sırtım yere gelmez. Pazar yine Towson’a gittim ve Abercrombie & Fitch’ten bana hisse teklif etmelerine yol açabilecek bir alışveriş yaptım, Starbucks’tan da kendime devasa bir kupa aldım ve evde kahve makinesini önceki gün almış olduğum kafeinsiz Dunkin kahvesiyle test etmeye koyuldum. Kağıt filtre kullanmam gerektiği gerçeğini hesaba katmadan sonuca ulaştığım bir saatlik denemenin ardından, kahve makinesi nasıl kullanılır başlıklı son çare YouTube videolarının yardımıyla kupamı doldurabildim! Napalım görmemişiz, Nescafé insanıyız, burada ara ki bulasın…






Burada en sevdiğim şeylerden biri Lean Cuisine mikrodalga paketleri, her biri 300 kalori civarında, gerçekten lezzetli, bir o kadar da çeşitli ve doyurucu akşam yemekleri maksimum dört dakikada hazır oluyor, o süre içinde ben de kendime bir salata hazırlıyorum ve bundan sonra yemekleri böyle geçirmeyi planlıyorum akşamları, zira süpermarketteki reyonu boşalttım. Kafeinsiz kolaları da dolabıma yığdım. Bugün öğlen gym’e kaydımı yaptırdım ve haftada üç gün gidip geçen iki aydaki korkunç alkol tüketiminin vücudumda yarattığı tahribatı silmeye karar verdim. Geri kalan günlerde de kameramı elime almak, gezmek, nefes almak istiyorum.

Takım liderimiz Microsoft’tan Daniel Povey, inanılmaz değişik bir adam, sanıyorum fazla zekanın izlerini taşıyor bütünüyle. İnanılmaz rahat bir adam, sandaletlerinin içine giydiği çoraplarından oturuşuna, garip kahkahasından mimiklerine, Cuma günkü lecture’da hazırladığı slaytlardaki hataları bulana kişi yani slayt başı $5 vermeyi tasarlayıp ATM’den en az $20’likler alabildiği için hatayı bulana 52’lik desteden desen tutturarak tutulan desenin desteden çekilmesi halinde trink diye $20 vermeyi vaat edip rüşvet karşılığı ders dinletmesinden paralelinde aynı gün iki saatte ortalama $100 gibi bir parayı saçacak olmayı hiç dert etmiyor olmasına mikroskop altına alınası bir adam. Ne zaman ne hissettiğini asla kestiremiyorum, zira bazen bir gülüyor ki dalga mı geçiyor yoksa sevimli bir harekette mi bulunuyor anlayamıyorum. Herkesin içinde bir dünya var diyor annem, bunların içindeki dünya ise öyle ilk görüşte keşfedilmiyor, biraz uğraş istiyor. Takımda tam dört Hintli var; Mohit, Nagendra, Arnab ve Samuel, ve blup blup aksanları içime işliyor. Hepsi aynı şekilde konuşuyor ve yüzlerini görmesem konuşmalarından ayırt etmem imkansız, nasıl da aynı konuşuyorlar aklım almıyor. Bir İranlı Ariya aksanı normal, onun dışında üç Çekli var; Petr, Lukas ve kovboy şapkalı bir adam, onların da aksanı birbirinin aynı ve uzun süre maruz kalınca insanın kulağında titreşimli ve kalın bir tını kalıyor, silmesi zor oluyor. Bir de Sankur gibi beyefendi görünümlü fakat tabii ki onun eline su dökemeyecek Richard var, konuşması en normal ve en rahat anlaşabileceğim kişi gibi görünüyor, bugün bana bir konu verdi üzerinde çalışmam için, ancak login şifremi yarın alabileceğimden bugün daha kişisel takılıyorum.

Bazen insanlar Türkçe konuşsunlar istiyorum. Geçen bir adam gördüm binanın dışında, nasıl Türk müsünüz diye sormak geldi içimden, bir yandan da inceliyordum da bu kanıya şuradan vardım diyecek bir kanıt arıyor, bulamıyor, o yüzden soramıyordum. Ertesi gün aynı adamı yine gördüm, yine sorasım geldi, kendimi tuttum sonra adamın telefonu çaldı ve “N’aber abi?” diye konuşmaya başladı. Telefonu kapattığında muhabbeti başlattım hemen, kan çekiyor herhalde nasıl anladım adamın Türk olduğunu ben de bilmiyorum.

Hayatımda ilk kez tek başıma böyle uzaklara ve çalışmaya geldim, kendimi daha iyi tanımak için bir fırsatım oldu ve bunu yakalayabildiğim için çok mutluyum. Tamamen bağımsız, pür dikkat hayatımı idare ediyorum burada, neyi sevip neyi sevmediğimi daha iyi görüyorum, sanki kendimi yanıma alıp bir serüvene çıkmış gibiyim. Daha önce korktuğumu söylediğim işin, okulun, sorumluluğun, yemenin içmenin, sporun, yürümenin, nefes almanın üstüne gidiyorum ve özündeki tadı bulup çıkarıyorum, hepsini emekle ve keyifle yapıyorum. Çok büyümüşüm; koşmak, yuvarlanmak yerine herkes gibi ben de yürüyebiliyorum artık ve bunu görmek çok farklı bir duygu, gurur duyuyorum aslında kendimle her şeyin altından böyle güzel kalkabildiğim için.

Hafta sonu New York’a, Josh ve Mohamed’in yanına gidiyoruz Jessi ile, belki Mike da gelecek ve Ashley’nin de gelme ihtimali var. Fuerza Bruta’ya gidiyoruz Cumartesi, inanılmaz heyecanlıyız onun için. Pazar sabahı Turkuaz diye bir Türk kafesinde brunch yapıyoruz. Cumartesi gündüz New York’ta geziniyoruz ve Josh’la Mohamed’in master yaptıkları Columbia’ya gidiyoruz, bir rüyam daha gerçekleşiyor böylece.



Banklarda “Baltimore – The Greatest City in America” yazıyor burada.


Hepinizi özledim, ama artık zamanın geçmesinden korkmuyorum, anı yaşıyorum ve bu gerçekten, tek kelimeyle mü-kem-mel-miş!..


19 Nisan 2009 Pazar

İki Çizgi


Pencereden baktığımda havanın soğuk olduğu hissine kapılıyorum bugün. Camı açtım demin, sıcacıkmış meğer. Bizim kaloriferleri yakmıyorlar artık, dışardan daha soğuk odamız. Burnuşum üşüyor sürekli, kahveyi ağzımla ikisine birden içiriyorum çoğu zaman. 


Bugünün pazar olması nedeniyle omletlerimizi arkadaşım patatesle şenlendirdik. Kahvaltıyı ben hazırladım, patatesleri Meltem gitti aldı. Bu haftasonu çok zevkliydi; ama işte yine suçluluk hissediyorum bu sefer, neyse bunun nedeni var. Projede ilerlemem ve salı günkü motor sınavıma acilen çalışmam gerek, oysa ben manikür yapmak, yazı yazmak, kitap okumak, film izlemek istiyorum. Olsun annem dedi şimdi yazın çok çalışacağın için sen bundan sonra bol bol yat ki çalışmayı özleyesin diye, anne sözü dinliyorum işte daha?

Hem neden ki canım, dün labda yarım saatte 3'e 3'lük bir matrixi tridiagonal forma getirdim. Az daha zorlasam Nobel alabilirim yani.




Cuma sabahı tabii o 15-20 dakikalık bir jimnastik falan yalan oldu, ama kahvaltı güzel oldu. Yedikten hemen sonra güneye gittik, çok tatlı minimini bir kediş geldi yanımıza oyun moyun oynadık. Quizin ve dersin bitiminde Meltem'le Bebek'e indik. Emirgan'a gitmeyi teklif etmiştim güneydeyken, arabayla gitmekti niyetimiz ama yürürken bulduk kendimizi sahilde. Gidebildiğimiz yere kadar gidelim diye kararlaştırdık, Emirgan'a kadar da gidebildik. Yürüyerek gitmek bir anda yumurtadan çıkar gibi olmuştu. Hava öyle güzeldi ki attığım adımları hissetmedim bile. Sağlı sollu sıralanmış öyle güzel evler vardı ki sürekli gözlerimiz yukarılarda, kafamızı çevire çevire ilerledik. Arada durduk, ikimiz birden fotoğraflar çektik. Tarihi Çınaraltı Çay Bahçesi'ne oturduk, biraz yorulmuştuk. Ben acıkmadım sanıyordum, halbuki iki zifir çayın ardından taksiye bindiğimizde midem öylesine bulandı ki epey acıkmış olduğumun ayırdına acı bir tecrübe sonrası varabildim. 


Akşam yemeğimizi Kanyon Sosa'da yedik. Taze fesleğenli patates püresine bayıldık, kendimiz de bunu denemeye karar verdik. Çok hafif ve doyurucu bir yemekti, her lokmasından memnun kaldım ki benim bu memnuniyeti yaşamam epey zordur. Bir dahakine de az yağlı köftelerinden denemeyi düşünüyoruz. Kanyon'a gitmek çok iyi oldu, içerisi cıvıl cıvıldı. Aslında alışveriş merkezlerinde yemek yemekten hoşlanmam, dışarı yemeğe gidiliyorsa adam gibi bir yere gitmeyi tercih ederim; ama Kanyon öyle değildi. Daha önce yemek katından çok geçmişliğim vardı tabii, ancak herhalde hiç alıcı gözüyle bakmamıştım. Bu sefer tek bir mekanda bulunamayacak, aksine tam da öyle bir "yemekler sokağı"ndan taşabilecek bir coşku vardı ve benim içimdeki karamsarlığı açmaya birebirdi. Nereden geldi oturdu bu karamsarlık bilemiyorum, bahar yorgunluğu vuruyor herhalde sezdirmeden. Emirgan'a yürüyüşümüz de bu duygulardan kurtulabilmekten ileri geliyordu, ikimiz de kıpır kıpır değildik ve canımız pek de bir şey yapmak istemiyordu, ama bir şey yapmadığımız halde daha fena olacağımızı da anlamıştık. Yürüyüp açılalım istedik. Epey bir açıldık cuma günü, düşünüyorum da illa çok heyecanlı, çok güldüğümüz bir gün geçirmemiz gerekmiyor, ya da içimizin huzurla dolduğunu boğazımıza kadar hissetmemize lüzum yok. Daha ne kadar güzel olabilir ki?




Dün sabah biraz ağaç ev, biraz stres. İnsanları tanımak üzerine bir bilinç akışı, ardından laba gidip yılın buluşunu(!) gerçekleştirme çabalarım ve Asmalı Mescit. Parantez'de yer bulamazsak orada oturmayız diyordum, bir tane masacık kalmıştı ve o masacığa oturduk beş kişi. Böyle Asmalı Mescit de Asmalı Mescit diye tutturmuştum uzun zamandır, masamız o önceden oturduğumuz yerde olsa her şey daha güzel olabilirdi. Minicik bir yuvarlağın etrafına toplanmak zorunda kalmıştık, bazen bazılarımızın içi geçiyor, yüzleri ifadesizleşiyordu. Herkeste bahar yorgunluğu var galiba. Belirli bir sıkıntı yok sanki, ama belki küçük sıkıntılar arada sırada içten ziyarete geliyorlar ve biz ne olduklarını çözemeden yerlerini yeni misafirlere bırakıyorlar, ondan asılıyor yüzümüz. Sınavdı şuydu buydu derken daha önce yaşanmış bazı coşkular her dakika yanımızda olmuyor. Varsın olmasın, Parantez'e gidip Mastika içtik mi, içtik! Duvarlardaki sarmaşıkları, rengarenk sokakları, kenarlara serpiştirilmiş masaları gördük, bir müzikten diğerine yavaş yavaş ilerledik. 



Ay sonra Araf'a gittik, gitmez olaydık. Hiç böyle görmemiştim orayı, tamam izbe bir yer biliyoruz ama müzikleri çok güzel oluyordu da ondan gidiyorduk. Bu sefer millet güzel havayı bulunca atmış kendini dışarı, sıkış tepiş olmuş içersi. Müzik desen rezalet mi diyeyim felaket mi, Diğcey Bey'e gittim ne iş diye, "Bögön öylö çölmök östömöyöröm!" dedi, zaten Kaptan Mağara Adamı gibi bir şeydi, kıl tüy yünden oluşan bir şey

Çıkışta ben vay efendim neden çıktık diye surat yapmışım (sanki çok eğleniyordum o müzikte). Baran'ın "Ablacım ben seni şimdi eğlendircem!" diyerek beni kucağına alıp fırıl fırıl çevirmesi o suratım geçsin diyeymiş. Bööyle İstiklal'de ben dönmeye ve gülmeye başladım, ay çok güzeldiii :D

Yaa, bugün de miskinlik günü. Sabahtan beri öyle koltuk sefası, bilgisayar sefası, blog sevdası geçiyor zamanım. Hiç de bir şey çalışmak istemiyor canım, bana ne. Kendimi yaza saklıyorum ben, Amerika'da çok pis atağa geçeceğim. Tatile de 6 gün kalmış, inanasım gelmiyor. Daha terziye gitmem ve -kesin bir şeyler eksik çıkar- alışverişe gitmem gerek. Vize başvurusu yapmam gerek, yoksa kendimi yaza saklar saklar yazın da işsiz güçsüz kalıveririm, akıllara zarar olurum. 

28. İstanbul Film Festivali noktalandı ve bu sene beni çok fena üzdü. Ozan'la ilk filmimize giderken Taksim'de iki genç etekleri çekmiş gayda çalıyorlardı.


Ve Meltem'le ben, Emirgan'da fotoğraflı gezi ile Asmalı Mescit maddelerinin üzerlerini kırmızıyla çizdik!