20 Mart 2009 Cuma

Uyanış


10:16

Dehşet bir kabustan uyanıyorum. Kadim dostumun başına bir felaket gelmiş, bu felaket beni çok, çok yaralamış, öyle ki bulduğum her köşeye oturup hıçkırıklara boğuluyorum, o hıçkırıklar ki nefes almamı engelliyor, yağmur yağmış kamera yüzeyleri gibi görüşüm, etraf titriyor, ben kendimi sorguluyorum, Tanrı'm ne kadar gerçekçi ve ne kadar soğuk bir gerçek bu böyle. Ama hayır, işte yağmur asıl dışarda yağıyor, güneş doğmuş, ortalık sakin, ve işte her şeyden daha gerçek, neyse ki güzel bir gerçek. 

11:24

Oda telefonu dışarıdan arandığımı belli eden sesiyle çalıyor, uyandırıyor:

- İyi günler Pınar Hanım, biz Garanti Bankası'ndan arıyoruz.
- ...
- Kredi kartınızdan çok yüklü para çekimi ve alışveriş yapılmış, 5 milyarı aşan bir harcama 
   görülüyor. Siz mi yaptınız?
- Hayır?! Ben böyle bir harcama yapmadım?!
- Kredi kartınız sizde mi acaba?
- Bir saniye... Evet, kartım bende?..
- Allah allah... Fakat harcama görünüyor Pınar Hanım?..
- Siz... nereden arıyorum demiştiniz?
- Garanti Bankası'ndan arıyoruz...

- ŞAKAAAAAĞ!..

Baran ve Meltem'e teşekkürler :)

18 Mart 2009 Çarşamba

Gezenti Signorita


Aklıma ilk gelen şeyle başlayayım yazmaya bugün, kafamda sıraya koyduğum çok şey vardı, ama şimdi çikolata var. Evet, çikolata. Var gibi, yok gibi, pek de sevmem ama böyle tatlı tatlı bir şeyler olsun, Meltem kafamdan fondüler boşaltsın istedim.

Yorgunum biraz, gün içinde sipraleks canavarları çenemi aşağı aşağı çekiyorlar ve bütün gün "Auuuğğğğaaaağğğğ" diye sesler çıkararak esnemek durumunda kalıyorum. Oturup kalkarken romatizmalı ninecikler gibi dizlerimi tutup "şükür" kelimesini içeren bir takım laflar ediveriyorum. Oblomov gidişim gidiş değil, dedim, aldım pirensesimi elime, yattım yatağıma, başladım yazmaya.

Böyle bir çoluğum çocuğum okusun hevesi var bende, ama başlama yetisi az. O nedenle oraya buraya, aslında işte buralara, böyle günü gününe yazabilmeye inanılmaz hevesleniyorum. "Bugün kalktım, yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım, yağ reçel ekmek yedim, buraya geldim". Bizim yuvada her sabah bizi tek sıra halinde oturturlardı minderlere, sabahlarımızı anlattırırlardı. Herkes mi yağ-reçel-ekmek yer kardeşim? Ben yemezdim, ama sürü psikolojisine yenilmiştim bir kere. Bir, iki, üç günden sonra ben de "Yağ reçel ekmek yedim, buraya geldim." kısmını söyler olmuştum. Tekerleme gibi aklımda kaldı hep. Bizim yuvada çok şey olmuştu, çok anlatmak isterdim, ancak zamanı değil.

Bu aralar hayatımda güzel şeyler oluyor. Ya ders devir değil, artık sanki o kadar iplemiyorum onları, zaten alttan motordur labdır bir takım zıpzıplar geliyor, iki musiki dersi alıyorum, bir de malum projem var. Projem biraz kafamı karıştırıyor sanki, ilerde ne olmak istediğimle ilgili kafam son derece bulanık olduğundan projeye ne ölçüde nasıl katkı vermeliyim bilmiyorum; ama artık hiçbir şey için kendimden bir şeyler vermeyi düşünmüyorum - sanırım.

Taksim'e gitmem, gece geç yatmam, alkol tüketmem, of ben burda eğlenemem günlerini aşmak için tam beş, evet beş haftadır zıplıyorum! Dedim ya, güzel şeyler oluyor. Yeni insanlar var ve bunlar eski yerleri, eski beni canlandırıyor artık. Aslında bunlar, özellikle bir tanesi, eski bir insan; fakat benim cinli dönemlerime denk geldiği için bugüne kadar ben onun çocuksu yüzünü, o da benim asabi tarafımı görebilmiştik*, yine de birbirimize gayet de güzel katlanmıştık. Son birkaç aydır insanları, sohbetleri bir kenara bırakayım, eşyalara bile dayanamıyordum. "Kaybettiklerimin ve kazandıklarımın bir muhasebesini yapınca (eller teraziyi andıran bir görünüm alır) ... kaybettiklerimin çok olduğunu anladım..." Değişim başlar.

Değişim, fark etmekle başlıyor. Küçükken çok şey veren, pek fazla şey almasa da bunu takmayan bir insandım. Bir süre öncesine kadar ise pek bir şey vermeyen, pek bir şey de almayan ve buna üzülmeye, hatta durup bunu düşünmeye bile vakti olmayan biri, bir şey. Sonra !f'te harika bir filmimiz vardı, oysa Ozan gelemeyecekti ve ben de koluma Meltem'i takıp gitmeye karar verdim. İzlediğim en harika filmlerden biriydi "Man on Wire" ve bunu paylaşmak güzeldi, biraz gerginceydi tabii kızlardan, daha doğrusu iletişimden o kadar uzak kalmış ben için. Hemen ertesi gün ise parlak bir fikirle hazırlanmış, Taksim İst Cafe'de yüreğimde klasikleşmiş film öncesi brunchı konuldu, orda gerginliğim biraz daha azalmıştı sanki. 4'te 2 skoruna erişmemi sağlayan yine güzel bir film sonrasında kitapçıya uğrandı, Hercule Poirot'nun bana eşlik etmese gerekiyordu bir süre, onu yanımda tutacak kitaplar alındı ve yüzde kocaman bir gülümsemeyle eve dönüldü.

Arkadaşlığı fark ediş böyle başladı. Devamı Les Ottomans öncesi pek bir heveslenmem ve kendime güzel ciciler almaya karar vermemle geldi. Tesadüf eseri yanımda Meltem'i de Akmerkez'e götürdüm. Bir gün önce İstinye Park'ı karış karış gezip mağazaları talan etmiş olmama rağmen giyecek bir şey bulamamış; ancak yılmamıştım, gidilecekti Akmerkez'e ve yepyeni, güzel bir elbise a-lı-na-cak-tı. Böyle küçük küçük parçaların birbirine eklenmesi çok değişik, çok güzel, zira Meltem bana benim hiç görmemiş olduğum bir elbise bulmakla kalmadı, ona uygun pespembe ayakkabılar da gördü, bir çift küpe ve bilezik de bulundu ve - kombinasyon tamamlandı!

Perşembe akşamı parti mi olurmuş, cuma ders var - o da nesi? Cuma musiki günü azizim, dumanlı olsak ne yazar! Evde içilecekti, fakat planlarda ufak değişiklikler oldu. Bediz'in arkadaşları bize gelecek, Meltem kendi arkadaşlarının evine gidecek, ben de Ozan'lara gitmek durumunda kalacağım, ama o da ne, canım pek de bunu yapmak istemiyor. Bazen diken üstünde oluyorum, o zaman da öyle oldum işte, öyle zor geldi ki kalkıp gitmek, halbuki ben böyle daha farklı bir şey istiyordum sanki, sonra Meltem evde içme planımızı arkadaşlarına gitmek suretiyle bozup beni bir nevi ektiğinden olsa gerek, onunla gitmemi teklif etti ve ben de uzun zamandır yapmadığım bir şey yaptım, "Neden olmasın?" dedim ve kalktım gittim!  Evet efendim, ben başka insanlar tanımaya, başka bir mekana gittim, üstelik içim rahat gittim, dahası da var, ben hala hevesli gittim.


Daha önce birkaç kere görmüş olduğum, çok da içimin ısındığı insanların yanına gelmiştim, fakat tabii onların da içi bana ısınmış mıydı bilemiyordum, neticede özgüveni biraz kopuk ve bu bakımdan kafasında çok şey evirip çevirmeye meğilli bir tipim (fazla açık veriyorum gibime geldi, bundan da çok hoşlanmadım. Yahu neyse, ne yazacağım ki zaten kafamdakilerden başka, şimdi hiç siyaset yapamayacağım örneğin...). Evde kısacık bir zaman geçirdim, ama her şey içimde güzel gidiyordu, birazcık içmiştim diye korkuyordum aslında, ama tabii bünye eğlenceyi uzun zaman önce terk ettiğinden herhalde bu bir nevi adrenalin korkusuydu. Biraz karanlık, biraz müzik derken bu korku da az biraz geçti, epey geçti aslında ama tabii bir kısmı kaldı, kalmıştır herhalde. Bizim çekirdek kadro da bu yeni kadrodan bir süre sonra Les Ottomans'a varabildi, böylece ben bildiğim ve sevdiğim, ve çok çok da bilmeyip yine de seviverdiğim, yani istediğim yerde, mutlu, pek de güzel eğlendim. Baran, Serdar ve Yiğit'i Ozan'la on kere tanıştırmak ve sonra onu sınamak için "Haydi bakalım sen söyle, bu kimdi?" gibi sorular yöneltmek, denge kaybından ileri gelen bir takım pozisyonlara düşmek, ismimin "Ayşe" olduğuna dair birtakım şakalar yapmak ve bu şakaları beyan etmek gibi davranışlarım
 olduğu iddiaları asılsızdır.


Gecenin sonunda resepsiyondaki görevlilere "iöykşöğmlöğr" diyerek odama çıkışım, midem bulana bulana "Ulan ben bunu yiyemiyorum... Sahi ben bunu neden yiyorum?" diye kanepeciğimize oturup bir havuç götürüşüm, televizyonda sabah şekerimiz "Arka Sıradakiler" adlı her açıdan pespaye dizimizi buluşum ve akabinde salonda sızarak Bediz'in omzuna biraz yük, yüzüne de saçmalamalarımdan ileri gelen bol bol gülücük oturtmam bu güzel geceye bağlanan sabaha karşıya rastlar.

Musiki dersine gitmek için küpelerim dahil parti giysimle ve yüzümde makyajımla uyanıp şen bir sabah geçirmemiz de güzel oldu. Tabii ölü bir haftasonuydu sanıyorum beni bekleyen, pek kayda değer şeyler hatırlamıyorum o haftasonuyla ilgili, demek öyle mühim şeyler gerçekleşmemiş. 




Sonraki haftasonu nasıl oldu bilmiyorum, ben muhabbete neresinden dahil oldum hiç hatırlamıyorum, ama KB'ye gitmek üzere bir program yapıldı ve ben de dahil oldum. Yahu bir shuttle'a binmiş bir yerlere gidiyorduk bu program üzerine daha sonra konuşulurken? Bendeki de kafa mı Allah aşkına, Bediz'ciğimin doğumgününe gidiyorduk! Ona pazartesi akşamı koştura koştura Akmerkez'e gidip hediyeler ve bir Bella Vista almıştık, 00:00'da pastamızın üstüne bir mum yaktık, Bailey's shotlar dizdik, doğumgünü şarkıları çaldık ve evcek bir kutlama yaptık. Asıl akşam ise uzuuuun araştırmalar sonucunda Cihangir'de "Smyrna" adlı mekanda karar kılmış olan Bediso'nun yemeğine vardık. (Ben safranlı bademli tavuk yedim, yazmıyordu ama feci kremalıydı, olsun canım pek de güzeldi.) Bu yemekten aklımda kalan kıssadan hisse, pastaya banacak yaşı geçmiş ve topluluk adabını sindirmiş olmamız nedeniyle, işbu banma hareketini gerçekleştirmek birazcık ayıptır ve izleyenlerin ağzını açık bırakabilir.

Cuma akşamı Tayfun-Sehan-Pınar-Gizem doğumgünü organizasyonu için seçilen Orfe ile KB aynı güne düşmüştü, aynı gece iki ayrı yerde olmam gerekiyordu. Ben KB'de olmak istiyordum, öte yandan sirtaki, tabak kırmak falan tabii bunlar da her gece yaptığımız işler değil, merak duygum canlanıyordu karnımdan yukarı. Gideyim göreyim istedim, gittim gördüm, bir piyanist şantör kılıklı adam, önünde bir cıngıllı org, "Hayyydi beraber söylüyor muyooğz?" bir kokoşluk, vurdum KB'ye. Modum daha başka şeyler ister bir geceydi, bilen bilir benim için birkaç aydır bir şeyler istemek pek görülmemiş şeydir. 




Efendim "Long Island" adlı pek tadı tuzu süper olmayan, ancak beni çok şahane havaya sokan içeceği keşfettiğimden beri yanaklarım biraz kızarıverir. Bu içkinin en önemli özelliği, kişide bir suçluluk duygusu yaratmaması ve sorunsuz eğlencenin kapılarını aralamasıdır. Bol bol fotoğraf çektim, güldüm eğlendim, sarıldım, çokça konuştum ve kafa ütüledim, birazca düştüm. Yine dönüş yolunda "Baraaaan, bu gece nerde kalıyorsuuuun?" diye shuttle'larda naralar atmışlığım, herkesten "Yiğitler'de!" cevabını duyana kadar susmamışlığım, odamın tamamını bir poşete koyup diş fırçamı unutmuşluğum vardır.







Bir başka yerde uyumak beni çoğu zaman gerer, pek rahat edemem. Zaten çok fazla yerde de kalmam, bakınız ilişkilerden uzağım efendim. Fakat gelelim görelim ki rahatça uyudum, sabah da öyle çok suçlu suçlu uyanmadım, güzel bir yerde, güzel kokan bir şeyler vardı bende, temiz paktım, hava kapalıydı ve bizler açıktık. Baran gece artık horladım mı ne yaptıysam dayanamamış gitmişti sabahın köründe. Ev sahibimiz Yiğit, bizleri kırmızı biberli çedarlı tostla tanıştırdı ki son zamanların en büyük keşiflerinden sayarım bunu. Kahvaltımızın ardından film izlemek üzere bizim evciğimize geçtik, "Nick and Norah's Infinite Playlist", feci bir film sakın ola izlemeyin diye yazıyorum. O feciliğin ardından spor yapılır, ben de öyle yaptım, evet bakınız artık spor da yapıyorum elimden geldiğince, bu konuya da başka değinmiyorum.





Bir sonraki cuma yine KB'ye gittik, benden kralı var mı yine Long Island istedim hem de 3 tane, hesabını Serdar yapacaktı ama masanın öteki ucundan nasıl karışsın bana? Bıdıbıdıladığım Taylan Bey'e özürlerimi ilettim, başka bir sürü bir şeyler konuştum ettim, yine fotoğraflar çektim hani belgemiz olsun, bir zamanlar mutluymuşuz diye yanımızda bulunsun. Araf'ta Baran'ı dansa gidelim diye gazlayıp latin midir swing midir artık bilinmez bir şeyler yaptım. Sanki sahnedeyim halbuki küçücük yerde oraya buraya dön çarp, güpgüzel de morarmış bir bacağım. Neyse bu sefer İstiklal'i daha bir emin yürüdüm, höeç yani ayakta dururuz!






Pazartesi günü, yine bu dönem de Emir Bey'le ve Manzara'ya (havalar güzelleşince güney çimleri de kapsayan daha geniş bir alana) gelebilen diğer herkesle buluşma günüdür. Bu pazartesi de geçen pazartesi olduğu gibi böyle oldu, benim myuzik eprişiyeyşın dersim öncesinde, daha bir cümbür cemaatlik vardı halimizde, zira Egecan gelmişti bir kere. İnsan Egecan'ın yanında bir saniye oflarsa, sıkılırsa dünya başımıza yıkılır, ben pek şenlendim o yüzden. Sonra bizim diğer ekip de vardı (yahu bizim derken biraz çekiniyorum tabii ne oluyor hani dün bir bugün iki demesinler sonra ama diyeyim bari), öyle o banktan bu banka koşturmacalı, hafif anksiyeteden biraz kahve, biraz kahveden biraz anksiyete kısır döngüsünde güzel bir pazartesi buluşmasıydı.

Yaa, geliyoruz çarşambaya. Salıyı atlıyoruz, motor quizim vardı. Bugünü de atlamamızın bir sakıncası yok, bugün Elif arkadaşımızın doğumgünü, fakat gidemedim. Gündüz de labdır uyanamamadır falan, hafif bir Oblomovluk'la geçti diyelim. 

Sefiller'i aldım, kaç sayfa olduğuna yerimden kalkıp bakamayacağım şimdi, nasılsa bu gece, en geç yarın göreceğim kaç sayfa olduğunu. Bu iki ciltlik romanı ilk gördüğümde ben bile korkmuştum, "Yok yahu ben bunu yapamam!.." demiştim. Sonra düşündüm üzerine, herhalde bir ay kadar düşündüm, yapabilirim diye gazladım kendimi, hadi başarabilirsin, dedim. Hazırdım artık. Haftaiçi, yine tembellikten kararmışken ani bir kararla gittim ve romanı aldım, maraton başlıyor artık.



Tatilde 2000'lik puzzle'ımı bitirdim, çerçeveletip odamın duvarına astım. Annem odamı rahat rahat temizleyebileceği için çok mutlu, halının altında saklıyordum puzzle'ı, geriliyordu zavallım. Zavallım diyorum bakmayın aslında tehdit etti beni, bu tatil bunu bitirmezsen ben bunu dağıtırım, dedi. Tabii ben bu tehdidi iplemedim, ama demek derinlerde bir yerlerde etkilenmişim, hemen ertesi gün bitirdim. 30 liraya aldığımız puzzle'ı 150 liraya çerçeveletmiş olmamız da ayrı bir konudur, düşünülmeyesi, üzerine bir bardak su içip sindirilesi ve ümitle kısa sürede bünyeden atılasıdır.






Yahu madem her şeyi anlattım, tatilin içlerine bir dönüverdim, o zaman şunu da bir özetleyeyim ki İstanbul'a dönüşümüzde Murat ve N. vardı şimdi ben bu N.'yi açık açık yazmayayım fena sonuçlar doğurabilir. Daha döndüğümüzün gecesi hemmen Taksim'e gittik, ne görelim bizim bütün takım Taksim'de değil mi, hep beraber Asmalı Mescit'e geçtik, tabii oranın küçücük fıçıcık ve ağzına kadar dolucuk mekanları bizi kaldıramadığından yeni Pi Bistro'ya yerleştik. Long Island'la böyle tanıştım. N. ile çok konuştuk eğlendik (yahu böyle çok gizliymiş gibi bir hava oldu, sevdim), güldüm ve şaşırdım bu işe, uzun zamandır ilk defa gülüyormuşum gibiydi, öyleydi de. Bir Sevgililer Günü geçirdik hemen sonrasında, Roxy için fazla kalın giyinmiştim; ama çok güzeldi her şey, iyi ki böyle tatlı, böyle yumuş bir sevgilim var.




Birkaç haftadır böyle yumuş alıp vermelerle geçiyor. Zaman takıntımı yenmeye çalışıyorum, takvimde Şubat'ı çevirip Mart'la yüzyüze gelmek çok koydu bana, bunu da inşallah bu haftasonu yeni bir deneyim esnasında konuşma fırsatı bulur, konuşurken sıkılmayacak kadar hevesli olurum. Hayatı sindirsem artık, şu yaşamsal şişkinliğim bir geçse!..


*Anlatım bozukluğuna gel.

24 Kasım 2008 Pazartesi

Benekli defterim az daha kurusun...


Ne heveslerle aldığım küçük not defterimi çıkardım çantamdan, ne heveslerle yazıyordum içine bir zamanlar aklıma gelenleri, sonradan buraya ağdalı ağdalı aktarabilmek için. Gelgelelim çoook zaman olmuş ve ben, aman tanrım, ne kadar çok değişmişim! Hayata bakış açım, yapmak istediklerim, hedeflerim nasıl farklılaşmış! Hava da soğuyor artık, en son hayal kurduğum zamanlar hep çimleri, manzarayı, Fransız Sokağı'nı, Asmalı Mescit'i, Bebek ve Ortaköy kahvaltılarını düşünüyordum; oysa şimdi bunları düşünmek bana.. iyi.. gelmiyor.. mu? Bilemiyorum. Bir şeyleri düşünmek için zamana ihtiyacım var, kahretsin! İstiyorum ki bir sabah uyanayım, zihnim bomboş. O gün yapmam gereken hiç ama hiçbir şey olmasın. Kahvaltı, gazete, kitap, film, alışveriş, sohbet olsun. Hatta vazgeçtim, zorunluluklar da olsun; ama zevkli, hiç olmazsa yapılabilir zorunlulukları da katabilirim bu ideal güne. Yorgunluk gelince hemen uyumak olsun, karın şişkinliği olmasın örneğin.


Bir de boş kalınca gelişen bu yeni hisler öldürüyor beni. Bir şeyin kafamda durması kadar sinirimi bozan bir durum yok galiba. Bu bahsettiğim ideal gün çok yakın değil mi, hani bayram geliyor ya, yatılacak uyunacak. Nerde? Ankara'da. Yirmi yıllık hayatımın odak noktasında, en büyük değişimden önceki perdenin oynandığı yerde. Değişim Ankara'da da yok muydu canım? Vardı, olmaz olur mu, ama ben "en büyük" değişim diyorsam, oraya zaten bir parça sünger çekmişimdir, süngerlemişimdir. Şimdi yeni değişimleri seviyorum; fakat istediğim gibi değişemiyorum, çalışıp çalışıp suyun yüzüne çıkamadığım için de suçlamaya dördüncü boyutu seçiyorum. Ne kadar yanlış bir düşman belirliyorum oysa, yenilmesi imkansız birini alt etmeye çalışıyorum.

Eskiye dönüp eskide dinlenmek yerine yeninin hakkını vermek istiyorum. Fotoğraflarla yana yakıla belgelediğim anıları belgelemeden de içime sindirebilmek için... "Ah, bu anı ölümsüzleştirmeliyim!.." aslında bu cümle zihin duvarlarımda şöyle yansımalarla sürüp gidiyor: "...çünkü çok kısa bir süre sonra bu ana dair zihnimde çok sisli bir görüntü kalacak, ağzımda bir tat bile kalmayacak üstelik! Daha uzun, ama daha da kısa süre içinde bütün bunlar bitmiş olacak ve ben bir köşede bunları hatırlayıp bir tebessüme kavuşmayı ümit ediyor olacağım. Ve üstüne üstlük onlar muhtemelen yine beraber, yine mutlu olacaklar; bense uzakta bir yerlerde her zaman olduğu gibi şimdi yine keşfedilmeyi bekleyeceğim. İyisi mi bir fotoğraf çekeyim ve tüm bunları da yapabildiğim kadar içime çekeyim..."

Peki insan ne kadar içine çekebilir? Koca boğazı, gemileri, köprüleri, rivayete göre Boğaz'ın iki yakası arasında en kısa mesafeyi oluşturan o dönemeçten akşamın en sevdiğim saatinde geçen arabaların farlarından çıkan ışıkları, bu mevsimde iyice bir kıymetlenen güneşli günleri ne kadar soluyabilirim, bu ciğerlerim ne kadarını yuttuktan sonra "Oh be, tamamdır, bir ömürlük anımız oldu!" diyebilir?

Yok, amacım bunları yazmak değil aslında. Amacım yine anlarımı anlatmak, bugünüm, dünüm, evvelsi günüm ve benekli defterimle fotoğraf makineme kaydettiğim daha nicesi. Belki yarın, öbürgün, öbürsügün ve daha nicesinde bir gün, ümitle yakın bir gün, düşmanımla savaşmakta biraz daha ustalaşır da hepsini hatırlamaya ... bulur, sonrasında vay neden yazdım da bilmemne araştırmasını yapmadım diye kendi kendimi ısırmam.

Yarının sosyal etkinlik günüm olması çerçevesinde güzel giyinip bir miktar hayat yemeyi planlıyorum. Güzel giyinmekten zevk aldığım, salına salına gezdiğim günleri pek özledim. Yarın bundan bir parça çalabilsem...


3 Ekim 2008 Cuma

Hüzün Kovan Kuşu*


Nostalji nostalji dedim de pek bir şey yapamadım. Burada bir tuhaf geçiyor zamanım. Dalıp dalıp gitmek istiyorum, onu bile beceremiyorum sanki. Bu yaz dinleneceğime iyice bir tuhaf oldum. Oof of, yaşlandım ben resmen! Kafamı toplamakta inanılmaz zorlanıyorum
, bir yandan da kendime gelmek için yazmamın şart olduğuna inanıyorum. Yazmazsam kafayı yiyecekmişim gibi geliyor. Biraz daha zamanım olsaydı keşke her şeyi yapabilmek için. Daha çok uyumak, daha çok düşünmek, daha çok güneşlenmek, daha çok düşünmek, daha çok okumak, daha çok düşünmek, düşünmek, düşünmek... Tüm koşulların düşünmeye elverişli olduğu bir yere gitmek. Pofuduk kıvamlı bir yüzeyde, sırtın şeklini alacak bir dayanakla, saçları yüze göze savurmayacak, bunaltmayacak, üşütmeyecek bir havada... Aslında biraz burdan söz ediyor gibiyim. Saçlarımı topladım, cırcırböceklerinin sesi baskın, kuytuda hafiflediğinden rahatsızlık vermeyen bir rüzgar var, sıcaklığı da alıyor böylece ne üşüyorsun ne terliyorsun. Cırcır böceklerinin sesini televizyon izleme adabı bulunmayan komşumuz Ali Bey'in televizyonu sabote ediyor tabii. Necla Teyze'nin evinden o kadar güzel yemek kokuları geliyor ki cumartesi akşamını bekleyemeyecek gibi hissediyorum, yemeğe davetliyiz de. Burda her sene olur bu yemekler. Bir komşumuzun evinde tüm komşular toplanırız, yer içer sohbet ederiz. Çoğunlukla yalnızca yeme içme kısmına katılır sonra sahile kaçarım, ama sanırım bu sene tamamına katılacağım. Yarın geceyi son gecem ilan etmek istiyorum. Yola çıkmadan önceki gece annemleri uykusuz bırakmaya niyetim yok. Ailemle kaldığım zaman boyunca zaten yine evin küçük kızı olup çıkıyorum. Eve giriş-çıkış saatleri falan bazen gerginlik yaratabiliyor. Sanırım günün birinde iyice yaşlanıp öyle gece gezmesiymiş eğlenmekmiş istemediğim zaman tam da annemlerin bu hesapları bıraktığı zamana rastlayacak. Boşa sürekli cebelleşmenin alemi yok yani. Zaten yaz tatili bitti bitiyor. Şunun şurasında ne kaldı ki... Bazen böyle dağlara taşlara haykırasım geliyor şu zaman birazcık dursun diye... Yorgun olmasaydım aslında bu zaman konusunu bugün açardım; ancak sanırım bu konuyu Ankara'da açacağım bir ara, zira bu konu beni depresyona itiyor. Hatta bütün yaz boyunca beni etkisine alan bozuk ruh halimin büyük bir yüzdesinin bu nedene ait olduğunu söylersem yanlış olmaz. 

Geçen hafta yazıma zınk diye son vermemin nedeni Eray ve Burak arkadaşlarımın cuma geleceklerini bildirip bir gün öncesinden burda bulunarak sürpriz yapmış olmaları ve akabinde ısrarla beni rakı masalarına çağırmalarıdır. Gittiğim de iyi oldu, zira iyiden iyiye saçmalamaya başlamıştım yazımda. Bana bile biraz zorlama gelmeye başlamıştı, başka bir okuyana nasıl gelir bilmiyorum. Annem, babamın yokluğunda evde öcüler ve hortlaklarla boğuştuğundan az oturup döndüm. Cuma gecesi sonunda ben de Eray'ın arabası ile Zeytindağ Plajı'na gidip İbrahim Tatlıses dinleme şerefine eriştim! Ertesi gün babacığım geldi, Adnan Menderes'ten onu almak üzere İzmir'e gittik annemle. Akşamında yine Dikili, bu sefer de Mert'in arabasına doluştuk ve çok araba gitmeyi planlamış olmamıza rağmen tek araba gittik. Pazar gecesi ise zottirik tabelamızın %99 olarak gösterdiği nemli havada, barda 3 tingirdek masa birleştirdik ve bütün gece oturduk mu diyeyim, yüzdük mü diyeyim artık. O geceki kalabalık hakikaten güzeldi, herkes bardaydı zira kumsala gitmek falan olası değildi, her taraf su içindeydi. Burda hayat güzel aslında, yapmamız gereken tek şey sağdan soldan konuşmak ve başka hiçbir şeyi dert etmeye gerek yok. Bendeki bağlanma problemi yavaş yavaş etkisini gösteriyor belki de. Bu gece çıkmadım, çünkü her gece her gece çıkmaktan artık sıkılıyor gibiyim. Yine de çıkmanın da bir güzelliği olduğunu biliyorum. Bu iki durumu da bir arada yaşamak ise çok tuhafıma gidiyor, acizleşiyorum. Bir yerlerde bir yanlışlık arıyorum. İşin doğrusu gözlerim yanıyor. O kadar yorgunum ki neyin nasıl olması gerektiğini, hatta bu bile çok saçma bir şey oldu, neyin nasıl olduğunu algılayamıyorum şimdi. Kafamdan yalnızca bir şeyler akıyor ve hızına yetişemediğimden bölük pörçük bir kısımları alıp tak diye buraya koyuyorum, o kadar.


Bugün Forum Bornova'ya gittik; çünkü hava çok kapalıydı. Önce annem "Aslında bugün tam İzmir havası..." dedi, birkaç dakika sonra aynı cümleyi babam söyledi annemden habersiz. İkisini de ayrı ayrı dinledikten sonra ben de gidelim madem, dedim. Hem hava kapalı, hem sular kesik, nemize gerek evde oturmak? Ben de blog yazarım, e-mail yazarım falan diye düşünüyordum ama artık başka zamanlar da yazarım. Şimdi yazıyorum örneğin, tabi şimdi mecburiyetten, haybeye yazıyorum, aslında harbiden yazsam başka olurdu. Forum Bornova'yı seviyorum. Geçen sene nasıl da güzeldi orda gezmek, bu seneki versiyon biraz alelacele oldu. Ben daha ikinci mağazada kabinde bir şeyler denerken annem "Hadi gidiyoruz!" diye tutturdu. Yine de ordan burdan bir şeyler kapıp torbalara doluşturdum. Sonrasında Alsancak yaptık tabii, bu sefer yalnızca çay içmek için, o bizim sokaktaki (artık adı neyse) Sir Winston Tea'ye oturduk. Yahu niye bu kadar yorgunum, giderken de dönerken de uyudum arabada. Hakikaten uykum var şimdi de, nasıl olacak böyle bilmiyorum. Burda şimdi sevdiğim şey huzur ve sakin hayat, kendimle başbaşa kalabilmek. Yalnızca iki gün sonra Ankara'ya dönüyor olacağız ve orda on günlük bir zamanım olacak ilk başta. O zaman kendimi daha çok dinleyebilmek, daha çok dinlenebilmek ve kendime dönebilmek istiyorum. Burda da hayat güzel, ama burda sanki ben kendimi tam yaşayamadım bu sene. Kendimi yaşayamadığım bir yaz tatili başlangıcının, bomboş bir stajın ardından bu duyguları hissediyor olmam normal sanırım. Sevgilimi ve arkadaşlarımı özledim, herkes burnumda tütüyor. Bir bağrıma basabilsem hepsini, sanırım sonunda ben de normale dönebileceğim.


*28 Ağustos 2008 - Perşembe


21 Ağustos 2008 - Perşembe

Bugün biraz nostalji yapmak istiyorum. Zaten nicedir istiyordum da bir türlü zaman bulamıyordum. Garip değil mi? Yani nasıl oluyor da zaman bulamıyordum acaba koskoca bir aydır? Bulamıyordum işte. Kendimi de pek bulamıyordum örneğin. Son bir ayda neler yaptığımı gerçekten bilmiyorum. Düğünden sonrası benim için inanılmaz bulanık sanırım, buraya gelişimize kadar. Haftasonu İstanbul planımı uyguladım (Sevgilimi koluma takarım, Bebek'te üç-beş tur atarım...); yalnız ne korkunç bir hava vardı İstanbul'da ve neden beklenen ziyaretler esnasında bu İstanbul efendinin havası böyle dönüverir hiç anlayamıyorum. Yağmur yağdı ve tesadüftür ki ben o gün bez ayakkabılarımı ve uzun bol kotumu giymiştim, ıslanan paçalarım ayakkabılarıma sürterek topukları bir güzel mavimsi iğrenç bir renge boyadı. Islanmamak için siper ettiğimiz hırkamı giyemediğimden don-dum. Küçük Beyoğlu'nda bu sefer çalan müzikler o kadar vasattı ki geçen geldiğimde aldığım tadı bulamadım. Zaten bu müzik konusunda gitgide tırlak bir hal aldığımı sezinliyorum; zira bana hitap etmeyen bir kapı gıcırtısı bile duysam ellerimi yumruk yapıp kapıyı aramaya koyulabilirim. Yine de ortak bir rahatsızlıktı orda duyduğumuz. KB'yi sevmemizin nedenlerinden biri de Taksim'de rastlamanın zor olduğu şekilde müzik çalıyor olmasıydı, yani kulağı turmalamayan, sohbet etmemize izin veren ve geniş bir yelpazeyi kapsayan. Bu sefer öyle mi; nasıl sert müzikler allahım böyle gitarlar bir yandan bateriler öbür yandan adamın sesi tam tavandan sanki adamın cüssesi (hatta ciğerleri) tavanın kendisiymiş gibi bir böğürtüler. Bu sıralarda havadaki nem oranı ben diyim yüzde elli siz diyin yüzde yüz; havayı solumuyor adeta içiyorum. Dolayısıyla havadaki sigara dumanını da hatır hutur yemeye koyuldum ki bir ara artık "Dayanamıyoruuuuum!!!" diye bağırıp temiz havanın yoğunlaştığı bir yere kaçasım geldi. Tüm bunları bir kenara bırakıp biraz keyiflenmek için içkileri ardı ardına devirmem, sarhoş olmam ve bir büfeden otuz gram (30g) badem istemem de bu geceye rastlar. Devamında da Beyoğlu çikolatası, dilli kaşarlı tost, ıslak hamburger (x2), bademli Magnum, pilav ve ekmek tatlısı (ki kendisi ekmek kadayıfının kaymak içe sokulmuş halidir) götürmüşlüğüm vardır, tabii farkında olmadan. Bekle bekle gelmeyen içli köftemi yiyemeyişime şaşmamalı mı yoksa o kadar yemiş bunu neden bırakmış, diye biraz şaşmalı mı, takdirinize bırakıyorum...

Döndükten bir hafta sonra yine Siemens ve bir hafta daha geçirdim. Son haftamı her öğlen kaçarak tükettim, Hüs sağolsun her akşam benim bilgisayarımı çıkmadan önce kaldırdı böylece üstteki arkadaşlar benim yokluğumun farkına varmadılar. İzin istemeye gelince mırın kırın ediyorlar (zira ben öğleden sonra izin alırsam şirket iflasa sürüklenebilir, öylesine önemli bir elemanım); fakat böyle tüyünce anlamıyorlar bile. Son günümde aslında hayalini kurduğum şey güzel bir veda yemeği ya da benzeri bir organizasyonun gerçekleşmesiydi; ama kaçıp gitmem öylesine gerekiyordu ki yemekten önce herkesi şöyle bir öpüp koşa koşa arabama bindim. Böylece staj defterini de bu yaz için kapatmış oldum. Aslında Siemens'e bir daha uğramam gerekecek; çünkü staj sicil formumu mühürlemeden yollamışlar Boğaziçi'ne! Daha önce hiç mi doldurmamışlar bu formu, aklım almıyor. Yine de her şey beklenir diyorum tecrübeme dayanarak. Bir ara tekrar uğrayıp formu mühürletmem ya da yeni bir form doldurtmam gerekecek, zaten staj defterimi de onaylatmamıştım. Sabah uykulu uykulu "Leyla Teyze" diye hitap edip sonra hemen "Ayy teyze dedim yaa çok pardoooaan!.." diye hatamı düzeltmeye çalıştığım Leyla Abla sağolsun, böyle işte bir sürü şeyi unutuyorum zaman zaman.

Stajın bitiminden bir hafta sonra Çandarlı'ya gitmek için yola çıktık. O bir haftalık arada biraz alışveriş yaptım, tatile götürmem gereken bazı yedek kremler, makyaj malzemeleri, yeni sezondan çıkar çıkmaz bitmesi muhtemel görünen güzellikler falan. Bu sonbaharın modasını biraz algılama şansım oldu; yüksek topuklu bağcıklı ayakkabılar, rugan ceketler, biraz eskileri andıran nostaljik görünümlü giysiler. Ben herhalde bu bahar mevsimlerinin adamıyım. Koyu renkler, kazaklar, ceketler dendi mi hepsini üstüme alasım geliyor. Ozan'a söylemiştim bir defa, kışın giydiklerimiz sanki daha bir kişilikli, daha tok, diye; sonra vazgeçmiştim sanırım bu teorimden, aslında yazın giydiklerimiz de gayet kişilikli diye düşünmüştüm. İşte yazın kış, kışın da yaz daha makbul oluyor; şimdi yazın ortasındayız (hatta bitimindeyiz) ve ben kış giysilerinden söz ediyorum; çünkü yeni olan onlar. Demek yeniyi seven bir yanım var, bunu görmek hoşuma gitti şimdi:) O bir hafta içerisinde bir de o sıralar geçici olarak Bilkent'te çalışan ve sanırım şu anda Berkeley'de bulunan ama aslen İsviçre'de EPFL'de profesör olan Emre Telatar'la temelde gelecekte yönelebileceğim alanları, mezuniyetten sonra yapabileceklerimi, kimin mezuniyetten sonra neler yaptığını ve ne kadar kazandığını içeren bir görüşmem oldu. Son derece verimli bir görüşmeydi sanırım, şimdi değerlendirmesini tekrar yapıyorum da aslında hayatı inanılmaz bir şekilde akışına bırakmam gerekiyor ve bu süreçte yalnızca kendimi geliştirmem yetecek, gerisini o akış zaten hallediyor. Bilkent'e girmek, ordan Boğaziçi'ne transfer olmak, acayip duygusal çalkantılar sonucunda şimdi olduğum insan halini almak, bunları asla tahmin edemezdim. Bölüme ilk girdiğimde nefret ediyordum, o kadar ki babam bu nefretle okuyamayıp lise mezunu olacağımı falan söylüyordu; oysa şimdi bölümü de seviyorum, yeni bir takım arayışlara giriyorum. Kafam öyle karman çorman oldu, ben o kadar çok şey düşündüm ki sonunda kendime dur demenin zamanı geldi, anladım; zira düşün düşün işin içinden çıkamıyorsun, neticede geleceği ne kadar planlayabilirsin ki? Ben şimdiden iş başvurularımı hangi şirketlere yapabileceğimi planlamaya kalkışırsam kitlenir kalırım tabii... Onun için bugün biraz dank etti, gördüm ki ancak ve ancak rahatlarsam bu iş olur, yoksa ben her geçen gün biraz daha seyiren, böyle cins bir insan olup çıkıveririm.

Şimdi on yedi senedir her yaz olduğum gibi Çandarlı'dayım, Necla Teyzeler'in evinden sürekli bir çay karıştırma sesi(!) geliyor, Suna Teyzeler'in ordan da arada bir o tahtalar birbirine vurduğunda çıkan ses geliyor, buranın her daim esen rüzgarının sesi de var tabii, biraz sinek böcek sesi var, annem uyandı şimdi, onun buzdolabını açma ve akabinde yanıma gelme sesi var. Bu sene geldiğimizde ev sanki her sene olduğundan daha bir pırıl pırıldı, Seher Teyze sağolsun, kapıyı açıp yaşadığımız kabusu yaşatmıyor bizlere son birkaç yıldır. Sanırım bu senenin farkı Seher Teyze tam cumartesi günü evi temizlediğinden hemen girilip oturulabilir vaziyette bırakmıştı evi, panjurlar falan hep açıktı. Bir de belki maaile gelebildiğimizdendir, geçen yıl babam gelememişti örneğin, anca son 2-3 günümüze yetişebilmişti. Annem bulaşıkları yıkadı, ben kuruladım, babam alışverişi yaptı, ben bavulları yerleştirdim, derken bir de baktık ki yerleşivermişiz. Ertesi gün de arabaya atladığımız gibi Balçova'ya gittik, benim yatak odamı, annemlerin yatağını ve bahçe mobilyalarımızı ısmarladık, ben odama abajur, lamba, saat, kilim vs. bir sürü şey satın aldım, iki tane de poster aldım ikisi de birbirinden şahane, küçük kanepem için yeni döşemeler bulmaktansa yine Tepe'de gördüğümüz renkli yastıkların uyacağını akıl ettim, bu keşfimle beraber bahçe sandalyelerine de yastıklar aldık ve bütün arabayı doldurup döndük (odamın dönüşümü sağda). Ha, dönmeden önce her zaman yaptığımız gibi Alsancak'ta bir yemek yemeyi de ihmal etmedik.

O gece Öznur'la iki yıl aradan sonra kavuştuk, derhal Tekel'e gidip bir şişe şarap almaya niyetlendik. En pahalı şarabın 8YTL olduğu bayiimizde 5 liralık şarapların tadını kafamızda canlandırmaya teşebbüs bile etmeden, pahalı(!) şarabımızı alıp iskeleye oturduk. Daha sonradan da tecrübe ettiğim üzere bu şarabın bu kadar ucuz olmasının nedeni tadının korkunç olması değil (zira içilebiliyor) alkolünün yok denecek kadar az olması. Yarım şişeyle hiçbir kıvama gelmediğim gibi o geceden bir hafta sonra da bir şişeyle hiçbir kıvama gelememiş olmam bunun açık göstergesi sanırım. Şarabın adını maalesef hatırlamıyorum, üzüm suyu içmek isteyenlere bir tavsiye olurdu, bir ara uğrar alırım. Neyse zaten bizimkisi azcık keyif olsun işte, konuştuk da konuştuk. Ee, kolay mı iki yıldır görüşmemişiz, hem de en canalıcı olayların patlak verdiği sıra ayrı düşmüşüz, ondan sonra ikimizin hayatında neler oldu, köprülerin altından neler aktı, hiç haberimiz yok... Şarap bitince doğru bara gittik. Bar dediğim bar olsa içim yanmaz, eskiden çok salaş ve döküntüydü; ama hiç olmazsa "çok salaş ve döküntü" bir havası vardı, şimdi ise son derece basit ve havasız bir çardağımsı mı diyim, oturak mı diyim, ne söylesem boş, öylesine bir yer işte. Orada şarabın kadehi 5 liraydı bak, işler değişiyor; fakat tabii ben bunu o zamanlar idrak edemediğimden bir üç kadeh de orda içiverdim. Çok güzel bir geceydi, senelerdir tanıyageldiğim bir sürü arkadaşım oradaydı, tutturulması zor bir kalabalık vardı yani. Bu arada aralıklarla aldığım şaraplar da iyi geliyordu; işte içkinin iyi ve salak yanı da bu: bütün muhabbetler ilgi çekici gelmeye başlıyor bir anda, konuşulan her konu acayip önemli oluyor, devamlı bir gülümseme, sonra bir anda bir duygusallaşma ağlama halleri ve hemencecik tekrar gülme halleri, taşkınlıklar, kalkıp dans edip sonra küt diye yere yapışmaya varabilecek cesaretli (aslında gülünç) hareketler, herkesin kafası çalışıyor, herkesi seviyorum!.. Böyle gecelerin sabahında ise hep kendimi suçlu hissederim, sanki birileri bana kızgınmış gibi gelir, nedendir bilmem. Belki de ben kendime kızdığımdandır, neticede normalde hissetmediğim pek çok şeyi hissettiğimden sanki başka bir kişiliğe bürünmüş gibi oluyorum ve bir gece önceki insanı çok da iyi tanımadığıma kızıyorum? Bir de beraber içtiğin insanların kim olduğuna da bağlı, örneğin o gece en yakın arkadaşlarımla birlikte içmediğimden sabahında onların hakkımda ne düşündüklerini farkında olmadan merak ediyor olmalıyım. Onların beni saçma sapan bir gözle görmeleri değil, buna değer olup olmamaları önemli olan ve çok iyi tanımadığımdan bunun cevabını da bilmiyorum. Bir de -aslında en önemlisi- uyku sorunu var, ertesi gün yapacak hiçbir şey olmamalı ve mümkünse çıt çıkmamalı ki uykumu iyi alıp kalkabileyim. Halbuki burda annem ve babam var, sabah kalktıklarında konuşmaya, dolaşmaya başlıyorlar ve ben en ufak bir tık duysam uyanıyorum, bir daha da uyuyamıyorum; çünkü bizim evde zaten öyle öğlenlere kadar uyumak makbul değildir. Hem onlara karşı bir de ayık olma sorumluluğu var, benim çalkantılı ergenlikten ileri gelen bir sorumluluk bu. Dolayısıyla bir tuhaf oluyor işte, neyse ki her şey birkaç saat sonra normale dönüyor.

Pazardan sonra cumaya kadar günlerimiz son derece sıkıcı, itiraf edeyim biraz da hayal kırıklığıyla geçti. Hayal kırıklığının nedenini biraz daha içlendiğimde yazıyor olacağım ki o da bu yazı içinde olacak, biraz beklemek istiyorum şimdilik ki karışmasın işler, zira hayal kırıklığım daha büyük bir konuya bağlı, yani nostaljiyle ilgili. Lafı nasıl uzatıyorum; taa yazının başında niyetimin nostalji olduğuna değindim ve henüz başlayamadım, belki bugün sıkılıp başlayamayacağım bile! Neyse canım alan benim değil mi, istediğim gibi yazarım. Sıkıldım işte, güneşe çıkmamak zorunda olup boş şemsiye bulamamaktan sıkıldım, orama burama kumlar yapışmasından, ellerimin ayaklarımın kumlar yüzünden sertleşip pislenmesinden sıkıldım, akşamları nemden yapış yupuş olmaktan sıkıldım. Bunlardan bu kadar neden sıkıldım; çünkü insanların muhabbetlerinden sıkıldım aslında; yalan gibi gelen söylemlerden, içkisiz çekilmeyen kimselerden, neyi savunduğu belli olmayan boş konuşmacıklardan ve konuşmacıların kendilerinden sıkıldım, o yüzden her gün kendimi yaşlı ve bıkkın hissettim. Cuma gecesi yeni bir kanla beraber hiç olmazsa canlandık ve Dikili'ye, Baby Beach'e gittik. Buraları sevdiğimden midir bilmiyorum ama ses düzeni haricinde gayet de güzel bir kulüp bu Baby Beach, girişi ucuz, içersi de ucuz; ama son derece eğlenceli ve dekoru da müziği de güzel. Böyle olunca biz de epey eğlendik, bir de baktım ki ben yine herkesi pek bir seviyorum, sevgilimi de çok seviyorum, zaten kendisini bol bol arayıp taciz etme fırsatım oldu sevgi topaklığımdan ötürü. Gecenin sonunda bir de Çandarlı yaptık, sonra iskele yaptık, ne bileyim park yaptık böyle kasaba köy derken sonunda ev. Ertesi günü daha bir sakin geçirdik haliyle. Sürpriz bir arkadaşım geldi, adı gibi kendisi de inanılmaz Mutlu, onun enerjisinden yararlandık neyse ki, oturup bol bol sohbet ettik. Öznur'un son gecesinin devamında da sahile inip arkadaşlarla "vampir" oynadık, ben ilk defa oynadım, pek de sevmedim. Yahu hakikaten bazı şeylerden keyif almak için içki mi içmek lazım nedir, yazının başından beri içki diyip duruyorum niyeyse, halbuki öyle içen bir insan da değilim yani! Bir sonraki gün de babacığımı Mavişehir'e bıraktık Havaş'a. Babamın binmesiyle kalktı otobüs, nasıl bir ucu ucuna yetişmeydi anlatamam; resmen nefeslerimizi tuttuk. Efendim mutfakçımız geldi onunla mutfağımızı görüştük tartıştık, mutfağı da yeniliyoruz. Sonra sahile gittim, anladım ki ben hakikaten kızlarla çok iyi anlaşamıyorum. Erkekler ne düzeyde olurlarsa olsunlar, niyetleri arkadaşlık olduktan sonra, anlamsız bile konuşsalar, sadece durup dururken futbol tezahüratı bile yapsalar öyle sıkmıyor, zaman geçiyor yani ıkınıp sıkınmadan. Pazar akşamından nasıl söz edeyim, saatlerce sohbet muhabbet işte, pek çok kimsenin gitme gecesiydi, benim de annecikle biraz başbaşa kalma ve dinlenme zamanımın başlangıcı. Dört gündür bunu yapmaya çalışıyorum, pek de dinlenemedim sağa sola koşturmaktan, evin işi hiç bitmiyor. Bir gün ustalar geliyor köpükleri yapıştırmaya, ertesi gün biz ustalara koşuyoruz. Dün de bir komşumuz bütün mahalleyi bizim "Kırkahvesi"ne davet etti, etmez olaydı. Bu davetlerde sevilmeyecek bir yan yok, gayet de keyifli olabiliyor; ancak dün akşamki grup tam bana hitap etmiyordu, hepsi en yakın komşularımız değildi. En önemlisi, gazinomuzda o akşam "canlı müzik eşliğinde eğlence" yapılmaktaydı ki bu dediğim piyanist-şantör kılıklı bir adamın önüne koyduğu org bozması aletle tempo tutarak tüm şarkıları aynı fon müziği eşliğinde şiddeti kim bilir kaç desibel hoparlörlerden rezil rüsva sesi aracılığıyla bize ulaştırdığı türde bir eğlenmemecedir. Ses o kadar fazla oluyor ki yanındakini duyman olanaksız, haliyle bütün masa sustu ve biz dün gece o şahane müziğin tadını çıkarma şansına eriştik. Bir de sonuna doğru etrafta koşturmaya başlayan çocukların bağırışları falan böyle nasıl diyeyim, ne desem terbiyeli bir şekilde ifade edemeyeceğim duygularımı. Hele hele annemin o çocukları tuhaf sesler çıkararak sevmesi... Yerimde kasıldıkça kasıldım, kasıldıkça kasıldım... Eve gelince de kendimi tutamadım, ağladım biraz, "Büyümek istemiyorum..." diye ağladım...

Zormuş gerçekten büyümek, bu sene sanki burda bunu çok daha iyi anladım. Eskilere gidip duruyorum sürekli, zaten bende hep vardı bu eskilere gitme mevzusu. Benim kadar nostalji yapmaya, geçmişi koklamaya hevesli biri var mıdır bilmiyorum. Koklamak sözcüğünü de edebiyat olsun diye kullanmadım, aslında geçmişi yalnızca düşünmüyorum, gerçekten bazen minicik bir koku, ya da çok küçük bir dokunuş, hatta dokunuş bile denemez, anlık bir temas beni iliklerime kadar sarsıp geçmişin öyle kuytu yerlerine götürüveriyor ki zamanın akışı karşısında titreyerek kalakalıyorum. Güleyim mi ağlayayım mı bilmemiyorum böyle zamanlarda. Madem şimdi burdayım, buranın nostaljisini yapmaya çalışacağım ilk önce ve aklıma neresi, ne zaman geliyorsa oraya gideceğim. Keşke Kiki yanımda olsaydı (eski komik günlüklerimden birisi olur) çünkü sanıyorum onun içine en az iki sezon Çandarlı anısı sığdırmıştım. Öznur'dan aldığım mektuplar da burda olsa hiç fena olmazdı aslında; ama Ankara'da hepsi, neyse ki yitik değiller. Buranın özlemi iki sene öncesine kadar yalnızca buranın kendisine ve sokağımızdaki insanlara ilişkindi, öyle olmadığını bir şekilde ispat etmeye kalkarsa biri, kendimi savunamam; tabii ki duygusallıklarım çok olmuştur, ama onlar çocukça duygusallıklardı, güçlü değillerdi. Buranın havasını koklamak, rüzgarını hissetmek asıl cezbedici olandı. Öznur'la öğlen civarı denize giderdik, direğin karşısından denize girerdik. İlla ki direğin karşısından olacak efendim, yoksa diğer yerlerde yosun olur bir şey olur, aman aman. Öğleden sonra 14:00 gibi denizden dönerdik, hatta daha bile erken ve akşamüzerine kadar dizi, dizi, dizi. O zamanlar şimdiki gibi abuk subuk Türk dizileri yerine yine abuk subuk pembe diziler vardı, devamlı onları izlerdim. Hiç olmazsa bir gömlek üstte gelirlerdi bana o diziler bizimkilerden, hala da öyle gelirler. Bütün hayatımın dizi olduğu zamanları gerçekten özlüyorum şimdi, zira diziler artık hiç keyif vermiyor. Lisedeyken pazar günleri annemi odama sokmazdım diyebilirim. Ne zaman gelse susturup "Şşş! Dizim var anneaaaa!" diye böğürürdüm. O yaşta biraz böğürme oluyor tabi en delikanlı çağımda olduğumdan. Biraz dizi izlemeye çalıştım burda, keyif de aldım aslında cnbc-e'deki dizilerden. Uzun zamandır vermiyorlardı galiba, According to Jim'i tekrar vermeye başladılar, hoşuma gitti; sonra The King of Queeens'i izliyorum arada. Ashley'le "friday night ritual"larımıza dahil olan polisiye diziler (Without a Trace, Cold Case, CSI: NY) bazen, özellikle bu birkaç gecedir kimse yok diye evde olduğumdan. Tabii bir Seinfeld yayınlansa herhalde ekrana yapışırım. Böyle söylüyorum da sonra geçmişten gelen bir şeyi yapmayı denediğimde zırt diye kalıveriyorum, çünkü eski tadın zerresini alamıyorum. Örneğin geçenlerde Öznur'la bir lahmacun yiyelim dedik. İlk başta tadı güzel geldi, hakkını vereyim hakikaten güzeldi; ama sonra inanılmaz ağır geldi, ayrıca kokusu da ellerimden yüzümden bir türlü çıkmak bilmedi. Eskiden bu tür şeyleri hiç düşünmüyordum; yok kokusu kalmış, yok mideme oturmuş, hiç de böyle şeyler olmuyordu üstelik her öğlen ikişer tane götürüyorduk. Bir pide yerken eski tadı alabilmeyi, bir Pizza Hut'a gidip sınırsız pizzadan keyif alabilmeyi çok isterdim. Yine geçenlerde Pizza Hut'tan eskiden en sevdiğim pizzayı yiyeyim dedim de herhalde bir daha ağzıma koymam, zira pizzadan başka her şeye benziyordu tadı. Hayır ben mi değişiyorum yoksa lahmacunlar daha pis, pizzalar daha makine yağlı mı oluyor gitgide?

Buraya geldiğimiz gün her sene olduğu gibi Fıkırdak Kurbağa'yı fıkırdattık. Efendim bu Fıkırdak Kurbağa Bey'in Ördek, Tavşan ve Fare isminde üç arkadaşı var ve bunlar saklambaç oynamayı pek seviyorlar. Yalnız Kurbağa, ebenin yaptığı herhangi bir komiklik karşısında dayanamayıp fıkırdadığından bir türlü oyunu kazanamıyor. Tan bu fıkırdama anlarına yönelik kitabın içinde, cümlenin sonuna basılmış minik bir kurbağa resmi var, bizimkinin vesikalığı diyelim. Kitabın başında da o resim görüldüğünde düğmeye basılarak "Fıkırdak Kurbağa'nın fıkırdatılması" öngörülüyor ve biz de aynen bunu yapıyoruz. Masalın sonunda Ördek ebe, Fare ve Tavşan'ı buluyor; ancak Kurbağa yok! Yapmadıkları komiklik kalmıyor üçünün birden, sonunda Kurbağa'yı buluyorlar, ama göremiyorlar; çünkü göle girmiş ve etrafında bir sürü kurbağa varken Fıkırdak olanı seçemiyorlar. Yaa, Kurbağa da kazanıyor işte böyle... Peki bu kitabın pili bunca senedir nasıl bitmiyor?!