
Bu pazar güzel bir gündü. Sabah iyi bir uykudan uyandım, yine tuhaf rüyalardan. Bu aralar öyle oluyor, kimini hatırlıyorum, kimini uyandıktan hemen sonra biliyor, sonra siliyorum, bazılarını ise günün değişik anlarında uçuşan küçük bulutlar gibi hissediyorum. Neyse, sabah Taksim'e gittik, masamıza oturduk. Açık büfenin hakkını verdik sanıyorum, tatlılar dahil sevdiğim her şeyi gözümü kırpmadan yedim, ardından bir parçacık bile huzursuz olmadım diye abartmakta da sakınca görmüyorum.

Yemeklerin ardından sözü geçen tatlılarla beraber tabii ki kahveler de geldi, onlardan önce benim küçük benekli defterim masadaki yerini aldı. Yaşamayı biliyor muyuz acaba, hakkını verebiliyor muyuz? Çoğunuz evet diyecek belki, bazılarınız kesinlikle hayır diyecek, beylik cümlelerle felsefelere girişecek. Ben ise ikisinden de uzağım, küçücük bir çocuğun yetişkinlerin içi kabararak gülümseyecekleri türden pır pır eden bir yüreğim var düşünürken. O minik, masum korkular, büyüyünce "Bunlardan mı korkuyormuşuz?" diyeceğimiz korkular, yani öyle olmalıydı. Ya ben büyümedim, ya da bu işte bir terslik var.
Heyecan duymak, tatmin olmak, yapmak gerekiyor. Çok zamandır enerjim yoktu, havam yoktu, hava da pek yoktu, dün gece örneğin yine yağmurluydu. Kısa kollularıma bel bağladım, güneş sırtımı, kemiklerimi biraz ısıtsa, esintiler gerdanıma vurmasa sanki adımlarım daha sık ve güçlü olacakmış gibi hissediyorum. Dışarda yağmurun sesi varken yatağa kıvrılıp Poirot'nun maceralarına dalmak, evet, kışın güzeldi tabii, ama artık yeni şeyler olmalı. Ne üşümeli, ne bunalmalı. Çiçekler açmalı, açık havada otururken en ufak rahatsızlık duyulmamalı. Bir müddet sonra öylesine oturmak tamam olmalı, tamam bunu da yaptım işte, artık buradan kalkıp yeni yerlere gidebilirim, gerçekten enerji sarf edebilirim, gezip görebilirim, gülebilirim!

Nereye? Bu sorunun cevabını bilenler ve uygulayanlar yaşadı, ben biliyordum da uygulayamıyordum. Hayat bir ders kitabı gibi değil tabii, okunup altı çizilip sınavı verilmiyor. Uygulanamayan planlar da olabilir, illa da her şey planlandığı gibi gitmek zorunda değil ya! Yine de, başlamak da çok, çok güzel bir şeymiş. İşte benekli defterin oynadığı son derece önemli rol bu; başlangıca vesile olmak, tanıklık etmek, ortaklık etmek.
Açtık benekli defteri, başladık sıralamaya keyifleri, seyahatleri, lezzetleri. Madde madde, hiç biri yapılamayacak şeyler değil; bazıları uzun vadede gerçekleşecek, bazıları daha kısa. Küçük küçük birleşecekler ve büyük büyük gülücükler olacaklar, böyle kafayı kaldırıp gökyüzüne bakınca hissedilen his gibi olacaklar, ciğerlerimizi tertemiz şişirecekler, kollarımızı açıp yukarı kaldırmak ve biraz ayakucuna kalkmak isteyeceğiz. Gidip kendimize evde başka şehirler üzerine basılmış versiyonları olan kitabın İstanbul'undan alarak başlamamızı, nicedir posta kutumuzda reklamı duran Pazar Sabahı Klasikleri'ne sahip olmamızı sağlayacaklar. O da yetmeyecek, İdil Biret'ten bir Rachmaninov eklenecek, White Musk koklanıp hanımelleri alınacak, eller kremlenecek.

Yalnız bu kadarla kalmadı, Saint Antoine'a bile gittik. Kiliseler bende çok farklı duygular uyandırıyor, Türkiye'de hiç kiliseye girmediğimden bir kere, kilise diyince kafamda hep Avrupa canlanıyor. Yine defterime yazmıştım "Yurtdışının uyandırdığı hisler" başlığı altında burada gönlümden ne geçiyorsa yazmak üzere, bugün değil yalnız. Gerçi bu aralar o hislerle bayağı bir yoğruluyorum, geldi geliyor tüm bunlar üzerine bir yazı, hele bir havalar düzelsin. Kiliselerin sessizliği, huzuru beni çarpar en çok. Hani filmlerde, ya da çoğunlukla devingen banka reklamlarında kullanılan hızlandırılmış bir arka plan olur, önünde biri, birileri durur, bakar, onlar normal akar, arkasını takip edemezsin. Kilise o "biri"dir işte benim için, içine girdin mi zaman yavaşlar. Işık azalır. Kimseyi susturmana, saygı görgü öğretmene, konuşmana, paylaşmana gerek yoktur. Sanki herkesin anlatacak çok şeyi birikmiştir, sana anlatmayacaklardır ve sen de onlara anlatmayacaksındır. Bir noktada aynı denebilecek bir amaç için aynı çatı altına girmişsinizdir, bu yüzden birbirinize gerektiği kadar bağlısınızdır; ancak birbirinizi görmezden gelmelisinizdir. Acıdan kıvranan, gözlerinden yaşlar boşanacak kadar kederli bir yüze rastlasanız bile sırtını sıvazlamanız gerekmez, onun size ihtiyacı olmadığını bilirsiniz. Yalnızca dilemek yeter. Kendinizi gözden geçirirsiniz. Çok özgür, çok umutlu olursunuz. Mesele sığınmak ya da inanmak değil, mesele yalnızca yüksek tavanlı, kutsal etiketli bir yerde, yüzyılların getirdiği bir dokunulmazlığın içinde yer alabilmek. Hayal meyal güvercin sesleri işitmek, orada olmasalar bile onların o derinden gelen sesini bir şekilde duymak.
Bizim kilisemizin dışı içinden çok daha güzeldi. Meltem'le o açıdan bu açıdan bir sürü fotoğraf çektik, kilisenin kendisinden ziyade avlusunu çevreleyen binaları kaydetmek daha güzeldi. Yine pencere kenarı saksıları vardı, altlarındaki büyük kapıların yanlarında eski sokak lambaları, renklerin uyumu daha hatırlanası ve heyecan vericiydi. Gel gör ki kilisenin içinde "Töövbe estaağfurullaaahhh..." diye gezen, kısık sesle ve zorunlu hallerde konuşmasını bir türlü öğrenememiş, -artık ne yapayım, söyleyeceğim ama- hafif de görmemiş yurdum insanından bolca örnek bulunuyordu. Gitti mi sana benim huşu. Girmemizle çıkmamız bir oldu, olmadı yahu orada o ses. Görmemişlik derken tereddüt ettim, zira millet nereden görsün, oraya bir ibadet yeri gözüyle bakıyorlar mı ki? Bizimkilerde konuşuluyor mu, onu da bilmem. Neyse burda pek gürültülüydüler, boğdular beni.
İlk filmimizle beraber ikimiz de bir hüsrana uğradık, ben endişeli uykulara uğradım çoğu zaman. İkincisi ise daha iç karartıcı, Türk sinemasına karşı geliştirdiğim önyargıyı can damarından besleyiciydi. Biraz yorgunluk, hiç açlık içinde döndük eve. Niyetim biraz çalışmak mıydı, belki biraz sakin sakin uzanmaktı, neye niyet neye kısmet dört saat konuştuk, konuştuk. Tam bir kızlar seansıydı bu seferki, çekiştirdik efendim, dedikodu yaptık çekinmeden söylerim. Arada şimdiden ve ana konulardan uzaklaşıp geçmiş tecrübelere bağlanışı da vardı sohbetin. Çok yerlere gittim konuşurken; zevkliydi tabii unutulmuş tecrübeleri canlandırıp, vay be, nasıl da ders çıkarmışım yaşadıklarımdan, demek.
Cuma sabahı kötüydü örneğin, perşembe gecesi yüzünden kötüydü tabii. Günaydın olmadı o sabah, benaydın olamadım bir türlü. Dersime gitmedim ve quizi de o gün anlatılanları da kaçırdım. O günden beridir hala düşünüyorum eksiklerimi nasıl tamamlayacağımı, sınıftan kimseyi tanımadığıma mı yanayım, birbirine eklenen konulardan oluşan ders yapısına mı, her ders quiz olmamıza mı... Ama gidemezdim işte, başım durmamıştı ki daha! Okulun önünü de trafiğe kapamışlardı, filmimsi bir şey çekiliyordu. İyice rüya gibiydi her şey, zehir zemberek bir gecenin ardından normal bir güne açılıyor gibi hissetmek için o kadar uğraşmama rağmen bizim caddeden motorlu kuşlar uçmuyor, kervanlar geçemiyordu. Hiç tanıdık olmayan bir sessizlik hakimdi, ayak seslerimi ve başka çıtırtıları ayırt edebiliyordum, karşıdan karşıya sağa sola bakmadan hem de hipotenüsten geçebiliyordum.
Çiçekçiye gittim, iki beyaz bir de sarı buket yaptırdım, çiçekçinin de seftesini yapmış olmuştum. Hafif bir heyecan ve, olmazsa olur mu canım, korkuyla Kuzey Park'a gittim, pek sıcaktı hava. Baran'a beyaz, Meltem'e sarı buketi uzattım suçlu suçlu. Sevindiler herhalde, ben tam idrak edebilecek kıvama gelememiştim henüz. Atladık arabaya, Bebek'e gidiyorduk, hop Serdar da geldi ona da çiçeğini verdim, rotamız Sultanahmet. Kokuyu takip ediyoruz, köftelere gidiyoruz. O trafikte köftenin kokusu acıktırmaya başlıyor şans bu ya, böylece aç aç yiyorum köfteleri bir güzel.
İlk Sultanahmet deneyimim, eylemsizlik sonucu işte ta bu zamana kalmış. Ne güzelmiş oralar, o küçük, sarı badanalı, ferforje demirlerinin önü saksılı binacıklar, rengarenk vitrinler, menüleri estetik restoranlar, kafeler... Sağın solun turist, bir güzel medeniyet kokusu, hayır aslında turistlik, gezi, yenilik kokusu, uzaklaşmış olmanın ve başka bir yere adım atmış olmanın kokusu. Sanki yazılar başka dildeymiş, yaz gelmiş ve biz sadece fotoğraf çekip şaşırma efektleri yapmalıymışız gibi.
Köftelerden sonra gittik mi Sultan Pub'a, hadi bu sefer de İngiltere'de gibiyiz o ince ışıklandırmanın, nazik servisin ve bira bardaklarının arasında. Hele dedikoduya iki erkeği de kattıysan, bir de masadakilerin hepsini çok seviyorsan tamam, gerçekten çok güzel bir gün yaşadın, zamanını hiç ama hiç boşa harcamadın demektir. Ama daha dur, sevgi karşılıklı değil mi? O halde gün burada bitmek zorunda değil. Akşam yemekler yapılır, geleceğe yönelik çok heyecanlandırıcı birtakım projelerden de söz edilir, gülünür, tütülür, yatılır.
Amélie'yi izledik haftasonu, ba-yıl-dık. Önceden Happy Go Lucky'i de izlemiş ve ona da ba-yıl-mış-tık, bu tabii daha da bir etkileyiciydi. Yorucu ve sakin (ikisi birden olabiliyor bazen) bir günün ardından donuklaşmış yüzlerimiz esneyiverdi bu filmin ardından, böyle nasıl diyeyim özellikle yanaklardan yukarı doğru bir gerilme yaşadık.
Kafam da konumum gibi dağınık bu akşam, salonla odam arası mekik dokuyorum. Kanallarda geziniyorum, meyve tabakları yapıyorum, ortalık topluyorum, bulaşık yıkıyorum. Çok hareketli görünüyorum, halbuki oldukça hareketsizim. Perşembe gecesine gideyim o halde, on gündür beklediğim haberi yüksek bir müzik sesi arasında neyse ki seçebildiğim bir telefonla aldım. Amerika'ya kabul edildiğimi söylüyordu Hintli aksanlı, pek sevimli konuşan bir adam, saat farkını nasıl olduysa unutmuştu mu diyeyim, bence pek kafasına takmamıştı. Sen misin sarhoş, bulduğum herkese, hatta tanımadığım insanlara sarıldım, aklım sıra kutluyordum bu haberi. Başvuru konusunda çok sıkıntı yaşamıştım, çünkü onların beklentilerini karşılayabileceğimden emin değildim, aradıkları kriterlerin bazı teknik kısımlarında yetersiz kalıyordum. Öte yandan "baskı altında", gecemi gündüzüme katarak çalışmam gerekeceği belirtiliyordu ki bu durumun geçen aylarda beni nasıl zedelediğini görmüştüm. Evet, yine korkmuş ama bu sefer hodri meydan demiştim. Dürüstçe başvurmuştum, şöyle bir elimi belime koyup ötekini öne uzatmış ve "Kardeş ben buyum, alırsan alırsın, almazsan da eyvallah!" demiştim. Onlar da perşembe gecesi sağ kollarını dirsekten kırıp ellerini sol göğüslerine götürmüşler ve gülümseyerek başlarını hafif aşağı eğmişlerdi. Bu restime karşılık kağıtları açmaları da bende herkese sarılma güdüsünü doğurmuştu, artık her hareketim kontrolden çıktığından tabii ki sevincim de biraz abartılı olmuştu, ancak pişman değilim. Böyle sevinemesem anca gülümseyip geçecektim. Haberi aldığımda çok kendimde olmadığımdandı bu tepkilerim, iyi ki de böyle oldu da gidişimi resmen kutlayabildim.

Gecenin devamı tahmin edemeyeceğim kadar uzun oldu, ben de beni tanıyan herkes de bu duruma epeyce şaşırdı. Ağzınıza çorap tıkılsa dahi susmayacağınız kadar içmişseniz, kendinize dur demelisiniz. Bir sonraki seviyenin önceki cümlenin gerçekleşmesine neden olacağı şüphe götürmüyor. Sonraki seviyeye hiç geçmeyeyim yani, hatta çıtayı biraz aşağıya indireyim.
Pazartesi de uyanamadım mı yine.. Saat 11:00 olmuş ders başlamış, yine bensiz bir quiz yapılmış. Üstüne bir toplantı 14:30'da şak diye, halbuki o saatte dersim var, gel gör ki Türkiye burası, müzik dersine değil elektronik projesine önem vermemiz gerekiyor, gelişmekte olan bir ülkeyiz. Gelişmekte olan dedim de gittik güzel oyumuzu verdik, bir işe yaradımsı laflar edildi her ne kadar televizyonun karşısında sandıklar açılırken kendimize krizlerden kriz beğenmiş olsak da. O haftasonu ayrı bir deneyimdi, kızlar gitti odadan, ben yapayalnız kaldım. Geçen dönem olsa yalnız birkaç gün geçireceğime pek sevinir, yorgunluktan kulakları tıkanmış bünyemi bakıma alırdım. Şimdi ise duvarlarla sohbet edesim geldi çaresizlikten, yapacak edecek bir şeyler de vardı hoş, ondan kalkıp sevgilimin evinde de kalamamıştım. Sabahları erken uyanmam gerekiyordu. Yani yapayalnız, bir başıma kaldım ve bu hiiiiç hoşuma gitmedi!..
Gelişmekte olan diyorduk, gerilemekte olan diyelim. Yarın bizim burayı basacaklar.
Salı bir Bebek Starbucks yaptık aniden. Yazları severim Starbucks'ı, zehir kahvesi yerine frappuccino içebiliyoruz ya ondandır. Tam uyuyordum böyle, öğlen kestirmesi yapıyordum akşam quizim olduğundan fenalaşmıştım haliyle, telefonla birlikte zınk diye giyinip koştur koştur gittim. Koştur dediysem fiilen koşturdum ama bu aralar yüreğim koşturmuyor sinir durumdayım. Neyse içtik ettik, bir aşama daha kaydettik, bendeniz o bol kalorili içeceklerden tükettim tıs demeden. Cast layk old tayms.
Bugün ise beynimi kemiren pek çok işe biraz yanaşma fırsatı buldum, gülümsedim haliyle. Gülümsedim diye özellikle yazdım, zira bu işlerin her biriyle ilgilenişimin ardından yüzümde bir gülümseme vardı, o şekilde belki karşılaştığım birkaç tanımadık kimsenin gününde bir ışık olabilmişimdir. Sabah laba gittim, Burak Hoca'yla benim bilgisayarın tüm hafızasını kaplayan koduma alternatif çözümler aradık. Kendimi araştırır, okur, geliştirir, anlar buldum (yalnız akşam eve gelip formülleri çıkarmaya çalışınca geçti hepsi). Musiki dersimin hocasını görüp kaçırdığım ders için özür dilemeyi ve dersin içeriğini öğrenmeyi kafaya koymuştum, fizik bölümüne çıktım. Çok değişik, hoşsohbet bir adam, dünyada olup biten her şeyden haberi var sanki. Oturduk karıncaların yaşam biçiminden falan bahsettik. Çok ilginç bu karıncalar, içlerinden biri ölünce toplaşıp cenaze yapıyorlar ya, onun nedeni ölen karıncanın bir kimyasal salgılamasıymış. Bilimadamları bir gün eğlenmek istemiş olacaklar, canlı bir karıncanın üzerine koymuşlar bu kimyasalı, karıncalar toplaşıp ötekinin "Aman, n'oluyoz?!" demesine aldırmadan haydeee sırtlamışlar, başlamışlar seremoniye.
İki gündür inatçı anneciğimi onu sevdiğime ve özlediğime inandırmaya çalışıyordum, bugün başarılı olur gibi oldum. Bana diyor ki sen buraya gel. Diyorum anneciğim işim gücüm var nasıl geleyim. Geçen dedi sonunda o zaman ben geleyim. Yahu dedim gelse anneciğim nerde kalacak? Ben bunu der demez vay efendim ben seni otobüse atlar gelir iki saat görür yine atlar dönerdim de, sen beni istemiyorsun da, hemen yaygara ettin ben geleyim diyince de, neleeer neler... Anne diyorum, madem iki saat geleceğim göreceğim diyorsun, çekeceğin on iki saatlik yol için de sana hiç acımamamı emrediyorsun, o zaman buyur gel. Yok diyor, tutturdu sen beni istemiyorsun. Arkadan babam seslendi, otelde yer ayırtayım size, kalın beraber diye. İyi diyorum, öyle bir imkanımız varsa bak ne güzel. Yok efendim, olur mu bende o istek yokmuş. Babam da haftasonu Libya'ya gidiyor öyle bir durum çıktı, annem bu sefer dedi annen olarak senden kırk yılda bir bir şey istiyorum kalk gel. Nasıl olur, bu haftasonu yapılacak dağ gibi iş var, bende zaten bir takım psikolojik isteksizlik ve korkular başgöstermiş, hani acil bir durum olsa atla git ama altı üstü bir hafta, bilemedin iki hafta beklesek zaten rahat rahat görüşebilecek bir zaman bulacağız. Bunu söylüyorum, yine sevmiyorsun oluyor. Uğraş uğraş, içim ayrı, boğazım ayrı acıdı. Sonunda arayıp tatlı tatlı demez mi "Beni sevdiğini ve özlediğini biliyorum." diye... Neyse yahu, uğraştığıma değdi! Buradan yumuşacık yanaklı anneciğime sesleniyorum, seni yol boyu kadar seviyorum ve çok kocaman özledim!
Bir de çok önemli şeyler oldu, çok üzgün, çok tepkiliyim. Anneciğimin yıllardır gözü gibi baktığı, yoldaşlık, arkadaşlık ettiği köpeciklerinden ikisini daha zehirlediler, öldürdüler onları da. Onlarca köpekten şimdi kala kala iki tane kaldı, iki! Hepsinin kulağında minik küpeler var, kısırlaştırılmışlardı bin bir zorlukla. Ne hastalıklar, ne badireler atlatmışlardı, ne taşlar tekmeler atılmıştı onların el kadar vücutlarına. Her biri ayrı ayrı neler paylaşmıştı annemle, onu gördükleri zaman nasıl eteklerine dolanmışlar, giderken arkasından bir ordu, koca sokağı yürüyerek uğurlamışlardı her seferinde. Ne yazık ki başta sevdiklerini korumak için kullandıkları seslerini, dişlerini sonunda kendileri için kullanmak zorunda bırakılmışlardı. Bunu yapan belediye değil, bunu yapan hukukçularımız; avukatlarımız, savcılarımız, hakimlerimiz ve onların alçakça, eğitmek yerine kullandıkları, kuklalaştırdıkları, kafalarındaki zehirleri boşaltarak yönlendirdikleri bir avuç zavallı piyon...
Dahası, benim tatlı Tonton'um rot balans ayarı bozuk hoplaya zıplaya gezerken en büyük aşklarından tavuk etini kapmış iki gün önce yerden. Onu yutmasıyla zehirlenmesi bir olmuş, ölecek demiş veteriner, ümitsiz konuşmuş. Anneciğimle babacığım birbirlerine sarılmışlar, bakmayalım, demiş babam, benim küçük bembeyaz kardeşim o masada çırpınıp duruyormuş. Sonra sakinleşmiş, şaşırmış doktorlar, bizi şaşırttı diye itiraf etmişler. Yavaş yavaş kuyruğunu sallıyormuş şimdi, keyfi yerine geliyormuş aslan oğlumun. Annem kapının zilini çaldı onun sesini duyayım diye, yine apartmanı birbirine kattı hemen. Öyle korkmuştum ki ona bir şey olacak diye, ne yapacağımı bilemeden oradan oraya koşturup ağlayarak dinlemiştim olan biteni telefonda. Köpüşümün zile cevaben konuşması yatıştırdı beni. Of, cool ve asabi Tonton'umu da çok özledim!
Yarın çamaşırlar yıkatılacak, güne ufak, şöyle 15-20 dakikalık bir jimnastikle başlanacak. Kahvaltıdan sonra müzik çalışılacak, güzel havada öyle kös kös evde oturulmayacak. Dışarda, güneyde müneyde çalışılacak. Dersten sonra da Emirgan diye bir fikrim oluştu kendi çapımda, hayırlısı. Bir deniz görelim yahu, nerede yaşadığımızı unutacağız az kaldı! Bu akşam da beklenmedik yağmurlar olmasa Asmalı Mescit'teydik, ama olmadı onun yerine biraz kendimizi dinledik, o da iyi geldi. Aynı programı Cumartesi'ye kaydırdık tabii, lezzetli bir haftasonu olacağa benzer (annem sırf gece gidiyoruz bak gündüz hep çalışıyor olacağım mecburen).
Aman eğlenmek istiyorum yahu! Magic Break yaklaşıyor, Ozan'ın dediği gibi tam 5 gün boyunca salaklar gibi yaşayacağız. Düşünmek yok, çalışmak yok, tasalanmak yok. Ye, iç, eğlen, uyu! Tatilde zaman dursun.