23 Haziran 2009 Salı

K-viar



Yepyeni anılarla bezeli birer Taşoda, SportsFest, bol bol eğlence ve finallerin ardından:

Güzel bir cumartesiydi! Hayatımın en korkunç sınavına girdim, evet çok motor, çok three phase bir sınavdı. 4 sorudan sadece birini yapıp sınıfı terk ettiğimde annem ve babam hâlâ otobüstelerdi. Odayı toplayıp kaldırmamız gerekiyordu, valizimi yapmam ve kilo sınırını aşmamam gerekiyordu, pratik ve hızlı olmalıydım. Güya yalnız kendi odamı kaldıracaktım, geri kalan kısmı Meltem halledecekti, akla bak Meltem’e bıraksak bütün işleri Allah bilir arkamızdan azıcık terbiyesizce bir şeyler söylenir ve odayı toplamak için parayla adam tutardı. Neyse ki anneciğim bütün bunlara engel oldu, ikisi daha çok el ele verip evimizi kutulara koydular, ben de odamı birkaç kutuya böldüm ve her şeyimizi depoya tıktık. Bittiğinde bomboş salonumuzda koltuklara kurulup bir Mariachi paylaştık ki o güne kadar içtiğim en tatlı biraydı herhalde.



Babamın gelişi depodan çıkardığımız iki araba çöpü dökmemizle aynı anlara rastladı, meğer odamız çok derli toplu ve temiz görünmesine rağmen depodan ileri gelen bir çöp evmiş. Dördümüz beraber Bebek Midpoint’e gidip inanılmaz güzel yemekler yedik, biraz daha Mariachi içtik, sonra Meltem’le ikimiz artık ikinci evimiz olan Pi Lounge’a geçtik. Bizim biraz daha ardımızdan Baran, Merve, Serdar ve Berke geldiler. Long Island aldım ama of olmuyor işte ertesi güne bile kalmadan uyanık ve ayık olmam gerektiğini bildiğim zaman içki iğrenç bir etki yapıyor, uykum geliyor. Yine öyle oldu, zaten çok yorgundum o yüzden erken kalktım. Serdar bıraktı beni odama, arada Halaskârgazi’de kaybolmuşluğumuz var ne hikmetse bir türlü otele ulaşamadık. Odaya geldiğimde annemle babam yarı uyur yarı uyanıktı, ben de first impression düzgün olsun diye oturdum oje sürdüm, zaten bir saat sonra çıkmamız gerekecekti, uyumadım onun yerine saçtır makyajdır işler çıkardım kendime. Çok yorgundum, çok heyecanlı değildim sanki hiçbir yere gitmiyordum, fazla büyütmemiştim kafamda.


Pasaportumu gösterdim, arkamı döndüm ve annemle babama el salladım, sonunda, bütün yaşananlardan sonra her şeyi geride bırakmıştık, en azından bıraktığımıza inanıyor ve bunu kanıtlamaya can atıyorduk ve ben bir süre için ikisini birbirine, geride bırakıyordum. Hayatımda ilk kez yalnız kalıyordum, fiziksel bir yalnızlık, bir heyecan ve bilinmeze gidiyordum. Uçuşlarım inanılmaz rahat ve konforlu geçti, en ufak bir sarsıntı ya da korku yaşamadım. Yolculuğun en güzel kısmı İstanbul-Roma ve Roma-Boston uçuşlarını Alitalia ile yapıyor olmamdı, her yer İtalyan kaynıyordu ve tüm anonslar önce İtalyanca, sonra İngilizce yapılıyordu, hostesler “Buongiorno!” diyorlardı ve ben de aynı şekilde karşılık veriyordum, şarap istediğimde “Vino rosso, per favore.” diyordum ve aldıktan sonra da “Grazie!” diye ekliyordum, ayy nasıl zevkliydii!


Bavullarımın başına hiçbir şey gelmedi, hiçbir terslik yaşamadım. Baltimore’da Super Shuttle’a atladığım gibi minik bir şehir turuyla beraber Broadview Apartments’a geldim, odamın anahtarlarını aldım. Odama ilk girdiğimde “İnanmıyorum!” dedim hem de yüksek sesle, deli gibi söyledim bunu. Murat Hoca sürekli ık mık ediyordu Broadview ile ilgili, eski diyordu, biraz kasvetli belki beğenmezsin diyordu, pek övmüyordu kısacası, ben de beklentilerimi epey kısmıştım haliyle. Kendi kendimi avutuyordum, ne olacak gider bir buket çiçek alır kasveti dağıtırım diye, ama öyle mi oda şahaneydi! Yan yana iki yatağın üstünde çiçekli renkli örtüler vardı, yatağın üstünde güzel bir tablo, iki yanında komodinler ve kocaman abajurlar, karşıda bir televizyon, küçük bir yuvarlak masa ve iki sandalye, köşede odanın renklerine uygun bordo bir koltuk ve yan duvara dayalı büyük, yatay bir şifonyer. Kendi mutfağım vardı, buzdolabım, ocağım, çaydanlığım, kahve makinem, mikrodalgam, tabaklarım, bardaklarım, her şeyim tamamdı. Banyoda havlular duruyordu, ütü mütü yani her şey düşünülmüş, bir koca sepet çikolatadır şekerdir doldurulmuş bırakılmıştı. Daha ne isteyebilirdim ki, her şey hâlâ harika gidiyordu!


Ertesi gün workshop’un ilk günü, kalktım saçlarımı yaptım, gömlek giydim makyaj falan her şeyi yaptım, hâlâ first impression derdindeyim ne de olsa. Geldiğim gün Mohit’le tanıştım, hayatımın ilk Hint deneyimiydi ve çok beklenmedik bir şeydi. Kara kuru, üflesem uçar ve anlayabilmek için her sözcüğü tekrarlamasını istememi gerektirecek bir aksana sahip biri Mohit. İtiraf edeyim ilk akşam onunla tanışmış olmak beni biraz germişti, ne de olsa takım arkadaşım ve undergrad statüsündeki tek kişiydi, bir çok şeyi onunla yaşayacak olduğunu düşünmüştüm, ama konuşmasını bile doğru düzgün anlayamıyordum, hem biraz tuhaf bir insandı. Öte yandan havaalanından gelirken shuttle’da Michael diye JHU’da çalışan bir adamla tanışmıştım, önümde ise yine JHU’dan ama workshop’ta olmayan bir çocuk oturuyordu, onunla da gelir gelmez Facebook arkadaşı olmuştuk. Daha yabancıydım, önüme gelen her şeye tutunuyordum.


Sabah kahvaltıya Mohit ve adını an itibariyle hâlâ bilmediğim bir çocukla yürüdük, kampüsü ilk görüşümdü ve gerçekten çok güzeldi her yer. Daha uçakta görmüştüm Baltimore’un ne kadar yeşil ve ne denli nezih olduğunu. İnternetten araştırdığım kadarıyla, daha geçen sene Murat Hoca JHU’dayken baktığımda bile bütün şehrin tuğla ve turuncu olduğunu görüp ürkmüştüm, çok tekdüze ve kasvetli gelmişti bana, gezip görülecek yegâne yerin Inner Harbor olması da korkutucuydu, ama shuttle’da etrafa bakarken ya da kampüse giderken bu korkum bir anda dağılmıştı. Her şey kalemle çizilip özenle oturtulmuştu ki benim gibi düzen takıntısı bulunan bir kimse için bu harika bir deneyimdi. Kampüs binaları son derece otantik ve antika görünümlü, gelin görün ki aslında çok da yeni inşa edilmiş binalar ama eski tarzda yapılmışlar, Türklerin asla beceremeyeceğini düşündüğüm bir ayrıntı daha. Yine kampüsteki bütün ağaçlar sanki en az bir asrı rahat devirmişler, öyle ulu ve güzeller, yerlerde en ufak bir çöp yok ve çimler her zaman biçilmiş, yapraklar mütemadiyen süpürülmüş vaziyette.


Kahvaltı öncesi herkes CSEB’nin alt katında bekleşmeye başlamıştı, sonra “Continental Breakfast” masası açıldı, ben continental lafından böyle oturaklı bir kahvaltı bekliyordum, hâlbuki continental aslen minik bir şey olurmuş. Birkaç çeşit bagel, krem peynir, ananas, kavun ve kahve, iki hafta boyunca her günümün vazgeçilmezi oldu. Ryan, Mohamed, Chase, Brian, Aditya, Josh, Sara, Jessi, Yanbo, Jānis, Tong ve diğerleriyle aynı gün tanıştım. Bizim gruptan Petr ve Samuel de vardı. İlk gün öğrendim ki aslında yalnızca ilk iki hafta yapılacak lecture’lara katılacak ve sonra evine dönecek bir grup da varmış ve Jessi hariç tüm arkadaşlarım o gruptan oldu. Ben 8 haftalık program haricinde böyle bir şeye başvurulabileceğinden bile habersizdim, hâlbuki örneğin Chase 8 haftalık projeye katılabilmek için son derece kalifiye bir kimseyken alınmamıştı.

İlk öğle yemeğimizi hep beraber, adını şu anda da bilmediğim ve hep “the Chinese place” dediğimiz kampüs içindeki kafede yedik. Pek benim tarzım bir yere benzemiyordu, yağlı yüzlü bir yerdi. Günün ilk olasılık konulu dersini çok ünlü olduğunu birkaç gün içinde öğreneceğim Jason Eisner’dan aldığımız auditorium’da olduğu gibi kafede de klimalar son güçte çalışıyor ve beni donduruyordu. Temmuz Ağustos diye getirmediğim hırkalarıma derin bir özlem duymaya başlamıştım. Ayrıca spor ayakkabılarımı getirmiş ancak kıyafetlerimi unutmuş olmam da hiç hoş değildi.

Öğleden sonra linguistics üzerine ilk labımıza girdik ve ben hiç linguistik bir insan olmadığımdan bütün labı öyle oturarak geçirdim. Yine de Jason Eisner son derece profesyonel, öğrenci dilinden anlayan, neşeli ve yararlı bir insandı, konuyu bilmediğim ve yapamadığım halde Ryan ve Elif’in yaptıklarına baktığımda dönen şeyleri anlayabiliyordum, o yüzden keyif de alıyordum. İlk akşam yemeğimi Broadview’un hemen yakınındaki şahane cici bir vejetaryen kafesi olan “One World Café”de yedim Mohit, Petr ve Samuel ile beraber, bir somonlu dürümleri vardı ki şahaneydi.

İkinci gün artık her şey daha bir yerli yerine oturuyordu, kampüsü, gideceğim yolları daha iyi biliyordum, günaydın derken artık kimle konuştuğumu biliyordum, her şey daha bir tanıdıktı. Bir sürü fotoğraf çekmeye başladım hemen, zaten daha uçaktan dürtülmüştüm bu fotoğraf konusunda. Okul yine çoğu gün olacağı gibi uyukladığımız dersler ve anlamadığımız lablar şeklindeki formundaydı, akşam çıkışta Chipotle adlı Meksika fast food restoranında kocaman burrittolar yedikten sonra Charles Village Pub’a gittik St. Paul’de. Ordan çıkınca da bizim iki haftalıkların yerleştirilmiş oldukları Charles Commons’a yöneldik, Ryan, Mohamed ve Tong’un kaldıkları odada bir mini parti yapmaya.




Çarşamba artık vakit gelmişti, Inner Harbor’a gittik. Minik bir yer Inner Harbor, sağa ve sola doğru iki küçük yol kenarına sıra sıra restoranlar oturtulmuş, lambaların üstü mor ve pembe çiçeklerle bezenmiş, hareketli ve turistik ama bir o kadar da nezih bir kalabalığın hakim olduğu, huzurlu bir liman. Günün benim saatim olan kısmına rastladı gidişimiz, yani güneş artık kaybolup da ışıklar yandığında oradaydık. Ryan’a ve bana beyaz çerçeveli birer gözlük aldık, zar zor yemek yiyeceğimiz yeri seçtik, “Tir Na Nog Pub & Grill”e oturduk. İnanılmaz lezzetli ve doyurucu yemekler yedik her birimiz, dışarda oturduğumuzdan sigara da içilebiliyordu. Hayatımın ilk böğürtlenli birasını içtim ve korkunç leziz bir şeydi, şişesini de Sinan’a alayım dedim, yoktur inşallah onda böyle bir şişe, Tanrım şahaneydi gerçekten. Crab cake de yedim ilk kez!




Perşembe dinlenelim dedik ki cumaya hepimizin enerjisi tam olsun, zaten Perşembe Aşk-ı Memnu akşamı olduğu için işime geliyordu bu durum. Cuma bir Friday Night Out planladık. Okuldan sonra önce Cold Stone’da inanılmaz dondurmalar yedik, Ben&Jerry’s ve Häagen-Dazs halt etmişler dedim içimden. Dondurmaları setin üstünde böyle karıştırarak yoğurarak yapıyorlar ve waffle cone’lara dolduruyorlardı, benim istediğim cheesecake fantasy acayip fantastikti beş kilo olsa yine yerdim on kilo olsa da hiç düşünmezdim sanıyorum, içinde yüzebilirdim. Dondurmadan sonra Thai Restaurant’a geçtik yemek için, fena değildi yemekler hani yenmeyecek gibi değildi ama gidip bir daha yiyeceğim bir yer değil. Ananaslı, çamfıstıklı, armutlu, körili mörili böyle enteresan bir tavuk yedim. Geleneksel Charles Commons mini partisinden sonra Mount Vernon’a gittik, Club Charles’da güzel içkiler içtik sonra dans edesimiz geldi hemen yandaki Depot’ya geçtik. Şans bu ya, 80’s Night vardı ve maalesef o müzikte dans edemem ben. Mohamed’le bir iki denedik edelim falan diye, bir şarkı güzeldi onda bir kıpırdadık falan ama yok, çıkalım dedik zaten Aditya ne hikmetse feci sarhoş olmuş, herkes yorulmuştu. Ertesi gün erken kalkacak olmanın verdiği endişe yüzünden ben içki içmeye biraz çekiniyordum, içki içmeye değil de çakırkeyif olmaya bile çekiniyordum, ne kadar herkesle bir anda uyumu yakalamış olsak da hâlâ yabancı bir yerde ve nispeten yabancıydım, üstelik belki daha da önemlisi hakikaten sabah erken kalkmam gerekiyordu. Hem çok da yorgundum ve yorgunken her kadeh uykumu biraz daha getirir, beni biraz daha zorlar o yüzden alkolle çok aramız iyi gitmiyordu.


Peki bir cumartesi sabahı neden erken kalkmam gerekiyordu? O hafta sonu herkes bir yerlere gidiyordu ve Baltimore’da kala kala bir ben kalıyordum. Ryan, DC’de yaşayan bir arkadaşının arabasıyla Philadelphia’ya gidecekti, bana sen de gel dedi ve ben de neden olmasın diye düşündüm, maceraya böyle başlamış olduk. Cumartesi sabahı beklenmedik bir şekilde dinlenmiş uyandım, banyomu yaptım ve Mike’la tanıştım son derece beyefendi ve tatlı bir adam. Önce Baltimore’un en ünlü kahvaltıcısı “Blue Moon Café”ye gittik, yarım saat bekleme süresi aldık ve kafeye 1,5 saatin ardından girebildik. Türkiye’de görmediğim bir şey bu, bizim en ünlü, en kalabalık kahvaltıcımızda bile bir şekilde seni bir yere sıkıştırıyorlar ve sana geciktirmeden servis yapabiliyorlar, orda öyle bir durum yok. Seni bir yere oturtsa bile sana layıkıyla servis yapamayacak adamlar, o yüzden bekletiyorlar ve herkes halinden son derece memnun, kimse kalkıp gitmiyor ya da o kadar beklemeyi göze alamayan yok. Bana en başından 1,5 saat bekleyeceksin deseler muhtemelen çeker giderdim, ama sonunda ödülümüz çok güzel oldu. Kocaman ve çok lezzetli bir omlet yedim, kocaman kocaman bir bisküvi yedim ve yanında kocaman kocaman pancake’ler geldi ardıç şurubuyla, sürekli yenilenen kahvelerimiz de keyfimizi artırıyordu. Beklediğimiz zamana değmişti neyse ki. Girmeden önce aslında çok kötü bir yer olduğu ama önünde bekleyenler yüzünden iyiymiş gibi ün yaptığı, aslında içerde yemek servisi falan da bulunmadığı üzerine yürüttüğümüz teoriler böylece çürümüş oldu.

Kahvaltımızı sindirmeyi beklesek akşam olacağından Philadelphia yoluna çıktık. Yağmurlu, bol bol müzikli, biraz uyumacalı bir road trip ardından Philly’e geldik, o gün aldığım Go-Phone sayesinde günlerdir çektiğim telefonsuzluk özlemi sona ermiş, elim ayağım yerine gelmişti, Ashley’le haberleştik. Geçen yaz ona bu yaz Philly’e gideceğime dair çok uydurma bir söz vermiştim, kader, tuttum sözümü. Ryan’ın Mike gibi lise arkadaşı Stephen’ın evinde kalacaktık ve Ashley’nin evi de iki blok ötedeydi!

Stevie’nin 3 katlı ferah ve tatlı bir evi vardı, kendisi son derece ama son derece değişik bir insan. Ryan Stephen’ın bir “hipster” olduğunu söylemişti, ben hipster nedir bilmediğimden muhteşem icat iPhone’dan hemen birkaç hipster resmi bulup göstermişti ve böylece Stephen’ı gördüğümde nasıl bir hiplik beklediğimi biliyordum. Biz de onun yanında vaguely hip’tik, o hafta sonu öyle olmamız gerekiyordu, ama tabii ki onun kadar hızlı konuşamıyor daha da barizi kesinlikle onun kadar hızlı yürüyemiyorduk. Adam kimsenin ne hızda yürüdüğüne bakmadan kendi temposunu tutturuyor, Ryan’la daha sonra anıp güldüğümüz en belirgin özelliklerinden biri. Bu harika ve kendine has özellikleri kadar önemlisi çok sevimli ve cana yakın bir insan olması, hafta sonumuz inanılmaz güzel geçti onun ev sahipliğinde.

Evde biraz oturup birer yorgunluk birası içtik önce, Ashley oraya geldi ilk. Saçlarını kestirmişti, hâlâ sarışındı ve gerçekten çok daha güzel görünüyordu, hiç değişmemişti. Sanki hiçbir şey değişmemişti, sadece biraz update gerekiyordu ve biz hâlâ eskiden neysek şimdi de öyleydik. Hep beraber yemeğe gittik bir İspanyol kafesinde, ne yenir orada derhal fajita istedik şahane güzeldi yalnız keşke black beans olmasaydı o zaman daha da bir güzel olur muydu acaba, şimdi düşündüm de olmayabilirdi, neyse guacamole vardı ve o zaten her şeye yeterdi.

Yemekten sonra eve döndük ve hip Stevie’nin moda şovunun sonunda kendisine pembe gömlek ve hip bir kravat uygun gördük, bu şekilde hip olacaktı. Hava serindi, hem ben o kadar hip değildim, bana da hemen hip bir üst verdi artık üşümeyecek ve vaguely hip kıvama gelecektim. Philly’nin ünlü mü değil mi bilmem bir barlarına gittik, Stevie sürekli olarak birileriyle tanışma arzusundaydı, biz de onun yüreğinin götürdüğü taraflarda bulduk kendimizi. Mike ve ben çok yorulmuştuk, diğer beyler hâlâ geceye devam etmek istiyorlardı, evli evine köylü köyüne yaptık sonunda, Ryan ve Stephen bir ev partisine gideceklerdi ve saat 02:00’yi bulmuştu. Mike’la ikimiz gider gitmez, iyi geceler dediğimiz gibi uykuya daldık, biraz sonra da Ryan ve Stephen geldiler meğer parti bitmiş, ortalık darmadağın sadece toz topları uçuyormuş evde, geri dönmüşler.



Yedi saatlik bir uykunun ardından uyandık, şöyle bir yürüyüş yaptık elimizde leziz kahvelerimizle ve Philly’nin en ünlü kahvaltıcısı Sabrina’ya gittik. Yemeklerin inanılmaz göründüğü ve bekleyen kalabalığın dışarı taştığı bu güzel yerden aldığımız 2 saatlik bekleme süresi hiç iştah açıcı görünmüyordu, en ünlü ikinci kahvaltıcı Morning Glory’nin önündeki masalı sandalyeli ve şemsiyeli bekleme avlusu zaten başlı başına bir kafe gibiydi, oraya servis açmak için yapmaları gereken tek şey dünden razı iki üç garson daha toplamak ve onların maaşını üçe katladıkları kârlarından ödemekti ama anlaşılan işletmeci o kadar da zeki değildi ve onun yerine herkese 3 sayfalık bir bekleme listesi sunmayı uygun görmüştü. Bu kadar uzun cümleyi kurdurtan kafede kahvaltı mı yapılır, biz de daha ufak ve çok da lezzetli olmayan bir yere, ama sıcak tatlı bir yere kahvaltıya gittik. Omletimi pek sevmedim ama hafif yiyelim değil mi, Ryan ve Mike gibi waffle ya da french toast alsam ben de mutluluktan uçardım herhalde ama tombiş olmaktan ölesiye tırstığım için bakmak ve köşesinden tatmak daha mantıklı geliyor.



Zorluklarla mideye indirdiğimiz brunch’ımızın ardından sarılma ve vedalaşma vaktiydi, $10 karşılığında Stevie bana hip sweatshirtünü sattı ve ondan aldığım bu hip hatıra eşliğinde tekrar yola koyulduk. Akşam sinemaya “The Hangover”a gitmeyi kararlaştırmıştık, ondan önce Baltimore’a varır varmaz The Cheesecake Factory’de koccaman bir yemek ve üstüne şahane bir favorim limonlu böğürtlen soslu cheesecake götürdük. Filmde de epey eğlendik, hiçbir şey düşünmeden bolca güldük ve söylememe gerek var mı bilmem, tükenmiş vaziyette döndüm yine eve.




Yeni hafta işte yine böyle dinlenmeden başlıyordu, ama Inner Harbor’da Tong’un Nikon D2000 SLR’ıyla çektiği muhteşem fotoğraflar beni esir almıştı, bir kamera almamın zamanı artık gelmişti. Aslında ta okulun başında almak istemiştim ilk, daha Yargı’yla yeni tanıştığımız zamanlardı, korkunç yaz tatilim bitmiş ve ben güya yeniden yaşamaya dönmüştüm, yaşamaktan uzaklaşacağımı henüz bilmiyordum. Zaman geçtikçe elimi eteğimi her şeyden çektiğim için fotoğrafçılık oynama işini de askıya almıştım. Hem çok para gerekiyordu, daha da önemlisi istek ve heyecan gerekiyordu tüm bedellerin hakkını verebilmek ve keyfine varabilmek için, bende hiçbiri yoktu bunların. Artık vardı ama, artık hazırdım ve böylesi bir şey benim için bir harcamadan ziyade bir yatırım olacaktı.








Babamdan okeyi alır almaz Tong’la öğlen otobüse atladığımız gibi gittik kameracıya, Nikon D90 kitini aldık, ekstra bir lens de aldık portreleri çekebilmek için, filtreler, çanta, kart derken cüzdanım epeyce hafiflemiş ama gönlüm dolmuş çıktım dükkandan. Yeni kameramı, daha doğrusu hepimizin gözbebeği yeni oyuncağımızı Josh, Mohamed ve Ryan’la One World Café’de kutladık, elimizden düşmüyordu her anı belgeliyorduk bir yandan da bilmediğim leziz biralar içiyor ve sağlıklı yemekler tüketiyor, kahkahalardan geçiyorduk. Tesadüf ki yine benim saatimdi.










Burada fark ettiğim bir şey oldu, ben ki kendimi hep nazlı ve geride duran bir tip zannederdim, oysa burada organizasyonların çoğunda benim parmağım vardı. Yemekleri, gidilecek yerleri Ryan’la yarı yarıya belirliyorduk, itiraf etmeliyim ki kendisi iPhone sahibi olduğundan otobüs saatlerini ve rotaları belirleme görevini de üstlenmişti, dolayısıyla organizatör sıfatı biraz haksız rekabetle kendisine kalıyordu. Salı akşamı beysbol maçına gitmeyi kararlaştırdık, sonuna kadar bir Amerikan deneyimi beni bekliyordu. Önce saha dışında kalabalığa karıştık, koca bir biranın $1 ettiği, müziğin hiç susmadığı ve kalabalığın son derece keyifli olduğu bir maceranın ardından biletlerimizi alıp feci yağlı hot doglarımız ve funnel cake’lerimizle maçı izler gibi yaptık, zira futbolları gibi beysbollarında da pek izlenecek bir taraf yoktu, heyecanlanmak için taraftar olmak gerekiyordu oysa Orioles da Mets de beni pek ilgilendirmiyordu.



Çarşamba korku mu diyeyim komedi mi diyeyim rezalet bir filmin ve aile boyu tereyağlı bir patlamış mısır seansının ardından suşi yemeye gittik, hayatımda yediğim en güzel suşiler ve gittiğim en otantik Çin restoranıydı, belki de buradayken en çok güldüğümüz yemek de o akşamdı. Dönüşte yağmurun altında epey beklememiz ve yürümemiz gerekti, Ryan’ın iPhone’u sağ olsun müzikten yana hiçbir sıkıntı yaşamadım ve her şeyi sonuna kadar hissedebildim, hep istediğim gibi bu kez zamandan korkmadan ne gördüysem içime çekebildim, hâlâ rahatım bu konuda.



Ryan’ın son gecesiydi Perşembe ve hepimizin ultra dinlenmiş, maksimum eğlenceye ayarlı olmamız gerekiyordu, oysa ben kafamı yukarda tutmaya zorlanıyordum ve artık gerçekten dayanamıyordum. Çok, çok yorgundum; öyle yorgundum ki artık moralim bozulmuş, keyif alamaz olmuştum, sinirli ruh halim geri gelmişti ve dokunduğum her yerde izlerini bırakmaması için çaba sarf etmem gerekiyordu. Planlar aksamıştı, en heyecanlı olmam gereken gecede en sönük, en canlı olmam gereken zamanda en uykuluydum ve daha ısrarcı olmak benim yanımda diğerlerine de zarar verebilirdi, dönüp dinlenmem gerekiyordu. Böylece wild night’a iştirak edemedim, ertesi gün herkesin gelmeliydin demesine rağmen anlayışlı olduğunu görmek rahatlatmıştı beni. Evet, orada olamamıştım ama olamazdım zaten, kendim için güzel bir şey yapmıştım, yeteri kadar partilemiştik artık benim de kendime dönmem gerekiyordu. Hem beer pong oynamak bana yetmişti zaten.






Veda gününde gündüz buruk geçti biraz, üzülmemiştim ama gitmelerini de çok istemiyordum. Önce Ryan’ı Vegas’ta çılgın bir bekarlığa veda hafta sonuna yolladık, bizler de akşam yemeğimizi Little Italy’de yedik. iPhone’dan Harbor çevresindeki Pub’ları bulmasını rica ettik, ne varsa önümüze serdi, geze geze harika müzikleri ve ortamı olan bir bar bulduk, Calle Ocho’dan Day&Night’a Meltem’le neye bayılıyorsak çalıyordu tabii ben yine yorgundum ne yapalım, yine de keyifleniyorum sevdiğim bir şeyler duyunca.










Cumartesi kahvaltımızı Cheesecake Factory’de yaptık, akşamına süpermarketten acayip bir aylık erzak stokladım artık sırtım yere gelmez. Pazar yine Towson’a gittim ve Abercrombie & Fitch’ten bana hisse teklif etmelerine yol açabilecek bir alışveriş yaptım, Starbucks’tan da kendime devasa bir kupa aldım ve evde kahve makinesini önceki gün almış olduğum kafeinsiz Dunkin kahvesiyle test etmeye koyuldum. Kağıt filtre kullanmam gerektiği gerçeğini hesaba katmadan sonuca ulaştığım bir saatlik denemenin ardından, kahve makinesi nasıl kullanılır başlıklı son çare YouTube videolarının yardımıyla kupamı doldurabildim! Napalım görmemişiz, Nescafé insanıyız, burada ara ki bulasın…






Burada en sevdiğim şeylerden biri Lean Cuisine mikrodalga paketleri, her biri 300 kalori civarında, gerçekten lezzetli, bir o kadar da çeşitli ve doyurucu akşam yemekleri maksimum dört dakikada hazır oluyor, o süre içinde ben de kendime bir salata hazırlıyorum ve bundan sonra yemekleri böyle geçirmeyi planlıyorum akşamları, zira süpermarketteki reyonu boşalttım. Kafeinsiz kolaları da dolabıma yığdım. Bugün öğlen gym’e kaydımı yaptırdım ve haftada üç gün gidip geçen iki aydaki korkunç alkol tüketiminin vücudumda yarattığı tahribatı silmeye karar verdim. Geri kalan günlerde de kameramı elime almak, gezmek, nefes almak istiyorum.

Takım liderimiz Microsoft’tan Daniel Povey, inanılmaz değişik bir adam, sanıyorum fazla zekanın izlerini taşıyor bütünüyle. İnanılmaz rahat bir adam, sandaletlerinin içine giydiği çoraplarından oturuşuna, garip kahkahasından mimiklerine, Cuma günkü lecture’da hazırladığı slaytlardaki hataları bulana kişi yani slayt başı $5 vermeyi tasarlayıp ATM’den en az $20’likler alabildiği için hatayı bulana 52’lik desteden desen tutturarak tutulan desenin desteden çekilmesi halinde trink diye $20 vermeyi vaat edip rüşvet karşılığı ders dinletmesinden paralelinde aynı gün iki saatte ortalama $100 gibi bir parayı saçacak olmayı hiç dert etmiyor olmasına mikroskop altına alınası bir adam. Ne zaman ne hissettiğini asla kestiremiyorum, zira bazen bir gülüyor ki dalga mı geçiyor yoksa sevimli bir harekette mi bulunuyor anlayamıyorum. Herkesin içinde bir dünya var diyor annem, bunların içindeki dünya ise öyle ilk görüşte keşfedilmiyor, biraz uğraş istiyor. Takımda tam dört Hintli var; Mohit, Nagendra, Arnab ve Samuel, ve blup blup aksanları içime işliyor. Hepsi aynı şekilde konuşuyor ve yüzlerini görmesem konuşmalarından ayırt etmem imkansız, nasıl da aynı konuşuyorlar aklım almıyor. Bir İranlı Ariya aksanı normal, onun dışında üç Çekli var; Petr, Lukas ve kovboy şapkalı bir adam, onların da aksanı birbirinin aynı ve uzun süre maruz kalınca insanın kulağında titreşimli ve kalın bir tını kalıyor, silmesi zor oluyor. Bir de Sankur gibi beyefendi görünümlü fakat tabii ki onun eline su dökemeyecek Richard var, konuşması en normal ve en rahat anlaşabileceğim kişi gibi görünüyor, bugün bana bir konu verdi üzerinde çalışmam için, ancak login şifremi yarın alabileceğimden bugün daha kişisel takılıyorum.

Bazen insanlar Türkçe konuşsunlar istiyorum. Geçen bir adam gördüm binanın dışında, nasıl Türk müsünüz diye sormak geldi içimden, bir yandan da inceliyordum da bu kanıya şuradan vardım diyecek bir kanıt arıyor, bulamıyor, o yüzden soramıyordum. Ertesi gün aynı adamı yine gördüm, yine sorasım geldi, kendimi tuttum sonra adamın telefonu çaldı ve “N’aber abi?” diye konuşmaya başladı. Telefonu kapattığında muhabbeti başlattım hemen, kan çekiyor herhalde nasıl anladım adamın Türk olduğunu ben de bilmiyorum.

Hayatımda ilk kez tek başıma böyle uzaklara ve çalışmaya geldim, kendimi daha iyi tanımak için bir fırsatım oldu ve bunu yakalayabildiğim için çok mutluyum. Tamamen bağımsız, pür dikkat hayatımı idare ediyorum burada, neyi sevip neyi sevmediğimi daha iyi görüyorum, sanki kendimi yanıma alıp bir serüvene çıkmış gibiyim. Daha önce korktuğumu söylediğim işin, okulun, sorumluluğun, yemenin içmenin, sporun, yürümenin, nefes almanın üstüne gidiyorum ve özündeki tadı bulup çıkarıyorum, hepsini emekle ve keyifle yapıyorum. Çok büyümüşüm; koşmak, yuvarlanmak yerine herkes gibi ben de yürüyebiliyorum artık ve bunu görmek çok farklı bir duygu, gurur duyuyorum aslında kendimle her şeyin altından böyle güzel kalkabildiğim için.

Hafta sonu New York’a, Josh ve Mohamed’in yanına gidiyoruz Jessi ile, belki Mike da gelecek ve Ashley’nin de gelme ihtimali var. Fuerza Bruta’ya gidiyoruz Cumartesi, inanılmaz heyecanlıyız onun için. Pazar sabahı Turkuaz diye bir Türk kafesinde brunch yapıyoruz. Cumartesi gündüz New York’ta geziniyoruz ve Josh’la Mohamed’in master yaptıkları Columbia’ya gidiyoruz, bir rüyam daha gerçekleşiyor böylece.



Banklarda “Baltimore – The Greatest City in America” yazıyor burada.


Hepinizi özledim, ama artık zamanın geçmesinden korkmuyorum, anı yaşıyorum ve bu gerçekten, tek kelimeyle mü-kem-mel-miş!..


19 Nisan 2009 Pazar

İki Çizgi


Pencereden baktığımda havanın soğuk olduğu hissine kapılıyorum bugün. Camı açtım demin, sıcacıkmış meğer. Bizim kaloriferleri yakmıyorlar artık, dışardan daha soğuk odamız. Burnuşum üşüyor sürekli, kahveyi ağzımla ikisine birden içiriyorum çoğu zaman. 


Bugünün pazar olması nedeniyle omletlerimizi arkadaşım patatesle şenlendirdik. Kahvaltıyı ben hazırladım, patatesleri Meltem gitti aldı. Bu haftasonu çok zevkliydi; ama işte yine suçluluk hissediyorum bu sefer, neyse bunun nedeni var. Projede ilerlemem ve salı günkü motor sınavıma acilen çalışmam gerek, oysa ben manikür yapmak, yazı yazmak, kitap okumak, film izlemek istiyorum. Olsun annem dedi şimdi yazın çok çalışacağın için sen bundan sonra bol bol yat ki çalışmayı özleyesin diye, anne sözü dinliyorum işte daha?

Hem neden ki canım, dün labda yarım saatte 3'e 3'lük bir matrixi tridiagonal forma getirdim. Az daha zorlasam Nobel alabilirim yani.




Cuma sabahı tabii o 15-20 dakikalık bir jimnastik falan yalan oldu, ama kahvaltı güzel oldu. Yedikten hemen sonra güneye gittik, çok tatlı minimini bir kediş geldi yanımıza oyun moyun oynadık. Quizin ve dersin bitiminde Meltem'le Bebek'e indik. Emirgan'a gitmeyi teklif etmiştim güneydeyken, arabayla gitmekti niyetimiz ama yürürken bulduk kendimizi sahilde. Gidebildiğimiz yere kadar gidelim diye kararlaştırdık, Emirgan'a kadar da gidebildik. Yürüyerek gitmek bir anda yumurtadan çıkar gibi olmuştu. Hava öyle güzeldi ki attığım adımları hissetmedim bile. Sağlı sollu sıralanmış öyle güzel evler vardı ki sürekli gözlerimiz yukarılarda, kafamızı çevire çevire ilerledik. Arada durduk, ikimiz birden fotoğraflar çektik. Tarihi Çınaraltı Çay Bahçesi'ne oturduk, biraz yorulmuştuk. Ben acıkmadım sanıyordum, halbuki iki zifir çayın ardından taksiye bindiğimizde midem öylesine bulandı ki epey acıkmış olduğumun ayırdına acı bir tecrübe sonrası varabildim. 


Akşam yemeğimizi Kanyon Sosa'da yedik. Taze fesleğenli patates püresine bayıldık, kendimiz de bunu denemeye karar verdik. Çok hafif ve doyurucu bir yemekti, her lokmasından memnun kaldım ki benim bu memnuniyeti yaşamam epey zordur. Bir dahakine de az yağlı köftelerinden denemeyi düşünüyoruz. Kanyon'a gitmek çok iyi oldu, içerisi cıvıl cıvıldı. Aslında alışveriş merkezlerinde yemek yemekten hoşlanmam, dışarı yemeğe gidiliyorsa adam gibi bir yere gitmeyi tercih ederim; ama Kanyon öyle değildi. Daha önce yemek katından çok geçmişliğim vardı tabii, ancak herhalde hiç alıcı gözüyle bakmamıştım. Bu sefer tek bir mekanda bulunamayacak, aksine tam da öyle bir "yemekler sokağı"ndan taşabilecek bir coşku vardı ve benim içimdeki karamsarlığı açmaya birebirdi. Nereden geldi oturdu bu karamsarlık bilemiyorum, bahar yorgunluğu vuruyor herhalde sezdirmeden. Emirgan'a yürüyüşümüz de bu duygulardan kurtulabilmekten ileri geliyordu, ikimiz de kıpır kıpır değildik ve canımız pek de bir şey yapmak istemiyordu, ama bir şey yapmadığımız halde daha fena olacağımızı da anlamıştık. Yürüyüp açılalım istedik. Epey bir açıldık cuma günü, düşünüyorum da illa çok heyecanlı, çok güldüğümüz bir gün geçirmemiz gerekmiyor, ya da içimizin huzurla dolduğunu boğazımıza kadar hissetmemize lüzum yok. Daha ne kadar güzel olabilir ki?




Dün sabah biraz ağaç ev, biraz stres. İnsanları tanımak üzerine bir bilinç akışı, ardından laba gidip yılın buluşunu(!) gerçekleştirme çabalarım ve Asmalı Mescit. Parantez'de yer bulamazsak orada oturmayız diyordum, bir tane masacık kalmıştı ve o masacığa oturduk beş kişi. Böyle Asmalı Mescit de Asmalı Mescit diye tutturmuştum uzun zamandır, masamız o önceden oturduğumuz yerde olsa her şey daha güzel olabilirdi. Minicik bir yuvarlağın etrafına toplanmak zorunda kalmıştık, bazen bazılarımızın içi geçiyor, yüzleri ifadesizleşiyordu. Herkeste bahar yorgunluğu var galiba. Belirli bir sıkıntı yok sanki, ama belki küçük sıkıntılar arada sırada içten ziyarete geliyorlar ve biz ne olduklarını çözemeden yerlerini yeni misafirlere bırakıyorlar, ondan asılıyor yüzümüz. Sınavdı şuydu buydu derken daha önce yaşanmış bazı coşkular her dakika yanımızda olmuyor. Varsın olmasın, Parantez'e gidip Mastika içtik mi, içtik! Duvarlardaki sarmaşıkları, rengarenk sokakları, kenarlara serpiştirilmiş masaları gördük, bir müzikten diğerine yavaş yavaş ilerledik. 



Ay sonra Araf'a gittik, gitmez olaydık. Hiç böyle görmemiştim orayı, tamam izbe bir yer biliyoruz ama müzikleri çok güzel oluyordu da ondan gidiyorduk. Bu sefer millet güzel havayı bulunca atmış kendini dışarı, sıkış tepiş olmuş içersi. Müzik desen rezalet mi diyeyim felaket mi, Diğcey Bey'e gittim ne iş diye, "Bögön öylö çölmök östömöyöröm!" dedi, zaten Kaptan Mağara Adamı gibi bir şeydi, kıl tüy yünden oluşan bir şey

Çıkışta ben vay efendim neden çıktık diye surat yapmışım (sanki çok eğleniyordum o müzikte). Baran'ın "Ablacım ben seni şimdi eğlendircem!" diyerek beni kucağına alıp fırıl fırıl çevirmesi o suratım geçsin diyeymiş. Bööyle İstiklal'de ben dönmeye ve gülmeye başladım, ay çok güzeldiii :D

Yaa, bugün de miskinlik günü. Sabahtan beri öyle koltuk sefası, bilgisayar sefası, blog sevdası geçiyor zamanım. Hiç de bir şey çalışmak istemiyor canım, bana ne. Kendimi yaza saklıyorum ben, Amerika'da çok pis atağa geçeceğim. Tatile de 6 gün kalmış, inanasım gelmiyor. Daha terziye gitmem ve -kesin bir şeyler eksik çıkar- alışverişe gitmem gerek. Vize başvurusu yapmam gerek, yoksa kendimi yaza saklar saklar yazın da işsiz güçsüz kalıveririm, akıllara zarar olurum. 

28. İstanbul Film Festivali noktalandı ve bu sene beni çok fena üzdü. Ozan'la ilk filmimize giderken Taksim'de iki genç etekleri çekmiş gayda çalıyorlardı.


Ve Meltem'le ben, Emirgan'da fotoğraflı gezi ile Asmalı Mescit maddelerinin üzerlerini kırmızıyla çizdik!





14 Nisan 2009 Salı

Nisan Uçurtması




Bu pazar güzel bir gündü. Sabah iyi bir uykudan uyandım, yine tuhaf rüyalardan. Bu aralar öyle oluyor, kimini hatırlıyorum, kimini uyandıktan hemen sonra biliyor, sonra siliyorum, bazılarını ise günün değişik anlarında uçuşan küçük bulutlar gibi hissediyorum. Neyse, sabah Taksim'e gittik, masamıza oturduk. Açık büfenin hakkını verdik sanıyorum, tatlılar dahil sevdiğim her şeyi gözümü kırpmadan yedim, ardından bir parçacık bile huzursuz olmadım diye abartmakta da sakınca görmüyorum.




Yemeklerin ardından sözü geçen tatlılarla beraber tabii ki kahveler de geldi, onlardan önce benim küçük benekli defterim masadaki yerini aldı. Yaşamayı biliyor muyuz acaba, hakkını verebiliyor muyuz? Çoğunuz evet diyecek belki, bazılarınız kesinlikle hayır diyecek, beylik cümlelerle felsefelere girişecek. Ben ise ikisinden de uzağım, küçücük bir çocuğun yetişkinlerin içi kabararak gülümseyecekleri türden pır pır eden bir yüreğim var düşünürken. O minik, masum korkular, büyüyünce "Bunlardan mı korkuyormuşuz?" diyeceğimiz korkular, yani öyle olmalıydı. Ya ben büyümedim, ya da bu işte bir terslik var.







Heyecan duymak, tatmin olmak, yapmak gerekiyor. Çok zamandır enerjim yoktu, havam yoktu, hava da pek yoktu, dün gece örneğin yine yağmurluydu. Kısa kollularıma bel bağladım, güneş sırtımı, kemiklerimi biraz ısıtsa, esintiler gerdanıma vurmasa sanki adımlarım daha sık ve güçlü olacakmış gibi hissediyorum. Dışarda yağmurun sesi varken yatağa kıvrılıp Poirot'nun maceralarına dalmak, evet, kışın güzeldi tabii, ama artık yeni şeyler olmalı. Ne üşümeli, ne bunalmalı. Çiçekler açmalı, açık havada otururken en ufak rahatsızlık duyulmamalı. Bir müddet sonra öylesine oturmak tamam olmalı, tamam bunu da yaptım işte, artık buradan kalkıp yeni yerlere gidebilirim, gerçekten enerji sarf edebilirim, gezip görebilirim, gülebilirim!



Nereye? Bu sorunun cevabını bilenler ve uygulayanlar yaşadı, ben biliyordum da uygulayamıyordum. Hayat bir ders kitabı gibi değil tabii, okunup altı çizilip sınavı verilmiyor. Uygulanamayan planlar da olabilir, illa da her şey planlandığı gibi gitmek zorunda değil ya! Yine de, başlamak da çok, çok güzel bir şeymiş. İşte benekli defterin oynadığı son derece önemli rol bu; başlangıca vesile olmak, tanıklık etmek, ortaklık etmek.

Açtık benekli defteri, başladık sıralamaya keyifleri, seyahatleri, lezzetleri. Madde madde, hiç biri yapılamayacak şeyler değil; bazıları uzun vadede gerçekleşecek, bazıları daha kısa. Küçük küçük birleşecekler ve büyük büyük gülücükler olacaklar, böyle kafayı kaldırıp gökyüzüne bakınca hissedilen his gibi olacaklar, ciğerlerimizi tertemiz şişirecekler, kollarımızı açıp yukarı kaldırmak ve biraz ayakucuna kalkmak isteyeceğiz. Gidip kendimize evde başka şehirler üzerine basılmış versiyonları olan kitabın İstanbul'undan alarak başlamamızı, nicedir posta kutumuzda reklamı duran Pazar Sabahı Klasikleri'ne sahip olmamızı sağlayacaklar. O da yetmeyecek, İdil Biret'ten bir Rachmaninov eklenecek, White Musk koklanıp hanımelleri alınacak, eller kremlenecek.


Yalnız bu kadarla kalmadı, Saint Antoine'a bile gittik. Kiliseler bende çok farklı duygular uyandırıyor, Türkiye'de hiç kiliseye girmediğimden bir kere, kilise diyince kafamda hep Avrupa canlanıyor. Yine defterime yazmıştım "Yurtdışının uyandırdığı hisler" başlığı altında burada gönlümden ne geçiyorsa yazmak üzere, bugün değil yalnız. Gerçi bu aralar o hislerle bayağı bir yoğruluyorum, geldi geliyor tüm bunlar üzerine bir yazı, hele bir havalar düzelsin. Kiliselerin sessizliği, huzuru beni çarpar en çok. Hani filmlerde, ya da çoğunlukla devingen banka reklamlarında kullanılan hızlandırılmış bir arka plan olur, önünde biri, birileri durur, bakar, onlar normal akar, arkasını takip edemezsin. Kilise o "biri"dir işte benim için, içine girdin mi zaman yavaşlar. Işık azalır. Kimseyi susturmana, saygı görgü öğretmene, konuşmana, paylaşmana gerek yoktur. Sanki herkesin anlatacak çok şeyi birikmiştir, sana anlatmayacaklardır ve sen de onlara anlatmayacaksındır. Bir noktada aynı denebilecek bir amaç için aynı çatı altına girmişsinizdir, bu yüzden birbirinize gerektiği kadar bağlısınızdır; ancak birbirinizi görmezden gelmelisinizdir. Acıdan kıvranan, gözlerinden yaşlar boşanacak kadar kederli bir yüze rastlasanız bile sırtını sıvazlamanız gerekmez, onun size ihtiyacı olmadığını bilirsiniz. Yalnızca dilemek yeter. Kendinizi gözden geçirirsiniz. Çok özgür, çok umutlu olursunuz. Mesele sığınmak ya da inanmak değil, mesele yalnızca yüksek tavanlı, kutsal etiketli bir yerde, yüzyılların getirdiği bir dokunulmazlığın içinde yer alabilmek. Hayal meyal güvercin sesleri işitmek, orada olmasalar bile onların o derinden gelen sesini bir şekilde duymak.

Bizim kilisemizin dışı içinden çok daha güzeldi. Meltem'le o açıdan bu açıdan bir sürü fotoğraf çektik, kilisenin kendisinden ziyade avlusunu çevreleyen binaları kaydetmek daha güzeldi. Yine pencere kenarı saksıları vardı, altlarındaki büyük kapıların yanlarında eski sokak lambaları, renklerin uyumu daha hatırlanası ve heyecan vericiydi. Gel gör ki kilisenin içinde "Töövbe estaağfurullaaahhh..." diye gezen, kısık sesle ve zorunlu hallerde konuşmasını bir türlü öğrenememiş, -artık ne yapayım, söyleyeceğim ama- hafif de görmemiş yurdum insanından bolca örnek bulunuyordu. Gitti mi sana benim huşu. Girmemizle çıkmamız bir oldu, olmadı yahu orada o ses. Görmemişlik derken tereddüt ettim, zira millet nereden görsün, oraya bir ibadet yeri gözüyle bakıyorlar mı ki? Bizimkilerde konuşuluyor mu, onu da bilmem. Neyse burda pek gürültülüydüler, boğdular beni.

İlk filmimizle beraber ikimiz de bir hüsrana uğradık, ben endişeli uykulara uğradım çoğu zaman. İkincisi ise daha iç karartıcı, Türk sinemasına karşı geliştirdiğim önyargıyı can damarından besleyiciydi. Biraz yorgunluk, hiç açlık içinde döndük eve. Niyetim biraz çalışmak mıydı, belki biraz sakin sakin uzanmaktı, neye niyet neye kısmet dört saat konuştuk, konuştuk. Tam bir kızlar seansıydı bu seferki, çekiştirdik efendim, dedikodu yaptık çekinmeden söylerim. Arada şimdiden ve ana konulardan uzaklaşıp geçmiş tecrübelere bağlanışı da vardı sohbetin. Çok yerlere gittim konuşurken; zevkliydi tabii unutulmuş tecrübeleri canlandırıp, vay be, nasıl da ders çıkarmışım yaşadıklarımdan, demek.

Cuma sabahı kötüydü örneğin, perşembe gecesi yüzünden kötüydü tabii. Günaydın olmadı o sabah, benaydın olamadım bir türlü. Dersime gitmedim ve quizi de o gün anlatılanları da kaçırdım. O günden beridir hala düşünüyorum eksiklerimi nasıl tamamlayacağımı, sınıftan kimseyi tanımadığıma mı yanayım, birbirine eklenen konulardan oluşan ders yapısına mı, her ders quiz olmamıza mı... Ama gidemezdim işte, başım durmamıştı ki daha! Okulun önünü de trafiğe kapamışlardı, filmimsi bir şey çekiliyordu. İyice rüya gibiydi her şey, zehir zemberek bir gecenin ardından normal bir güne açılıyor gibi hissetmek için o kadar uğraşmama rağmen bizim caddeden motorlu kuşlar uçmuyor, kervanlar geçemiyordu. Hiç tanıdık olmayan bir sessizlik hakimdi, ayak seslerimi ve başka çıtırtıları ayırt edebiliyordum, karşıdan karşıya sağa sola bakmadan hem de hipotenüsten geçebiliyordum.

Çiçekçiye gittim, iki beyaz bir de sarı buket yaptırdım, çiçekçinin de seftesini yapmış olmuştum. Hafif bir heyecan ve, olmazsa olur mu canım, korkuyla Kuzey Park'a gittim, pek sıcaktı hava. Baran'a beyaz, Meltem'e sarı buketi uzattım suçlu suçlu. Sevindiler herhalde, ben tam idrak edebilecek kıvama gelememiştim henüz. Atladık arabaya, Bebek'e gidiyorduk, hop Serdar da geldi ona da çiçeğini verdim, rotamız Sultanahmet. Kokuyu takip ediyoruz, köftelere gidiyoruz. O trafikte köftenin kokusu acıktırmaya başlıyor şans bu ya, böylece aç aç yiyorum köfteleri bir güzel.

İlk Sultanahmet deneyimim, eylemsizlik sonucu işte ta bu zamana kalmış. Ne güzelmiş oralar, o küçük, sarı badanalı, ferforje demirlerinin önü saksılı binacıklar, rengarenk vitrinler, menüleri estetik restoranlar, kafeler... Sağın solun turist, bir güzel medeniyet kokusu, hayır aslında turistlik, gezi, yenilik kokusu, uzaklaşmış olmanın ve başka bir yere adım atmış olmanın kokusu. Sanki yazılar başka dildeymiş, yaz gelmiş ve biz sadece fotoğraf çekip şaşırma efektleri yapmalıymışız gibi.

Köftelerden sonra gittik mi Sultan Pub'a, hadi bu sefer de İngiltere'de gibiyiz o ince ışıklandırmanın, nazik servisin ve bira bardaklarının arasında. Hele dedikoduya iki erkeği de kattıysan, bir de masadakilerin hepsini çok seviyorsan tamam, gerçekten çok güzel bir gün yaşadın, zamanını hiç ama hiç boşa harcamadın demektir. Ama daha dur, sevgi karşılıklı değil mi? O halde gün burada bitmek zorunda değil. Akşam yemekler yapılır, geleceğe yönelik çok heyecanlandırıcı birtakım projelerden de söz edilir, gülünür, tütülür, yatılır.

Amélie'yi izledik haftasonu, ba-yıl-dık. Önceden Happy Go Lucky'i de izlemiş ve ona da ba-yıl-mış-tık, bu tabii daha da bir etkileyiciydi. Yorucu ve sakin (ikisi birden olabiliyor bazen) bir günün ardından donuklaşmış yüzlerimiz esneyiverdi bu filmin ardından, böyle nasıl diyeyim özellikle yanaklardan yukarı doğru bir gerilme yaşadık.

Kafam da konumum gibi dağınık bu akşam, salonla odam arası mekik dokuyorum. Kanallarda geziniyorum, meyve tabakları yapıyorum, ortalık topluyorum, bulaşık yıkıyorum. Çok hareketli görünüyorum, halbuki oldukça hareketsizim. Perşembe gecesine gideyim o halde, on gündür beklediğim haberi yüksek bir müzik sesi arasında neyse ki seçebildiğim bir telefonla aldım. Amerika'ya kabul edildiğimi söylüyordu Hintli aksanlı, pek sevimli konuşan bir adam, saat farkını nasıl olduysa unutmuştu mu diyeyim, bence pek kafasına takmamıştı. Sen misin sarhoş, bulduğum herkese, hatta tanımadığım insanlara sarıldım, aklım sıra kutluyordum bu haberi. Başvuru konusunda çok sıkıntı yaşamıştım, çünkü onların beklentilerini karşılayabileceğimden emin değildim, aradıkları kriterlerin bazı teknik kısımlarında yetersiz kalıyordum. Öte yandan "baskı altında", gecemi gündüzüme katarak çalışmam gerekeceği belirtiliyordu ki bu durumun geçen aylarda beni nasıl zedelediğini görmüştüm. Evet, yine korkmuş ama bu sefer hodri meydan demiştim. Dürüstçe başvurmuştum, şöyle bir elimi belime koyup ötekini öne uzatmış ve "Kardeş ben buyum, alırsan alırsın, almazsan da eyvallah!" demiştim. Onlar da perşembe gecesi sağ kollarını dirsekten kırıp ellerini sol göğüslerine götürmüşler ve gülümseyerek başlarını hafif aşağı eğmişlerdi. Bu restime karşılık kağıtları açmaları da bende herkese sarılma güdüsünü doğurmuştu, artık her hareketim kontrolden çıktığından tabii ki sevincim de biraz abartılı olmuştu, ancak pişman değilim. Böyle sevinemesem anca gülümseyip geçecektim. Haberi aldığımda çok kendimde olmadığımdandı bu tepkilerim, iyi ki de böyle oldu da gidişimi resmen kutlayabildim.





Gecenin devamı tahmin edemeyeceğim kadar uzun oldu, ben de beni tanıyan herkes de bu duruma epeyce şaşırdı. Ağzınıza çorap tıkılsa dahi susmayacağınız kadar içmişseniz, kendinize dur demelisiniz. Bir sonraki seviyenin önceki cümlenin gerçekleşmesine neden olacağı şüphe götürmüyor. Sonraki seviyeye hiç geçmeyeyim yani, hatta çıtayı biraz aşağıya indireyim.






Pazartesi de uyanamadım mı yine.. Saat 11:00 olmuş ders başlamış, yine bensiz bir quiz yapılmış. Üstüne bir toplantı 14:30'da şak diye, halbuki o saatte dersim var, gel gör ki Türkiye burası, müzik dersine değil elektronik projesine önem vermemiz gerekiyor, gelişmekte olan bir ülkeyiz. Gelişmekte olan dedim de gittik güzel oyumuzu verdik, bir işe yaradımsı laflar edildi her ne kadar televizyonun karşısında sandıklar açılırken kendimize krizlerden kriz beğenmiş olsak da. O haftasonu ayrı bir deneyimdi, kızlar gitti odadan, ben yapayalnız kaldım. Geçen dönem olsa yalnız birkaç gün geçireceğime pek sevinir, yorgunluktan kulakları tıkanmış bünyemi bakıma alırdım. Şimdi ise duvarlarla sohbet edesim geldi çaresizlikten, yapacak edecek bir şeyler de vardı hoş, ondan kalkıp sevgilimin evinde de kalamamıştım. Sabahları erken uyanmam gerekiyordu. Yani yapayalnız, bir başıma kaldım ve bu hiiiiç hoşuma gitmedi!..

Gelişmekte olan diyorduk, gerilemekte olan diyelim. Yarın bizim burayı basacaklar.






Salı bir Bebek Starbucks yaptık aniden. Yazları severim Starbucks'ı, zehir kahvesi yerine frappuccino içebiliyoruz ya ondandır. Tam uyuyordum böyle, öğlen kestirmesi yapıyordum akşam quizim olduğundan fenalaşmıştım haliyle, telefonla birlikte zınk diye giyinip koştur koştur gittim. Koştur dediysem fiilen koşturdum ama bu aralar yüreğim koşturmuyor sinir durumdayım. Neyse içtik ettik, bir aşama daha kaydettik, bendeniz o bol kalorili içeceklerden tükettim tıs demeden. Cast layk old tayms.








Bugün ise beynimi kemiren pek çok işe biraz yanaşma fırsatı buldum, gülümsedim haliyle. Gülümsedim diye özellikle yazdım, zira bu işlerin her biriyle ilgilenişimin ardından yüzümde bir gülümseme vardı, o şekilde belki karşılaştığım birkaç tanımadık kimsenin gününde bir ışık olabilmişimdir. Sabah laba gittim, Burak Hoca'yla benim bilgisayarın tüm hafızasını kaplayan koduma alternatif çözümler aradık. Kendimi araştırır, okur, geliştirir, anlar buldum (yalnız akşam eve gelip formülleri çıkarmaya çalışınca geçti hepsi). Musiki dersimin hocasını görüp kaçırdığım ders için özür dilemeyi ve dersin içeriğini öğrenmeyi kafaya koymuştum, fizik bölümüne çıktım. Çok değişik, hoşsohbet bir adam, dünyada olup biten her şeyden haberi var sanki. Oturduk karıncaların yaşam biçiminden falan bahsettik. Çok ilginç bu karıncalar, içlerinden biri ölünce toplaşıp cenaze yapıyorlar ya, onun nedeni ölen karıncanın bir kimyasal salgılamasıymış. Bilimadamları bir gün eğlenmek istemiş olacaklar, canlı bir karıncanın üzerine koymuşlar bu kimyasalı, karıncalar toplaşıp ötekinin "Aman, n'oluyoz?!" demesine aldırmadan haydeee sırtlamışlar, başlamışlar seremoniye.

İki gündür inatçı anneciğimi onu sevdiğime ve özlediğime inandırmaya çalışıyordum, bugün başarılı olur gibi oldum. Bana diyor ki sen buraya gel. Diyorum anneciğim işim gücüm var nasıl geleyim. Geçen dedi sonunda o zaman ben geleyim. Yahu dedim gelse anneciğim nerde kalacak? Ben bunu der demez vay efendim ben seni otobüse atlar gelir iki saat görür yine atlar dönerdim de, sen beni istemiyorsun da, hemen yaygara ettin ben geleyim diyince de, neleeer neler... Anne diyorum, madem iki saat geleceğim göreceğim diyorsun, çekeceğin on iki saatlik yol için de sana hiç acımamamı emrediyorsun, o zaman buyur gel. Yok diyor, tutturdu sen beni istemiyorsun. Arkadan babam seslendi, otelde yer ayırtayım size, kalın beraber diye. İyi diyorum, öyle bir imkanımız varsa bak ne güzel. Yok efendim, olur mu bende o istek yokmuş. Babam da haftasonu Libya'ya gidiyor öyle bir durum çıktı, annem bu sefer dedi annen olarak senden kırk yılda bir bir şey istiyorum kalk gel. Nasıl olur, bu haftasonu yapılacak dağ gibi iş var, bende zaten bir takım psikolojik isteksizlik ve korkular başgöstermiş, hani acil bir durum olsa atla git ama altı üstü bir hafta, bilemedin iki hafta beklesek zaten rahat rahat görüşebilecek bir zaman bulacağız. Bunu söylüyorum, yine sevmiyorsun oluyor. Uğraş uğraş, içim ayrı, boğazım ayrı acıdı. Sonunda arayıp tatlı tatlı demez mi "Beni sevdiğini ve özlediğini biliyorum." diye... Neyse yahu, uğraştığıma değdi! Buradan yumuşacık yanaklı anneciğime sesleniyorum, seni yol boyu kadar seviyorum ve çok kocaman özledim!

Bir de çok önemli şeyler oldu, çok üzgün, çok tepkiliyim. Anneciğimin yıllardır gözü gibi baktığı, yoldaşlık, arkadaşlık ettiği köpeciklerinden ikisini daha zehirlediler, öldürdüler onları da. Onlarca köpekten şimdi kala kala iki tane kaldı, iki! Hepsinin kulağında minik küpeler var, kısırlaştırılmışlardı bin bir zorlukla. Ne hastalıklar, ne badireler atlatmışlardı, ne taşlar tekmeler atılmıştı onların el kadar vücutlarına. Her biri ayrı ayrı neler paylaşmıştı annemle, onu gördükleri zaman nasıl eteklerine dolanmışlar, giderken arkasından bir ordu, koca sokağı yürüyerek uğurlamışlardı her seferinde. Ne yazık ki başta sevdiklerini korumak için kullandıkları seslerini, dişlerini sonunda kendileri için kullanmak zorunda bırakılmışlardı. Bunu yapan belediye değil, bunu yapan hukukçularımız; avukatlarımız, savcılarımız, hakimlerimiz ve onların alçakça, eğitmek yerine kullandıkları, kuklalaştırdıkları, kafalarındaki zehirleri boşaltarak yönlendirdikleri bir avuç zavallı piyon...

Dahası, benim tatlı Tonton'um rot balans ayarı bozuk hoplaya zıplaya gezerken en büyük aşklarından tavuk etini kapmış iki gün önce yerden. Onu yutmasıyla zehirlenmesi bir olmuş, ölecek demiş veteriner, ümitsiz konuşmuş. Anneciğimle babacığım birbirlerine sarılmışlar, bakmayalım, demiş babam, benim küçük bembeyaz kardeşim o masada çırpınıp duruyormuş. Sonra sakinleşmiş, şaşırmış doktorlar, bizi şaşırttı diye itiraf etmişler. Yavaş yavaş kuyruğunu sallıyormuş şimdi, keyfi yerine geliyormuş aslan oğlumun. Annem kapının zilini çaldı onun sesini duyayım diye, yine apartmanı birbirine kattı hemen. Öyle korkmuştum ki ona bir şey olacak diye, ne yapacağımı bilemeden oradan oraya koşturup ağlayarak dinlemiştim olan biteni telefonda. Köpüşümün zile cevaben konuşması yatıştırdı beni. Of, cool ve asabi Tonton'umu da çok özledim!

Yarın çamaşırlar yıkatılacak, güne ufak, şöyle 15-20 dakikalık bir jimnastikle başlanacak. Kahvaltıdan sonra müzik çalışılacak, güzel havada öyle kös kös evde oturulmayacak. Dışarda, güneyde müneyde çalışılacak. Dersten sonra da Emirgan diye bir fikrim oluştu kendi çapımda, hayırlısı. Bir deniz görelim yahu, nerede yaşadığımızı unutacağız az kaldı! Bu akşam da beklenmedik yağmurlar olmasa Asmalı Mescit'teydik, ama olmadı onun yerine biraz kendimizi dinledik, o da iyi geldi. Aynı programı Cumartesi'ye kaydırdık tabii, lezzetli bir haftasonu olacağa benzer (annem sırf gece gidiyoruz bak gündüz hep çalışıyor olacağım mecburen).

Aman eğlenmek istiyorum yahu! Magic Break yaklaşıyor, Ozan'ın dediği gibi tam 5 gün boyunca salaklar gibi yaşayacağız. Düşünmek yok, çalışmak yok, tasalanmak yok. Ye, iç, eğlen, uyu! Tatilde zaman dursun.



20 Mart 2009 Cuma

Uyanış


10:16

Dehşet bir kabustan uyanıyorum. Kadim dostumun başına bir felaket gelmiş, bu felaket beni çok, çok yaralamış, öyle ki bulduğum her köşeye oturup hıçkırıklara boğuluyorum, o hıçkırıklar ki nefes almamı engelliyor, yağmur yağmış kamera yüzeyleri gibi görüşüm, etraf titriyor, ben kendimi sorguluyorum, Tanrı'm ne kadar gerçekçi ve ne kadar soğuk bir gerçek bu böyle. Ama hayır, işte yağmur asıl dışarda yağıyor, güneş doğmuş, ortalık sakin, ve işte her şeyden daha gerçek, neyse ki güzel bir gerçek. 

11:24

Oda telefonu dışarıdan arandığımı belli eden sesiyle çalıyor, uyandırıyor:

- İyi günler Pınar Hanım, biz Garanti Bankası'ndan arıyoruz.
- ...
- Kredi kartınızdan çok yüklü para çekimi ve alışveriş yapılmış, 5 milyarı aşan bir harcama 
   görülüyor. Siz mi yaptınız?
- Hayır?! Ben böyle bir harcama yapmadım?!
- Kredi kartınız sizde mi acaba?
- Bir saniye... Evet, kartım bende?..
- Allah allah... Fakat harcama görünüyor Pınar Hanım?..
- Siz... nereden arıyorum demiştiniz?
- Garanti Bankası'ndan arıyoruz...

- ŞAKAAAAAĞ!..

Baran ve Meltem'e teşekkürler :)

18 Mart 2009 Çarşamba

Gezenti Signorita


Aklıma ilk gelen şeyle başlayayım yazmaya bugün, kafamda sıraya koyduğum çok şey vardı, ama şimdi çikolata var. Evet, çikolata. Var gibi, yok gibi, pek de sevmem ama böyle tatlı tatlı bir şeyler olsun, Meltem kafamdan fondüler boşaltsın istedim.

Yorgunum biraz, gün içinde sipraleks canavarları çenemi aşağı aşağı çekiyorlar ve bütün gün "Auuuğğğğaaaağğğğ" diye sesler çıkararak esnemek durumunda kalıyorum. Oturup kalkarken romatizmalı ninecikler gibi dizlerimi tutup "şükür" kelimesini içeren bir takım laflar ediveriyorum. Oblomov gidişim gidiş değil, dedim, aldım pirensesimi elime, yattım yatağıma, başladım yazmaya.

Böyle bir çoluğum çocuğum okusun hevesi var bende, ama başlama yetisi az. O nedenle oraya buraya, aslında işte buralara, böyle günü gününe yazabilmeye inanılmaz hevesleniyorum. "Bugün kalktım, yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım, yağ reçel ekmek yedim, buraya geldim". Bizim yuvada her sabah bizi tek sıra halinde oturturlardı minderlere, sabahlarımızı anlattırırlardı. Herkes mi yağ-reçel-ekmek yer kardeşim? Ben yemezdim, ama sürü psikolojisine yenilmiştim bir kere. Bir, iki, üç günden sonra ben de "Yağ reçel ekmek yedim, buraya geldim." kısmını söyler olmuştum. Tekerleme gibi aklımda kaldı hep. Bizim yuvada çok şey olmuştu, çok anlatmak isterdim, ancak zamanı değil.

Bu aralar hayatımda güzel şeyler oluyor. Ya ders devir değil, artık sanki o kadar iplemiyorum onları, zaten alttan motordur labdır bir takım zıpzıplar geliyor, iki musiki dersi alıyorum, bir de malum projem var. Projem biraz kafamı karıştırıyor sanki, ilerde ne olmak istediğimle ilgili kafam son derece bulanık olduğundan projeye ne ölçüde nasıl katkı vermeliyim bilmiyorum; ama artık hiçbir şey için kendimden bir şeyler vermeyi düşünmüyorum - sanırım.

Taksim'e gitmem, gece geç yatmam, alkol tüketmem, of ben burda eğlenemem günlerini aşmak için tam beş, evet beş haftadır zıplıyorum! Dedim ya, güzel şeyler oluyor. Yeni insanlar var ve bunlar eski yerleri, eski beni canlandırıyor artık. Aslında bunlar, özellikle bir tanesi, eski bir insan; fakat benim cinli dönemlerime denk geldiği için bugüne kadar ben onun çocuksu yüzünü, o da benim asabi tarafımı görebilmiştik*, yine de birbirimize gayet de güzel katlanmıştık. Son birkaç aydır insanları, sohbetleri bir kenara bırakayım, eşyalara bile dayanamıyordum. "Kaybettiklerimin ve kazandıklarımın bir muhasebesini yapınca (eller teraziyi andıran bir görünüm alır) ... kaybettiklerimin çok olduğunu anladım..." Değişim başlar.

Değişim, fark etmekle başlıyor. Küçükken çok şey veren, pek fazla şey almasa da bunu takmayan bir insandım. Bir süre öncesine kadar ise pek bir şey vermeyen, pek bir şey de almayan ve buna üzülmeye, hatta durup bunu düşünmeye bile vakti olmayan biri, bir şey. Sonra !f'te harika bir filmimiz vardı, oysa Ozan gelemeyecekti ve ben de koluma Meltem'i takıp gitmeye karar verdim. İzlediğim en harika filmlerden biriydi "Man on Wire" ve bunu paylaşmak güzeldi, biraz gerginceydi tabii kızlardan, daha doğrusu iletişimden o kadar uzak kalmış ben için. Hemen ertesi gün ise parlak bir fikirle hazırlanmış, Taksim İst Cafe'de yüreğimde klasikleşmiş film öncesi brunchı konuldu, orda gerginliğim biraz daha azalmıştı sanki. 4'te 2 skoruna erişmemi sağlayan yine güzel bir film sonrasında kitapçıya uğrandı, Hercule Poirot'nun bana eşlik etmese gerekiyordu bir süre, onu yanımda tutacak kitaplar alındı ve yüzde kocaman bir gülümsemeyle eve dönüldü.

Arkadaşlığı fark ediş böyle başladı. Devamı Les Ottomans öncesi pek bir heveslenmem ve kendime güzel ciciler almaya karar vermemle geldi. Tesadüf eseri yanımda Meltem'i de Akmerkez'e götürdüm. Bir gün önce İstinye Park'ı karış karış gezip mağazaları talan etmiş olmama rağmen giyecek bir şey bulamamış; ancak yılmamıştım, gidilecekti Akmerkez'e ve yepyeni, güzel bir elbise a-lı-na-cak-tı. Böyle küçük küçük parçaların birbirine eklenmesi çok değişik, çok güzel, zira Meltem bana benim hiç görmemiş olduğum bir elbise bulmakla kalmadı, ona uygun pespembe ayakkabılar da gördü, bir çift küpe ve bilezik de bulundu ve - kombinasyon tamamlandı!

Perşembe akşamı parti mi olurmuş, cuma ders var - o da nesi? Cuma musiki günü azizim, dumanlı olsak ne yazar! Evde içilecekti, fakat planlarda ufak değişiklikler oldu. Bediz'in arkadaşları bize gelecek, Meltem kendi arkadaşlarının evine gidecek, ben de Ozan'lara gitmek durumunda kalacağım, ama o da ne, canım pek de bunu yapmak istemiyor. Bazen diken üstünde oluyorum, o zaman da öyle oldum işte, öyle zor geldi ki kalkıp gitmek, halbuki ben böyle daha farklı bir şey istiyordum sanki, sonra Meltem evde içme planımızı arkadaşlarına gitmek suretiyle bozup beni bir nevi ektiğinden olsa gerek, onunla gitmemi teklif etti ve ben de uzun zamandır yapmadığım bir şey yaptım, "Neden olmasın?" dedim ve kalktım gittim!  Evet efendim, ben başka insanlar tanımaya, başka bir mekana gittim, üstelik içim rahat gittim, dahası da var, ben hala hevesli gittim.


Daha önce birkaç kere görmüş olduğum, çok da içimin ısındığı insanların yanına gelmiştim, fakat tabii onların da içi bana ısınmış mıydı bilemiyordum, neticede özgüveni biraz kopuk ve bu bakımdan kafasında çok şey evirip çevirmeye meğilli bir tipim (fazla açık veriyorum gibime geldi, bundan da çok hoşlanmadım. Yahu neyse, ne yazacağım ki zaten kafamdakilerden başka, şimdi hiç siyaset yapamayacağım örneğin...). Evde kısacık bir zaman geçirdim, ama her şey içimde güzel gidiyordu, birazcık içmiştim diye korkuyordum aslında, ama tabii bünye eğlenceyi uzun zaman önce terk ettiğinden herhalde bu bir nevi adrenalin korkusuydu. Biraz karanlık, biraz müzik derken bu korku da az biraz geçti, epey geçti aslında ama tabii bir kısmı kaldı, kalmıştır herhalde. Bizim çekirdek kadro da bu yeni kadrodan bir süre sonra Les Ottomans'a varabildi, böylece ben bildiğim ve sevdiğim, ve çok çok da bilmeyip yine de seviverdiğim, yani istediğim yerde, mutlu, pek de güzel eğlendim. Baran, Serdar ve Yiğit'i Ozan'la on kere tanıştırmak ve sonra onu sınamak için "Haydi bakalım sen söyle, bu kimdi?" gibi sorular yöneltmek, denge kaybından ileri gelen bir takım pozisyonlara düşmek, ismimin "Ayşe" olduğuna dair birtakım şakalar yapmak ve bu şakaları beyan etmek gibi davranışlarım
 olduğu iddiaları asılsızdır.


Gecenin sonunda resepsiyondaki görevlilere "iöykşöğmlöğr" diyerek odama çıkışım, midem bulana bulana "Ulan ben bunu yiyemiyorum... Sahi ben bunu neden yiyorum?" diye kanepeciğimize oturup bir havuç götürüşüm, televizyonda sabah şekerimiz "Arka Sıradakiler" adlı her açıdan pespaye dizimizi buluşum ve akabinde salonda sızarak Bediz'in omzuna biraz yük, yüzüne de saçmalamalarımdan ileri gelen bol bol gülücük oturtmam bu güzel geceye bağlanan sabaha karşıya rastlar.

Musiki dersine gitmek için küpelerim dahil parti giysimle ve yüzümde makyajımla uyanıp şen bir sabah geçirmemiz de güzel oldu. Tabii ölü bir haftasonuydu sanıyorum beni bekleyen, pek kayda değer şeyler hatırlamıyorum o haftasonuyla ilgili, demek öyle mühim şeyler gerçekleşmemiş. 




Sonraki haftasonu nasıl oldu bilmiyorum, ben muhabbete neresinden dahil oldum hiç hatırlamıyorum, ama KB'ye gitmek üzere bir program yapıldı ve ben de dahil oldum. Yahu bir shuttle'a binmiş bir yerlere gidiyorduk bu program üzerine daha sonra konuşulurken? Bendeki de kafa mı Allah aşkına, Bediz'ciğimin doğumgününe gidiyorduk! Ona pazartesi akşamı koştura koştura Akmerkez'e gidip hediyeler ve bir Bella Vista almıştık, 00:00'da pastamızın üstüne bir mum yaktık, Bailey's shotlar dizdik, doğumgünü şarkıları çaldık ve evcek bir kutlama yaptık. Asıl akşam ise uzuuuun araştırmalar sonucunda Cihangir'de "Smyrna" adlı mekanda karar kılmış olan Bediso'nun yemeğine vardık. (Ben safranlı bademli tavuk yedim, yazmıyordu ama feci kremalıydı, olsun canım pek de güzeldi.) Bu yemekten aklımda kalan kıssadan hisse, pastaya banacak yaşı geçmiş ve topluluk adabını sindirmiş olmamız nedeniyle, işbu banma hareketini gerçekleştirmek birazcık ayıptır ve izleyenlerin ağzını açık bırakabilir.

Cuma akşamı Tayfun-Sehan-Pınar-Gizem doğumgünü organizasyonu için seçilen Orfe ile KB aynı güne düşmüştü, aynı gece iki ayrı yerde olmam gerekiyordu. Ben KB'de olmak istiyordum, öte yandan sirtaki, tabak kırmak falan tabii bunlar da her gece yaptığımız işler değil, merak duygum canlanıyordu karnımdan yukarı. Gideyim göreyim istedim, gittim gördüm, bir piyanist şantör kılıklı adam, önünde bir cıngıllı org, "Hayyydi beraber söylüyor muyooğz?" bir kokoşluk, vurdum KB'ye. Modum daha başka şeyler ister bir geceydi, bilen bilir benim için birkaç aydır bir şeyler istemek pek görülmemiş şeydir. 




Efendim "Long Island" adlı pek tadı tuzu süper olmayan, ancak beni çok şahane havaya sokan içeceği keşfettiğimden beri yanaklarım biraz kızarıverir. Bu içkinin en önemli özelliği, kişide bir suçluluk duygusu yaratmaması ve sorunsuz eğlencenin kapılarını aralamasıdır. Bol bol fotoğraf çektim, güldüm eğlendim, sarıldım, çokça konuştum ve kafa ütüledim, birazca düştüm. Yine dönüş yolunda "Baraaaan, bu gece nerde kalıyorsuuuun?" diye shuttle'larda naralar atmışlığım, herkesten "Yiğitler'de!" cevabını duyana kadar susmamışlığım, odamın tamamını bir poşete koyup diş fırçamı unutmuşluğum vardır.







Bir başka yerde uyumak beni çoğu zaman gerer, pek rahat edemem. Zaten çok fazla yerde de kalmam, bakınız ilişkilerden uzağım efendim. Fakat gelelim görelim ki rahatça uyudum, sabah da öyle çok suçlu suçlu uyanmadım, güzel bir yerde, güzel kokan bir şeyler vardı bende, temiz paktım, hava kapalıydı ve bizler açıktık. Baran gece artık horladım mı ne yaptıysam dayanamamış gitmişti sabahın köründe. Ev sahibimiz Yiğit, bizleri kırmızı biberli çedarlı tostla tanıştırdı ki son zamanların en büyük keşiflerinden sayarım bunu. Kahvaltımızın ardından film izlemek üzere bizim evciğimize geçtik, "Nick and Norah's Infinite Playlist", feci bir film sakın ola izlemeyin diye yazıyorum. O feciliğin ardından spor yapılır, ben de öyle yaptım, evet bakınız artık spor da yapıyorum elimden geldiğince, bu konuya da başka değinmiyorum.





Bir sonraki cuma yine KB'ye gittik, benden kralı var mı yine Long Island istedim hem de 3 tane, hesabını Serdar yapacaktı ama masanın öteki ucundan nasıl karışsın bana? Bıdıbıdıladığım Taylan Bey'e özürlerimi ilettim, başka bir sürü bir şeyler konuştum ettim, yine fotoğraflar çektim hani belgemiz olsun, bir zamanlar mutluymuşuz diye yanımızda bulunsun. Araf'ta Baran'ı dansa gidelim diye gazlayıp latin midir swing midir artık bilinmez bir şeyler yaptım. Sanki sahnedeyim halbuki küçücük yerde oraya buraya dön çarp, güpgüzel de morarmış bir bacağım. Neyse bu sefer İstiklal'i daha bir emin yürüdüm, höeç yani ayakta dururuz!






Pazartesi günü, yine bu dönem de Emir Bey'le ve Manzara'ya (havalar güzelleşince güney çimleri de kapsayan daha geniş bir alana) gelebilen diğer herkesle buluşma günüdür. Bu pazartesi de geçen pazartesi olduğu gibi böyle oldu, benim myuzik eprişiyeyşın dersim öncesinde, daha bir cümbür cemaatlik vardı halimizde, zira Egecan gelmişti bir kere. İnsan Egecan'ın yanında bir saniye oflarsa, sıkılırsa dünya başımıza yıkılır, ben pek şenlendim o yüzden. Sonra bizim diğer ekip de vardı (yahu bizim derken biraz çekiniyorum tabii ne oluyor hani dün bir bugün iki demesinler sonra ama diyeyim bari), öyle o banktan bu banka koşturmacalı, hafif anksiyeteden biraz kahve, biraz kahveden biraz anksiyete kısır döngüsünde güzel bir pazartesi buluşmasıydı.

Yaa, geliyoruz çarşambaya. Salıyı atlıyoruz, motor quizim vardı. Bugünü de atlamamızın bir sakıncası yok, bugün Elif arkadaşımızın doğumgünü, fakat gidemedim. Gündüz de labdır uyanamamadır falan, hafif bir Oblomovluk'la geçti diyelim. 

Sefiller'i aldım, kaç sayfa olduğuna yerimden kalkıp bakamayacağım şimdi, nasılsa bu gece, en geç yarın göreceğim kaç sayfa olduğunu. Bu iki ciltlik romanı ilk gördüğümde ben bile korkmuştum, "Yok yahu ben bunu yapamam!.." demiştim. Sonra düşündüm üzerine, herhalde bir ay kadar düşündüm, yapabilirim diye gazladım kendimi, hadi başarabilirsin, dedim. Hazırdım artık. Haftaiçi, yine tembellikten kararmışken ani bir kararla gittim ve romanı aldım, maraton başlıyor artık.



Tatilde 2000'lik puzzle'ımı bitirdim, çerçeveletip odamın duvarına astım. Annem odamı rahat rahat temizleyebileceği için çok mutlu, halının altında saklıyordum puzzle'ı, geriliyordu zavallım. Zavallım diyorum bakmayın aslında tehdit etti beni, bu tatil bunu bitirmezsen ben bunu dağıtırım, dedi. Tabii ben bu tehdidi iplemedim, ama demek derinlerde bir yerlerde etkilenmişim, hemen ertesi gün bitirdim. 30 liraya aldığımız puzzle'ı 150 liraya çerçeveletmiş olmamız da ayrı bir konudur, düşünülmeyesi, üzerine bir bardak su içip sindirilesi ve ümitle kısa sürede bünyeden atılasıdır.






Yahu madem her şeyi anlattım, tatilin içlerine bir dönüverdim, o zaman şunu da bir özetleyeyim ki İstanbul'a dönüşümüzde Murat ve N. vardı şimdi ben bu N.'yi açık açık yazmayayım fena sonuçlar doğurabilir. Daha döndüğümüzün gecesi hemmen Taksim'e gittik, ne görelim bizim bütün takım Taksim'de değil mi, hep beraber Asmalı Mescit'e geçtik, tabii oranın küçücük fıçıcık ve ağzına kadar dolucuk mekanları bizi kaldıramadığından yeni Pi Bistro'ya yerleştik. Long Island'la böyle tanıştım. N. ile çok konuştuk eğlendik (yahu böyle çok gizliymiş gibi bir hava oldu, sevdim), güldüm ve şaşırdım bu işe, uzun zamandır ilk defa gülüyormuşum gibiydi, öyleydi de. Bir Sevgililer Günü geçirdik hemen sonrasında, Roxy için fazla kalın giyinmiştim; ama çok güzeldi her şey, iyi ki böyle tatlı, böyle yumuş bir sevgilim var.




Birkaç haftadır böyle yumuş alıp vermelerle geçiyor. Zaman takıntımı yenmeye çalışıyorum, takvimde Şubat'ı çevirip Mart'la yüzyüze gelmek çok koydu bana, bunu da inşallah bu haftasonu yeni bir deneyim esnasında konuşma fırsatı bulur, konuşurken sıkılmayacak kadar hevesli olurum. Hayatı sindirsem artık, şu yaşamsal şişkinliğim bir geçse!..


*Anlatım bozukluğuna gel.