Aklıma ilk gelen şeyle başlayayım yazmaya bugün, kafamda sıraya koyduğum çok şey vardı, ama şimdi çikolata var. Evet, çikolata. Var gibi, yok gibi, pek de sevmem ama böyle tatlı tatlı bir şeyler olsun, Meltem kafamdan fondüler boşaltsın istedim.
Yorgunum biraz, gün içinde sipraleks canavarları çenemi aşağı aşağı çekiyorlar ve bütün gün "Auuuğğğğaaaağğğğ" diye sesler çıkararak esnemek durumunda kalıyorum. Oturup kalkarken romatizmalı ninecikler gibi dizlerimi tutup "şükür" kelimesini içeren bir takım laflar ediveriyorum. Oblomov gidişim gidiş değil, dedim, aldım pirensesimi elime, yattım yatağıma, başladım yazmaya.
Böyle bir çoluğum çocuğum okusun hevesi var bende, ama başlama yetisi az. O nedenle oraya buraya, aslında işte buralara, böyle günü gününe yazabilmeye inanılmaz hevesleniyorum. "Bugün kalktım, yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım, yağ reçel ekmek yedim, buraya geldim". Bizim yuvada her sabah bizi tek sıra halinde oturturlardı minderlere, sabahlarımızı anlattırırlardı. Herkes mi yağ-reçel-ekmek yer kardeşim? Ben yemezdim, ama sürü psikolojisine yenilmiştim bir kere. Bir, iki, üç günden sonra ben de "Yağ reçel ekmek yedim, buraya geldim." kısmını söyler olmuştum. Tekerleme gibi aklımda kaldı hep. Bizim yuvada çok şey olmuştu, çok anlatmak isterdim, ancak zamanı değil.
Bu aralar hayatımda güzel şeyler oluyor. Ya ders devir değil, artık sanki o kadar iplemiyorum onları, zaten alttan motordur labdır bir takım zıpzıplar geliyor, iki musiki dersi alıyorum, bir de malum projem var. Projem biraz kafamı karıştırıyor sanki, ilerde ne olmak istediğimle ilgili kafam son derece bulanık olduğundan projeye ne ölçüde nasıl katkı vermeliyim bilmiyorum; ama artık hiçbir şey için kendimden bir şeyler vermeyi düşünmüyorum - sanırım.
Taksim'e gitmem, gece geç yatmam, alkol tüketmem, of ben burda eğlenemem günlerini aşmak için tam beş, evet beş haftadır zıplıyorum! Dedim ya, güzel şeyler oluyor. Yeni insanlar var ve bunlar eski yerleri, eski beni canlandırıyor artık. Aslında bunlar, özellikle bir tanesi, eski bir insan; fakat benim cinli dönemlerime denk geldiği için bugüne kadar ben onun çocuksu yüzünü, o da benim asabi tarafımı görebilmiştik*, yine de birbirimize gayet de güzel katlanmıştık. Son birkaç aydır insanları, sohbetleri bir kenara bırakayım, eşyalara bile dayanamıyordum. "Kaybettiklerimin ve kazandıklarımın bir muhasebesini yapınca (eller teraziyi andıran bir görünüm alır) ... kaybettiklerimin çok olduğunu anladım..." Değişim başlar.
Değişim, fark etmekle başlıyor. Küçükken çok şey veren, pek fazla şey almasa da bunu takmayan bir insandım. Bir süre öncesine kadar ise pek bir şey vermeyen, pek bir şey de almayan ve buna üzülmeye, hatta durup bunu düşünmeye bile vakti olmayan biri, bir şey. Sonra !f'te harika bir filmimiz vardı, oysa Ozan gelemeyecekti ve ben de koluma Meltem'i takıp gitmeye karar verdim. İzlediğim en harika filmlerden biriydi "Man on Wire" ve bunu paylaşmak güzeldi, biraz gerginceydi tabii kızlardan, daha doğrusu iletişimden o kadar uzak kalmış ben için. Hemen ertesi gün ise parlak bir fikirle hazırlanmış, Taksim İst Cafe'de yüreğimde klasikleşmiş film öncesi brunchı konuldu, orda gerginliğim biraz daha azalmıştı sanki. 4'te 2 skoruna erişmemi sağlayan yine güzel bir film sonrasında kitapçıya uğrandı, Hercule Poirot'nun bana eşlik etmese gerekiyordu bir süre, onu yanımda tutacak kitaplar alındı ve yüzde kocaman bir gülümsemeyle eve dönüldü.
Arkadaşlığı fark ediş böyle başladı. Devamı Les Ottomans öncesi pek bir heveslenmem ve kendime güzel ciciler almaya karar vermemle geldi. Tesadüf eseri yanımda Meltem'i de Akmerkez'e götürdüm. Bir gün önce İstinye Park'ı karış karış gezip mağazaları talan etmiş olmama rağmen giyecek bir şey bulamamış; ancak yılmamıştım, gidilecekti Akmerkez'e ve yepyeni, güzel bir elbise a-lı-na-cak-tı. Böyle küçük küçük parçaların birbirine eklenmesi çok değişik, çok güzel, zira Meltem bana benim hiç görmemiş olduğum bir elbise bulmakla kalmadı, ona uygun pespembe ayakkabılar da gördü, bir çift küpe ve bilezik de bulundu ve - kombinasyon tamamlandı!
Perşembe akşamı parti mi olurmuş, cuma ders var - o da nesi? Cuma musiki günü azizim, dumanlı olsak ne yazar! Evde içilecekti, fakat planlarda ufak değişiklikler oldu. Bediz'in arkadaşları bize gelecek, Meltem kendi arkadaşlarının evine gidecek, ben de Ozan'lara gitmek durumunda kalacağım, ama o da ne, canım pek de bunu yapmak istemiyor. Bazen diken üstünde oluyorum, o zaman da öyle oldum işte, öyle zor geldi ki kalkıp gitmek, halbuki ben böyle daha farklı bir şey istiyordum sanki, sonra Meltem evde içme planımızı arkadaşlarına gitmek suretiyle bozup beni bir nevi ektiğinden olsa gerek, onunla gitmemi teklif etti ve ben de uzun zamandır yapmadığım bir şey yaptım, "Neden olmasın?" dedim ve kalktım gittim! Evet efendim, ben başka insanlar tanımaya, başka bir mekana gittim, üstelik içim rahat gittim, dahası da var, ben hala hevesli gittim.

Daha önce birkaç kere görmüş olduğum, çok da içimin ısındığı insanların yanına gelmiştim, fakat tabii onların da içi bana ısınmış mıydı bilemiyordum, neticede özgüveni biraz kopuk ve bu bakımdan kafasında çok şey evirip çevirmeye meğilli bir tipim (fazla açık veriyorum gibime geldi, bundan da çok hoşlanmadım. Yahu neyse, ne yazacağım ki zaten kafamdakilerden başka, şimdi hiç siyaset yapamayacağım örneğin...). Evde kısacık bir zaman geçirdim, ama her şey içimde güzel gidiyordu, birazcık içmiştim diye korkuyordum aslında, ama tabii bünye eğlenceyi uzun zaman önce terk ettiğinden herhalde bu bir nevi adrenalin korkusuydu. Biraz karanlık, biraz müzik derken bu korku da az biraz geçti, epey geçti aslında ama tabii bir kısmı kaldı, kalmıştır herhalde. Bizim çekirdek kadro da bu yeni kadrodan bir süre sonra Les Ottomans'a varabildi, böylece ben bildiğim ve sevdiğim, ve çok çok da bilmeyip yine de seviverdiğim, yani istediğim yerde, mutlu, pek de güzel eğlendim. Baran, Serdar ve Yiğit'i Ozan'la on kere tanıştırmak ve sonra onu sınamak için "Haydi bakalım sen söyle, bu kimdi?" gibi sorular yöneltmek, denge kaybından ileri gelen bir takım pozisyonlara düşmek, ismimin "Ayşe" olduğuna dair birtakım şakalar yapmak ve bu şakaları beyan etmek gibi davranışlarım
olduğu iddiaları asılsızdır.

Gecenin sonunda resepsiyondaki görevlilere "iöykşöğmlöğr" diyerek odama çıkışım, midem bulana bulana "Ulan ben bunu yiyemiyorum... Sahi ben bunu neden yiyorum?" diye kanepeciğimize oturup bir havuç götürüşüm, televizyonda sabah şekerimiz "Arka Sıradakiler" adlı her açıdan pespaye dizimizi buluşum ve akabinde salonda sızarak Bediz'in omzuna biraz yük, yüzüne de saçmalamalarımdan ileri gelen bol bol gülücük oturtmam bu güzel geceye bağlanan sabaha karşıya rastlar.
Musiki dersine gitmek için küpelerim dahil parti giysimle ve yüzümde makyajımla uyanıp şen bir sabah geçirmemiz de güzel oldu. Tabii ölü bir haftasonuydu sanıyorum beni bekleyen, pek kayda değer şeyler hatırlamıyorum o haftasonuyla ilgili, demek öyle mühim şeyler gerçekleşmemiş.
Sonraki haftasonu nasıl oldu bilmiyorum, ben muhabbete neresinden dahil oldum hiç hatırlamıyorum, ama KB'ye gitmek üzere bir program yapıldı ve ben de dahil oldum. Yahu bir shuttle'a binmiş bir yerlere gidiyorduk bu program üzerine daha sonra konuşulurken? Bendeki de kafa mı Allah aşkına, Bediz'ciğimin doğumgününe gidiyorduk! Ona pazartesi akşamı koştura koştura Akmerkez'e gidip hediyeler ve bir Bella Vista almıştık, 00:00'da pastamızın üstüne bir mum yaktık, Bailey's shotlar dizdik, doğumgünü şarkıları çaldık ve evcek bir kutlama yaptık. Asıl akşam ise uzuuuun araştırmalar sonucunda Cihangir'de "Smyrna" adlı mekanda karar kılmış olan Bediso'nun yemeğine vardık. (Ben safranlı bademli tavuk yedim, yazmıyordu ama feci kremalıydı, olsun canım pek de güzeldi.) Bu yemekten aklımda kalan kıssadan hisse, pastaya banacak yaşı geçmiş ve topluluk adabını sindirmiş olmamız nedeniyle, işbu banma hareketini gerçekleştirmek birazcık ayıptır ve izleyenlerin ağzını açık bırakabilir.
Cuma akşamı Tayfun-Sehan-Pınar-Gizem doğumgünü organizasyonu için seçilen Orfe ile KB aynı güne düşmüştü, aynı gece iki ayrı yerde olmam gerekiyordu. Ben KB'de olmak istiyordum, öte yandan sirtaki, tabak kırmak falan tabii bunlar da her gece yaptığımız işler değil, merak duygum canlanıyordu karnımdan yukarı. Gideyim göreyim istedim, gittim gördüm, bir piyanist şantör kılıklı adam, önünde bir cıngıllı org, "Hayyydi beraber söylüyor muyooğz?" bir kokoşluk, vurdum KB'ye. Modum daha başka şeyler ister bir geceydi, bilen bilir benim için birkaç aydır bir şeyler istemek pek görülmemiş şeydir.

Efendim "Long Island" adlı pek tadı tuzu süper olmayan, ancak beni çok şahane havaya sokan içeceği keşfettiğimden beri yanaklarım biraz kızarıverir. Bu içkinin en önemli özelliği, kişide bir suçluluk duygusu yaratmaması ve sorunsuz eğlencenin kapılarını aralamasıdır. Bol bol fotoğraf çektim, güldüm eğlendim, sarıldım, çokça konuştum ve kafa ütüledim, birazca düştüm. Yine dönüş yolunda "Baraaaan, bu gece nerde kalıyorsuuuun?" diye shuttle'larda naralar atmışlığım, herkesten "Yiğitler'de!" cevabını duyana kadar susmamışlığım, odamın tamamını bir poşete koyup diş fırçamı unutmuşluğum vardır.
Bir başka yerde uyumak beni çoğu zaman gerer, pek rahat edemem. Zaten çok fazla yerde de kalmam, bakınız ilişkilerden uzağım efendim. Fakat gelelim görelim ki rahatça uyudum, sabah da öyle çok suçlu suçlu uyanmadım, güzel bir yerde, güzel kokan bir şeyler vardı bende, temiz paktım, hava kapalıydı ve bizler açıktık. Baran gece artık horladım mı ne yaptıysam dayanamamış gitmişti sabahın köründe. Ev sahibimiz Yiğit, bizleri kırmızı biberli çedarlı tostla tanıştırdı ki son zamanların en büyük keşiflerinden sayarım bunu. Kahvaltımızın ardından film izlemek üzere bizim evciğimize geçtik, "Nick and Norah's Infinite Playlist", feci bir film sakın ola izlemeyin diye yazıyorum. O feciliğin ardından spor yapılır, ben de öyle yaptım, evet bakınız artık spor da yapıyorum elimden geldiğince, bu konuya da başka değinmiyorum.

Bir sonraki cuma yine KB'ye gittik, benden kralı var mı yine Long Island istedim hem de 3 tane, hesabını Serdar yapacaktı ama masanın öteki ucundan nasıl karışsın bana? Bıdıbıdıladığım Taylan Bey'e özürlerimi ilettim, başka bir sürü bir şeyler konuştum ettim, yine fotoğraflar çektim hani belgemiz olsun, bir zamanlar mutluymuşuz diye yanımızda bulunsun. Araf'ta Baran'ı dansa gidelim diye gazlayıp latin midir swing midir artık bilinmez bir şeyler yaptım. Sanki sahnedeyim halbuki küçücük yerde oraya buraya dön çarp, güpgüzel de morarmış bir bacağım. Neyse bu sefer İstiklal'i daha bir emin yürüdüm, höeç yani ayakta dururuz!
Pazartesi günü, yine bu dönem de Emir Bey'le ve Manzara'ya (havalar güzelleşince güney çimleri de kapsayan daha geniş bir alana) gelebilen diğer herkesle buluşma günüdür. Bu pazartesi de geçen pazartesi olduğu gibi böyle oldu, benim myuzik eprişiyeyşın dersim öncesinde, daha bir cümbür cemaatlik vardı halimizde, zira Egecan gelmişti bir kere. İnsan Egecan'ın yanında bir saniye oflarsa, sıkılırsa dünya başımıza yıkılır, ben pek şenlendim o yüzden. Sonra bizim diğer ekip de vardı (yahu bizim derken biraz çekiniyorum tabii ne oluyor hani dün bir bugün iki demesinler sonra ama diyeyim bari), öyle o banktan bu banka koşturmacalı, hafif anksiyeteden biraz kahve, biraz kahveden biraz anksiyete kısır döngüsünde güzel bir pazartesi buluşmasıydı.
Yaa, geliyoruz çarşambaya. Salıyı atlıyoruz, motor quizim vardı. Bugünü de atlamamızın bir sakıncası yok, bugün Elif arkadaşımızın doğumgünü, fakat gidemedim. Gündüz de labdır uyanamamadır falan, hafif bir Oblomovluk'la geçti diyelim.
Sefiller'i aldım, kaç sayfa olduğuna yerimden kalkıp bakamayacağım şimdi, nasılsa bu gece, en geç yarın göreceğim kaç sayfa olduğunu. Bu iki ciltlik romanı ilk gördüğümde ben bile korkmuştum, "Yok yahu ben bunu yapamam!.." demiştim. Sonra düşündüm üzerine, herhalde bir ay kadar düşündüm, yapabilirim diye gazladım kendimi, hadi başarabilirsin, dedim. Hazırdım artık. Haftaiçi, yine tembellikten kararmışken ani bir kararla gittim ve romanı aldım, maraton başlıyor artık.

Tatilde 2000'lik puzzle'ımı bitirdim, çerçeveletip odamın duvarına astım. Annem odamı rahat rahat temizleyebileceği için çok mutlu, halının altında saklıyordum puzzle'ı, geriliyordu zavallım. Zavallım diyorum bakmayın aslında tehdit etti beni, bu tatil bunu bitirmezsen ben bunu dağıtırım, dedi. Tabii ben bu tehdidi iplemedim, ama demek derinlerde bir yerlerde etkilenmişim, hemen ertesi gün bitirdim. 30 liraya aldığımız puzzle'ı 150 liraya çerçeveletmiş olmamız da ayrı bir konudur, düşünülmeyesi, üzerine bir bardak su içip sindirilesi ve ümitle kısa sürede bünyeden atılasıdır.

Yahu madem her şeyi anlattım, tatilin içlerine bir dönüverdim, o zaman şunu da bir özetleyeyim ki İstanbul'a dönüşümüzde Murat ve N. vardı şimdi ben bu N.'yi açık açık yazmayayım fena sonuçlar doğurabilir. Daha döndüğümüzün gecesi hemmen Taksim'e gittik, ne görelim bizim bütün takım Taksim'de değil mi, hep beraber Asmalı Mescit'e geçtik, tabii oranın küçücük fıçıcık ve ağzına kadar dolucuk mekanları bizi kaldıramadığından yeni Pi Bistro'ya yerleştik. Long Island'la böyle tanıştım. N. ile çok konuştuk eğlendik (yahu böyle çok gizliymiş gibi bir hava oldu, sevdim), güldüm ve şaşırdım bu işe, uzun zamandır ilk defa gülüyormuşum gibiydi, öyleydi de. Bir Sevgililer Günü geçirdik hemen sonrasında, Roxy için fazla kalın giyinmiştim; ama çok güzeldi her şey, iyi ki böyle tatlı, böyle yumuş bir sevgilim var.
Birkaç haftadır böyle yumuş alıp vermelerle geçiyor. Zaman takıntımı yenmeye çalışıyorum, takvimde Şubat'ı çevirip Mart'la yüzyüze gelmek çok koydu bana, bunu da inşallah bu haftasonu yeni bir deneyim esnasında konuşma fırsatı bulur, konuşurken sıkılmayacak kadar hevesli olurum. Hayatı sindirsem artık, şu yaşamsal şişkinliğim bir geçse!..
*Anlatım bozukluğuna gel.
2 yorum:
azıllı fotoğrafın pek havalı
hee azıllı. abe pek avalıyım!
Yorum Gönder